Yapmayı sevdiğin şeyleri başkaları için yap, istediğin şeyleri başkalarından öğren.

HEMEN TIKLA, SEN DE ZUMBARA’YA ÜYE OL!

Gülümseyin! Bugün Dünya Gülümseme Günü :)

yelizyilmaz |
04 Ekim 2013 |

Dünya üzerinde en çok bilinen sembol olarak kabul edilen Smiley 1963 yılında Harvey Ball tarafından çizilmiş.

Yıllar geçtikçe çizimini yaptığı bu sembolün fazlasıyla ticarileştirildiğini ve orijinal anlamını yitirmesini gören Harvey endişelenmeye başlamış. Ve Dünya Gülümseme Günü fikri doğmuş. Çünkü Harvey’e göre insanlar her yıl en azından bir gününü gülümsemelere ve iyi hareketlere harcamalıymış. Ve gülen surat hiç bir politikaya, coğrafyaya ve dine ait değilmiş.

Harvey’in fikri 1999 yılında hayata geçmiş ve o zamandan beri Ekim ayının ilk cuması Dünya Gülümseme Günü olarak kutlanmakta. Bugünün sloganı ise şöyle: “Bir iyilik yapın. Bir insanın gülümsemesine yardım edin!

Bu günün amacı bana Zumbara’da yaptığımız Kelebek Etkisi oyunlarını hatırlattı. Bugünün oyunu da ‘gülümseyerek gülümsetmek’ olsun o zaman :)

Bu yağmurlu günde gülücüklerin sizi ısıtması dileğiyle :)

Vandana Shiva: “Tohum köleliğine ve gıda diktatörlüğüne son verelim!”

yelizyilmaz |
30 Eylül 2013 |

* Bu yazı 27/09/2013 tarihinde Yeşil Gazete‘de yayınlanan haberden alınmıştır.

2-16 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek Tohum ve Gıda Özgürlüğü İçin Eylem Günleri yaklaşırken, Vandana Shiva bir mektup yayınladı.

Mektupta mevcut gıda ve tohum sistemindeki çarpıklıklara dikkat çeken Shiva, şirketlerin tüm çabalarına rağmen bugün dünyadaki gıdanın %72’sinin hala küçük çiftçiler tarafından üretildiğinin de altını çiziyor ve bu oranı tekrar %100’e çıkartmak için tüm dünyadaki tohum ve gıda aktivistlerine enerjilerini birleştirme çağrısında bulunuyor.

Eğer siz de 2-16 Ekim tarihleri arasında bir eyleme katılmak ya da bir eylem düzenlemek isterseniz eylem günlerinin sitesinde bulunan haritaya bakabilir, buradan size yakın bir eylem bulabilir ya da kendi eylem çağrınızı yaratabilirsiniz.

Twitter üzerinden paylaşacağınız etkinliklerde #TohumlaraÖzgürlük ve#SeedFreedom hashtaglerini kullanmanız eylem günlerinde daha fazla kişiye ulaşmanızı sağlayacaktır.

Şimdi sözü Vandana Shiva’ya bırakalım.

Yaşamın çeşitliliğine ve özgürlüğe aşık olanlar,

Tohumlarımızı ve gıdamızı, Monsanto gibi küresel şirketlerin zehirli, açgözlü ve ölümcül pençelerinden, şirketler tarafından yazılan ve demokrasimizi gaspederken tohumlarımızı, gıdamızı, sağlığımızı, rızkımızı, kültürümüzü ve yaşamımızı elimizden almaya çalışan kanunlardan kurtarmak içinenerjilerimizi birleştirme ve örgütlenme zamanı. Şirketlerin tek mutlak güç olduğuna ve bizim değişim için hiç bir gücümüz olmadığına inanmamız için içinden çıkmamızı istemedikleri güçsüzlük hissini yıkıp geçmemiz gerekiyor.Çünkü güçlüyüz! Tek yapmamız gereken girişimlerimizin enerjilerini birleştirmek. Görmek istediğimiz değişim olmamız şart!

Sizleri 2-16 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek Tohum ve Gıda Özgürlüğü İçin Eylem Günleri’nde yaratıcı enerjilerinizi ortaya koymaya davet ediyorum .

2 Ekim Gandhi’nin doğumgünü. Gandhi bize Swaraj’ı – içimizden gelen özgürlüğü – ve Satyagraha’yı – doğrunun gücünü – miras bıraktı. Gelin 2 Ekim’i “Tohum Satyagraha’sı” olarak kutlamak için birlik olalım. O gün tohum ve gıda özgürlüğümüzü, şirketler tarafından yazdırılan, tekdüzeliğe ve monokültüre ayrıcalıklar tanıyan ve patentler üzerinden yasadışı tohum tekelleri kurarken, çeşitliliği, tohum saklamayı ve tohum takasını, çiftçilerin buluşlarını suç haline getiren ve çiftçilerin haklarını hiçe sayan kanunları her ülkede tespit ederek savunalım.

Bu kölelik kanunlarını belirledikten sonra, kendimizi etik olmayan, vahşi, bizim ve çocuklarımızın hayatı tehdit eden bu kanunlara uymamaya adayalım. Gandhi bize 100 yıl önce hatırlatmıştı: “Adil olmayan yasalara uyma zorunluluğuna olan inanç devam ettikçe, kölelik de devam edecektir”. Bizim bir rüyamız var ve rüyamızda her tohum, her arı, her kelebek, her solucan, her insan, her çocuk zorla yönlendirilmeden, kontrolden, açlıktan ve hastalıktan uzak; özgürce, mutlulukla ve sağlıkla evrilebilsinler ve gelişebilsinler diye. Monsanto kanunlarına uymamız gerektiği inancına düşmemize izin vermemeliyiz. Gaia’nın kanunları adına, hayatın özgürce yenilenmesi ve adaletin kanunları adına Monsanto’nun kanunlarına başkaldırmak bizim ekolojik ve etik görevimizdir. Bir yandan tohum diktatörlüğünün kanunlarına direnirken, bir yandan da tohum ve gıda özgürlüğünü, tohumun kanununu uygulamaya sokarak, umut bahçeleri kurarak ve GDO’suz, patentsiz tohum özgürlüğü bölgeleri kurarak kutlayalım.

12 Ekim tarihinde tüm dünyada aynı anda Monsanto’ya karşı bir yürüyüş düzenleyeceğiz, 25 Mayıs’ta yapmış olduğumuz gibi.

16 Ekim ise Dünya Gıda Günü. Monsanto ve diğer biyoteknoloji devleri o gün kendilerine sponsor oldukları Dünya Gıda Ödülü’nü verecek kadar ahmak ve kibirli olabildiler. Gelin biz de o gün hakiki gıda ödüllerini bize gerçek ve sağlıklı gıdayı ulaştıran gerçek gıda kahramanlarına verelim. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’ne göre dünyanın gıdasının %72’si küçük bahçe ve çiftliklerden geliyor. Biz özgürlük tohumlarını koruyarak ve her yerde umut bahçeleri kurarak bu %72’yi %100 yapabiliriz. Şirketler tarafından yönlendirilen endüstriyel tarım, biyoçeşitliliğin %75’ini yokederek açlık ve hastalık getirdi. 1 milyar insan aç, 2 milyar insan da beslenmeyle bağlantılı hastalıklardan muzdarip. Bu bize yaşam ve sağlık getiren bir gıda sistemi değil. Bu aç gözlülük ve kar hırsıyla yönetilen, ölüm ve yıkım getirmiş bir emtia üretim sistemi.  Bu talanı durdurmamız gerekli. Gıda sisteminde zehirlerin ve şirket köleliğinin yeri yok. Çünkü ne yiyorsak oyuz.

Tohumlarımız ve gıdamız yaşam için hayati önem taşıyor. Gezegenin ve sağlığımızın yıkımının devam etmesine izin veremeyiz. Tohum köleliğinin ve gıda diktatörlüğünün sürmesine göz yumamayız. Tohumlarımızı, gıdamızı ve özgürlüğümüzü geri almalıyız.

Bu dünyadaki hayatı, küçük çiftçileri, sağlığımızı ve geleceğimizi koruyacak gıda sistemini beraber kuracağımız, içlerindeki gücü, yaratıcı enerjilerini yayacak olan her birinize sevgilerimle.

Vandana Shiva

Haber: Bora Kabatepe @BKabatepe

Türkiye’de Sakin Pazar

yelizyilmaz |
24 Eylül 2013 |

Yavaşlamak güzeldir. Yavaşladığımız an kendimiz ile yakınlaşırız. Yavaşladığımız an hayat ile tekrar buluşuruz. Yavaşladığımızda ailemize, arkadaşlarımıza, etrafımızda olan bitene ve kendimize hak ettiğimiz ilgiyi ve değeri verebiliriz.

Bu Pazar yavaşlık ve sakinlik pazarı. Belki de eski günlerdeki gibi, bu Pazar izin verelim zaman yavaş aksın. Ne yapmayı seviyorsak onu yapalım, ekmek pişirelim, bahçe ile uğraşalım, ailemiz ile keyifli bir yemek yiyelim, en sevdiğimiz kitabı ve kahvemizi alıp keyif yapalım, doğada yürüyüşe çıkalım, kendimiz ile bağlantı kuralım, anda kalalım, sakin olalım… Her şeyin hali hazırda yeterli olduğunu, birbirimize yetebildiğimizi, her şeyin olduğu hali ile güzel olduğunu fark edelim. Bu Pazar sakinliğimiz, diğer Pazarlarımıza ilham versin. Koşturmacalarımız, eksiklik hissimiz, hep daha fazlası için bitmek bilmeyen ihtiyaçlarımız son bulsun. Bu Pazar izin verelim keyifli bir pazar olsun.

Bize katılmak için…

1. Bu Pazar (29 Eylül) saat 14:00-15:00 arasında gerçekleşecek sakinlik mekanlarında bize katıl.

2. Kendi mahallende, şehrinde, apartmanında, parkında, kendi sakinlik mekanını yarat. Bize haber ver, duyuralım ve insanlar sakinliğine ortak olsun.

3. Kendi ‘Sakin Pazar gününde’ neler yapacağını veya yaptığını bizlerle paylaş, bize ilham ver.

Daha fazla bilgi etkinlik sayfasında @ https://www.facebook.com/events/514880785266061/ 

Zumbara’ya Neler Oluyor?

aysegulguzel |
23 Eylül 2013 |

Özellikle son 2 haftadır zumbara.com’a girişlerde sorun yaşanmakta. Sorunu tam olarak ne zaman çözebileceğimizi bilemediğimiz ve sizlere de ne zamandır Zumbara tarafında neler olduğunu bildirmediğimiz için bizim buralarda neler oluyor bir haber vermek istedik.

zumbara.com’a girişlerde sunucudan kaynaklanan sorunlardan dolayı aksaklıklar yaşıyoruz ve çözülmesi zaman alıyor çünkü şu an düzenli olarak Zumbara ile ilgilenebilen programcılarımız yok. Yani zumbara.com şu an kendi kendini çalıştırıyor ve sürdürüyor. Nasıl yani diye soruyorsanız durun baştan anlatalım.

Bildiğiniz gibi Zumbara olarak daha önce bir yatırım anlaşmamız vardı ve aldığımız yatırım sayesinde programcılarımıza maaş ödeyebiliyorduk. 2013 Ocak ayında vizyonlarda farklılaşmaya başladığımız için yatırımcılarımızdan ayrıldık. Mayıs 2013’e kadar Zumbara ekibi olarak kendimizi finanse etmeye ve Zumbara için çalışmaya devam etmeye karar verdik. Mayıs sonunda artık finansal kaynaklarımız tükenmişti ve devam edebilmek için bir kitlesel finansman kampanyası başlattık. Tesadüf bu ki kitlesel finansman kampanyasına başladığımız gün Gezi olayları da başladı ve kampanyayı durdurma kararı aldık. Tüm bu süre zarfında zumbara.com’un programcıları tam zamanlı başka bir işte çalışmaya başladı ve Zumbara’ya zaman ayıramadıkları için Zumbara büyük çoğunlukla sahipsiz kaldı.

Mayıs sonrası bir yandan Zumbara’nın açık kaynak kodlara geçmesi için bir grup gönüllü ile zumbara.com’un dökümentasyonunu yapmaya başladık, bir yandan da acil olarak düzeltilmesi gereken hatalar ve bazı yeni fonksiyonlar için programlama yapabilecek yeni bir ekip arayışına başladık. Bu programlamanın yapılabilmesi için gereken bütçeyi oluşturabilmek için Ekim sonunda yine bir kitlesel finansman kampanyası planlıyoruz. zumbara.com symfony adlı bir ‘framework’de yazıldığı için kodlar üzerinde programlamaya devam edebilecek bir ekip bulmakta ciddi anlamda zorlanıyoruz. Eğer etrafınızda symfony bilen, zumbara.com’u programlamaya devam edebilecek bir ekip/kişi tanıyorsanız lütfen bizim ile iletişime geçin.

İşte böyle… zumbara.com’a bu sıralar girilememesi, girildiğinde bir çok hata ile karşılaşılması, hataları bildirdiğinizde bizden ‘farkındayız ancak ne zaman çözebileceğimize emin değiliz’ emaillerinin gelmesinin sebebi bu. Bir yandan tüm bunlar olurken yorulmuş hissediyoruz, programlamanın tekrar ve tekrar karşımıza çözülmesi gereken bir sorun olarak çıkması ve akmıyor olmasından rahatsızız. Diğer bir taraftan vardır bir hikmet, hayırlısı deyip yola devam etmeye çalışıyoruz. Bu mektubu sizlere yazmamızın sebebi de her şeyden önce galiba biraz yalnız olmadığımızı hissetmeye ihtiyacımız olması. Zumbara topluluğu orada mısınız, bizi anlamakta mısınız merak ettik.

Tüm süreçlerin su gibi akması, zumbara.com’un programlama sorununun çözülmesi, ilişkilerin ve toplulukların artması ve değer katmaya çabalayanların kendilerini asla yalnız hissetmemesi dileği ile.

Sevgiler,

Zumbara ekibi

1890’ların Rüyası: Neden Eski Mutualizm* Yeni Bir Geri Dönüş Yapıyor?

yelizyilmaz |
16 Eylül 2013 |

Not: Bu makale, Sara Horowitz tarafından, The Atlantic adlı web sitesinde yayınlanmıştır ve Zumbara aracılığıyla, saat karşılığı Aslı Tosuner tarafından çevrilmiştir. Aslı’ya desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

Özgür düşünceli işçilerden oluşan bu kuşağın değerleri vahşi ve yeni değildir. Tersine, onlar endüstri devriminin yükselişiyle terkettiğimiz değerlere bir dönüşü temsil ediyorlar.

(1890'daki Portland - Görsel Wikipedia'dan alınmıştır.)

‘90’lar bir geri dönüş yapıyor. 1890’lar bu.

Bir TV hicvi olan Portlandia’nın son bölümünün en can alıcı noktasıydı bu, yıldız ve yazar Fred Armisen şöyle dediği anda:  “Ekonomi bir kargaşa içindeyken, avam genç erkekler caddelerde iş aramak için gezinirken ve insanlar dev kurumsal tekellere sırtlarını dönüp, yerel işleri desteklediler? Portland’da insanlar kendi tavukları yetiştiriyor ve kendi etlerini kurutuyor! 1890’ların rüyası Portland’da canlı.

Şovun tarihi birkaç yılla sınırlıyken, Portland, Ore’de (ve buna bağlı olarak Brooklyn, Bay Area ve tüm sürdürülebilir yerel sebze, meyve  yiyen hareket) belirli bir his gerçekten geçmişe doğru hareket ediyor.

Sadece klasik estetikte (Gür sakallar, pantolon askılar, dövmeler) değil ama aynı zamanda değerlerde de. (el sanatları ustalıkları; kurumsal karşıtı duyarlılık; yerel, kooperatif işlere dayanma ve sosyal amaçlı teşebbüsler)

Özel sektör ve hükümetin 21. Yüzyıla girerken tökezlemesiyle, 1800’lerin kooperatif derslerini öğrenmemiz ve karı sosyal iyiliğe bağlayan bir köprü inşa edecek sosyal teşebbüsleri güçlendirmemiz önemlidir.

1820’lerde, kooperatif işler ve kolektivist organizasyonların gücünü canlandırma üzerine inşa edilmiş, yeni büyümeye başlayan bir mutualist hareketi,  Amerika’da çalışan insanların arasına sızmaya başlamıştı.

Deri işçiliği, hatta gazete yayıncılığını doğrultmak için kooperatifler yaratmak amacıyla bir araya geliyorlardı. 1880’ler ve 1890’larda bu hareket güçlü enstitülere dönüşerek sağlamlaştı.

Kooperatifler Amerikan tekstilinde derin bir biçimde, sıkıca birbirine bağlanmıştır. 1752’de kurucu papaz Ben Franklin(ve gönüllü itfaiyeci) hala çalışan,  halkın ilk ortak yangın sigorta şirketi, Philadelphia Contributionship’i hayata geçirdi. Kitabı For All The People(Tüm İnsanlar İçin)’da, tarihçi ve doğramacı John Curl 1800’lerde patlayan kooperatif işlerinin-madencilik kooperatifi, ayakkabı yapma kooperatifi, örgü kooperatifi- şaşırtıcı çeşitliliğine ışık tutuyor. Aslında işçilerin sahip olmak için birlik olabilecekleri herşeyi onlar yaptılar.

Karşılıklılığa dayalı değerlerin bir kere daha yükselişini görmeye başlıyoruz. Bu çabaların birçoğu doğrudan geç 1800’ler ortak destek modeline ayna tutuyor ama bu sefer internetin yardımıyla bir zamanlar yerel olan modelleri ulusal bir ölçeğe getiriyor.

Bunlar ayrıca ufak, sevimli butik dükkanları değildir.

Kickstarter üzerinden sıradan insanlar, 27 binden fazla müzik, film, sanat ve tasarım projelerini desteklemek için sadece geçen yıl yaklaşık 100 milyon dolar topladı. Etsy geçen yıl el yapımı ve vintage ürünlerde 400 milyon dolardan fazla satışa izin verdi. Ve National Cooperative Business Association (Milli Kooperatif İşler Derneği)’na göre 2 milyondan fazla Amerikalı, ülkedeki 30 bin kooperatifte çalışmaktadır.

Özel sektör de kooperatiflerle yapılabilecek anlamlı bir kar olabileceğini biliyor. Newman’s Own Patagonia gibi sosyal amaçlı işler ve tüm adil ticaret hareketi çok iyi gelişiyor. Bizim kendi sosyal amaçlı Freelancers Insurance Company’miz (Serbest Çalışanlar Sigorta Şirketi) sigorta piyasasında bir boşluğu doldurdu ve şimdi 23 bin üye ve ailelerine hizmet ediyor ve 100 milyon dolardan fazla gelir sağlıyor.

Geçen yüzyıl başında, hem hükümet hem özel sektöre “sosyal iyilik” in bekçileri olarak güvenildiğini gördük. Hiçbiri vazifeyle ilgili beklenene tek başına ulaşmadı. İşçilere, kazanca, kooperatif ve inovasyona değer veren yeni bir üretim şekline ihtiyacımız var.

İşçilerin iş dünyası ile ve hükümetin işçilerle olan ilişkisinin komple yeniden yönlendirilmesine ihtiyacımız var.

2020’de, Amerika’daki kooperatiflerin sayısını üçe katlayarak 100 bin olmasını ve 5 milyon Amerikalı’nın kooperatif işinde çalışmasını amaçlamalıyız.

Oraya nasıl ulaşacağız? Sosyal amaçlı işlere başlangıç desteği olarak düşük maliyetli sermaye sağlıyoruz. Kitle kaynaklı (crowd-source) inovatif politika fikirlerini kolaylaştırmak için federal veri grupları açıyoruz. Sorumluluk ve sürdürülebilirlik kılavuzluğu ile bekleyen Benefit Corporations’ı ödüllendirerek kurumların ne olabileceğini tekrar hayal ediyoruz.

Aslında hükümet yatırımlarını sosyal girişimciler için teşebbüs sermayelerine dönüştürüyoruz. Geçen ay bunun harika bir örneğini federal hükümetin, sekiz eyalette kar amacı gütmeyen, tüketici-odaklı sağlık hizmeti kooperatiflerinin harekete geçmesine yardımcı olmak için düşük faizli kredi borçlarında 600 milyon dolardan fazlasını anons ettiği zaman gördük. (Freelancers Union New York, New Jersey ve Oregan’da kooperatifleri finanse etmektedir.)

Daha karşılıklı bir toplum için ihtiyaç duyduğumuz güveni tekrar inşa edebilmek için, neyin çalıştığının bir kopyası için sadece 120 veya o kadar yıl geriye bakmaya ihtiyacımız var.

Amerika’nın gür sakallı mahallelerinde bunun tekrar çalıştığını görüyoruz.

Portlandia’nın yıldızı Carrie Brownstein’ın dediği gibi “Sanki Başkan McKinley hiç öldürülmemiş gibi.”

 


* Çeviren Notu: Mutualizm, biyolojide türlerden iki canlının karşılıklı yardımlaşması her iki tarafa da yarar sağlamasına dayalı olan bir ortak yaşam biçimidir.”(Wikipedia) Sosyolojide, Anarşizmin bir türü olarak geçmektedir.

Giftival İstanbul’da!

yelizyilmaz |
03 Eylül 2013 |

Ekim 2013′te İstanbul’da çok anlamlı bir organizasyon gerçekleşecek – GIFTIVAL.

5 gün sürecek festivalde ’armağanla yaşamak’ gibi ortak bir bağı paylaşanlar bir araya gelecek.

Türkiye’de şahit olduğumuz üzere, hediye bilinci giderek artıyor. Giftival, bu hikayenin bir parçası olacak.

Etkinliğin gerçekleşmesi için desteğe ihtiyaç var. Bunun için bir kitle fonlaması (crowdfunding) kampanyası başlatıldı. Yardımda bulunmak istersen, iki seçenek var.

- Birincisi maddi yardımda bulunabilirsin.
- İkincisi varsa uçuş millerini hediye edebilirsin.

İstanbul’daki buluşma 3 yıllık bir seri halinde gerçekleşecek olan Giftival’in ilki olacak. Verilecek hediyeler sadece insanları bir araya getirmekle kalmayacak, ‘hediye’ye ve bu etkinliğe aktif bir biçimde katkı verildiğini gösterecek.

Daha fazla bilgi almak ve yardımda bulunmak için burayı inceleyebilirsin.

Armağan Çemberi Nasıl Yapılır?

aysegulguzel |
17 Temmuz 2013 |

Orjinal yazı: Alpha Lo

Çeviren: Aslı Tosuner

Düzenleme: Filiz Telek

Bu aralar forumlarda paylaşımı cesaretlendiren, tüketimi azaltan pek çok etkinlik düzenleniyor. Giderek popüler olan armağan ekonomisi pratiklerinden biri ‘armağan çemberi’. İlgilenenler ve merak edenler arttığı için armağan çemberi ile ilgili pratik bilgiler içeren bir yazı hazırladık.

Armağan çemberi nedir?

Armağan çemberi, insanların birbirine yardım etmek, servislerini ve ihtiyaçlarını paylaşmak için bir araya geldiği açık bir çemberdir. İnsanlar, karşılığında bir şey beklemeden vermek istediklerini paylaşır ve armağan olarak verirler.

Armağan çemberi, katılanların verebilecekleri ve ihtiyaç duydukları şeyleri paylaştıkları bir topluluk olma sürecidir. Verilebilecek armağanlarda sınır yoktur. Bilgi, beceri, yetenek, tecrübe ya da bir ürün… Konuda yetkinlik ya da donanımlılık gibi ayırıcı bir tavır yoktur. Armağan çemberinin içinde olmak ve armağanlaşmak, paylaşımı, çoğalmayı, güçlenmeyi, tüketmeden de yaşanabileceğini, geri döndürebilmeyi ve birlik olmayı deneyimlemenizi sağlar.

Armağan çemberinin amacı nedir?

İnsanların birbirlerine karşılıksız verebileceği ve dayanışabileceği bir alan açmak ve bir topluluk deneyimi ve dokusu yaratmak ve aynı zamanda armağan ekonomisi ve kültürünü geliştirmek, canlandırmak. Aynı zamanda ihtiyaçlarımızı para kullanmadan, ilişkilerimiz aracılığıyla gidererek ilişkileri güçlendirmek ve dirençli topluluklar oluşturmak.

Armağan ekonomisi nedir?

Armağan ekonomisi, insanların vermek üzere bu dünyaya geldikleri armağanları keşfettikleri, bu armağanları bütünün hayrına özgürce, koşulsuz olarak ve severek verdikleri ve kendilerine verilen tüm armağanları da (hava, su, gıda, sağlık, dostluklar, öğretiler, dayanışma, ve hatta para ve aklınıza gelebilecek herşey) şükran ile kabul ettikleri bir sistemdir.

Armağan ekonomilerine örnekler nelerdir?

Rainbow buluşmaları, Wikipedia, açık kaynak yazılımlar, Zumbara, imece kültürü, couchsurfing, yeryüzü sofraları

Bir armağan çemberi nasıl yapılır?

Katılımcılar bir çember olarak oturur ve sonrasında akış şöyle ilerler:

1. Tanışma – Katılımcılar isimlerini ve birbirlerini tanımıyorlarsa kısaca kendilerine dair bir şeyler paylaşırlar.

2. Armağanların paylaşımı: Katılımcılar gruba armağan edebilecekleri şeyleri – bilgi, beceri, deneyim, eşya, hizmet – ifade ederler. Bunu yapmanın bir yolu da, verilebilecek armağanları bir kağıt parçasına yazmak ve bunu çemberin ortasına koymaktır. Sonrasında isteyen kişi bu kağıt parçasını alabilir.

3. İhtiyaçların paylaşımı – Bu turda katılımcılar ihtiyaçlarının ne olduğunu paylaşır. Bu, yeni bir ev için eşya, ev arkadaşı bulma, köpeği gezdirebilecek birisi, gitar çalmayı öğrenme, bir blog açmak vb. bir şey olabilir.

4. Armağan ve ihtiyaçların eşleşmesi – Katılımcılar birbirlerinin armağanlarına talip olurlar ve karşılayabilecekleri ihtiyaçları belirtirler.

5. Teşekkürleri sunmak – Katılımcılar önceki çemberlerden aldıkları armağanlar için şükranlarını ifade eder.

6. Program yapmak – Katılımcılar bir araya gelir ve armağanlarını verip/almak için ne zaman bir araya gelebileceklerine karar verirler, iletişim bilgilerini paylaşırlar.

Çember yeni katılımlara açık mıdır?

Tekrar eden çemberler yeni katılımlara açıkken daha iyi çalışıyor gibi görünüyor çünkü yeni insanlar yeni armağan ve fikirler sağlıyorlar. Çeşitlilik her zaman iyidir!

Bir armağan çemberi için zaman çerçevesi nedir?

Çember katılımcı sayısına göre yarım saatten birkaç saate kadar sürebilir.

İnsanların vermek için motivasyonları nedir?

Bazen insanlar başkalarını samimiyetle önemsedikleri ve onlara yardım etmek istedikleri için veriyorlar. Bazen başkalarıyla gerçekten paylaşmak istedikleri bir armağanları olduğu için. Bazen bir topluluğa ait olmak istedikleri için. Bazen başkalarını daha iyi tanımak istedikleri için olabilir.

Şükranın rolü nedir?

Şükran çemberdeki modu değiştiriyor. Çemberde, şükran duygusunu vurgulamak ve paylaşmak katılımcılar arasındakı bağları güçlendirir.

Armağan çemberinde takas var mı?

Armağan çemberinde karşılık olarak hiçbir şeyin beklentisinin olmadığı saf armağanlaşmaya odaklanıyoruz. Bu yüzden çemberde gerçekleşen takas değildir. Ama elbette katılımcılar çemberin yanısıra takas yapmayı seçebilirler.

Beklentisiz olmanın rolü nedir?

Verdiğimizde, paylaşım isteğinin olduğu bir yerden veriyoruz. Karşılık olarak bir şey alma beklentisi yok. Beklentisiz verip almak şükran duygusunu güçlendirir.

Ya insanlar ihtiyaçlarını ifade etmede zorluk yaşarsa?

İnsanların, özellikle bir gruba doğrudan ihtiyaçlarını ifade etmesi yeni bir deneyim olabilir. Ama bu güçlenme sürecinin bir parçasıdır. Birçoğumuz ihtiyaçlarımız için sormamayı veya onların karşılanmasını beklememeyi, kendi kendimize yetmemiz gerektiğini öğrendik. Gruptan ve kolaylaştırıcıdan katılımcılara ihtiyaçlarını ifade etmesi için hafif bir cesaretlendirme olabilir. Bazen ihtiyaçlarımızın farkına varmak biraz zaman alabilir ki karşılanması için istekte bulunalım. Aynı zamanda çember üyelerinin ihtiyaçlarını ifade ederken nasıl hissettiklerini paylaşmaları için alan açılabilir.

Bir kolaylaştırıcı var mıdır?

Evet, oturum için bir kolaylaştırıcı olması faydalıdır. Bazen farklı insanlar araya girip, rehberlik etmek için yollar tavsiye edebilir. Oturumu kolaylaştırmakta daha çok insan ustalaştıkça, çember birden fazla kolaylaştırıcıyla kolaylaştırılabilir.

Kolaylaştırıcının rolü nedir?

Armağan çemberinin işleyişini katılımcılara anlatmak. Zamanla ilgili ihtiyaçları bütünüyle düşünmek: sürecin zamanında bitmesi için her insanın düzenli şekilde tahminen ne kadar konuşması gerektiği; grubun, her insanın konuşmaya vakti olması için daha ufak çemberlere bölünmeye ihtiyacı var mıdır? Grubun birbirini daha derinden dinlemesi amacıyla onlara rehberlik etmek. Çemberdeki modu sezmek ve grubun bütün olarak en iyi deneyimi yaşamasına izin vermek amacıyla akışı kolaylaştırmak.

Ne sıklıkla yapılmalıdır?

Haftada bir ya da en azından düzenli aralıklarla yapılması önerilir.

Her çemberde aynı kolaylaştıcı olmak zorunda mı?

Kolaylaştırıcının farklı insanlar olmasını yararlı bulduk. Bu, birçok insanın çemberin nasıl kolaylaştırıldığı deneyimini kazanmasını sağlıyor ve katılanların kolaylaşırıcının rolünü eşit olarak anlaması için yararlı oluyor. Kolaylaştırıcılık, aynı anda birçok şeyin farkında olma gerekliliğinden ötürü, insanlara çemberle ilgili farklı bir kavrayış getirebilir. Çok sayıda kolaylaştırıcı çemberin daha dirençli olmasın sağlar. Eğer “kurucu kolaylaştırıcılar” orada değilse veya ayrılmışsa, çember hala devam edecektir.

Eğer çember büyürse herkesin ihtiyaçlarını söyleyecek zamanı nasıl oluyor?

Bazen grubu ufak alt gruplara ayırmak gerekebilir. Böylece alt gruplarda insanlar birbiriyle ihtiyaçlarını paylaşma şansı elde ediyorlar. Alt gruplar daha sonra, alt gruplardaki insanların ihtiyaçlarına göre büyük gruba geri paylaşım yapabilirler.

Organizasyonel armağan çemberi nedir?

Birçok farklı organizasyonu bir araya getiren armağan çemberidir. Organizasyonlar ihtiyaçlarını ve armağanlarını paylaşırlar. Bu farklı organizasyonların sinerji yaşamasına, birlikte çalışmasına ve kaynaklarını paylaşmasına olanak tanır.

Gezi Parkı Sürecinin Zumbara için Anlamı ve Yapabilecekleriniz

aysegulguzel |
27 Haziran 2013 |

Doğanın ve insan ilişkilerinin neredeyse tamamının para karşılığı alınıp satılır olduğu günümüzde, hayat tüketilebilecek bir ürün olarak karşımızda dururken, para ve zaman algımızı tekrar ve tekrar sorgulamamızı sağlayan Zumbara için gezi parkında bulunmak sorgulamaların uygulamaya döndüğü bir gerçeklikti.

Gezi parkında Zumbara vizyonunu yaşadık kelimenin tam anlamıyla 20 gün boyunca. İnsanların zamanı özgür bıraktıkları, parayı şükranın ifadesi olarak kullandıkları, birlik, bütünlük ve bolluk bilinciyle armağan kültüründe yaşadıkları bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyoruz diyorduk ya, işte gezide bu dünyayı yaşadık biz.

Gezi’de hayat cömertlik üzerine tasarlanmıştı. Kütüphane, mutfak, itfaiye, bostan, revir, atölyeler dayanışmanın kendi kendine ne kadar çabuk örgütlü hale gelebileceğini gösteriyordu adeta. Hepimizin değerli hissetmeye ihtiyacımız var diyoruz ya hep, Gezi’de bütünün hayrına ben ne verebilirim diye kendine sormaktaydı herkes. Kendimizdeki en iyiyi başkaları ile paylaşırken, kendimizi değerli, özel ve iyi hissediyorduk.

Farklılıklarımızı anlamak zorunda olmadan, her birimizin olmak istediği gibi olma özgürlüğünün yaşandığı bir alandı Gezi. Farklılıklara rağmen, tamamen olduğumuz gibi kabul edilirken ortaya çıkan birlik hissi o kadar besleyiciydi ki, anlatılmaz yaşanır sadece.

Tüm bu yaşanmışlıklar, deneyimler farklı bir dönemi başlattı artık. Mahalle forumları etrafında mahalleli her gün bir araya geliyor. Rekabet yerine dayanışmayı, materyalizim yerine anlamı mümkün kılıyor. Tam da bu noktada, başka bir dünyanın mümkün olduğunu kalbimizin ta derinlerinde önceden beri hisseden bizlere – Zumbaralılara, etrafımızdaki hayatı güzelleştirmek için yeni alanlar açılıyor.

Bu yeni bir dönem. Kendi kendine organize olan, bireylerin insiyatif aldığı, akışta yaratıcılık bulan bir dönem. Bu her birimizin katılımı ile güzelleşecek bir dönem. Mahallelerinizi güzelleştirmek, dayanışma, topluluk ve birlik hissini özgür kılmak için başkasını beklemeyin, harekete geçin. Bizden size yapabilecekleriniz ile ilgili bir kaç öneri:

  • Mahallenizde yer alan parklarda, toplanma yerlerinde paylaşım masaları açın. Servis değişimleri, atölyeler, eşya takasları düzenleyin.

  • Armağan çemberleri organize edin. Çemberde bir araya gelen kişiler, teker teker topluluğa verebilecekleri bilgi, beceri, yetenek, deneyim ve eşyalarını, ve ihtiyaçlarını paylaşırlar. Her bir kişi zaman konusunda duyarlı olarak, ortalama 1-2 dakika konuşur. Çemberin kolaylaştırıcısı zaman konusunda çembere destek olur. Birbirimizi daha yakından tanırken, paylaşımlar sayesinde ilişki oluşturmaya başlarız.

  • Kamusal alanlarda paylaşıma açık kütüphaneler yaratın.

  • Alternatif ekonomi atölyeleri düzenlemek isterseniz, bizi çağırabilirisiniz. Abbasağa ve Yoğurtçu parkında önümüzdeki günlerde atölyeler gerçekleştireceğiz.

Bu süreçte mahallenizde paylaşımı arttırmak için rol almak istiyorsanız ancak sorularınız varsa, bir araya gelerek detaylı konuşabiliriz. Bize aysegulguzel@zumbara.com’dan ulaşın.

Son olarak, geçen ay başlattığımız ve Zumbara’ya finansal destek yaratmak için kurguladığımız kitlesel finansman kampanyasını bu süreçte durdurduk. Zumbara’nın finansal sürdürülebilirliği için destek olmak isterseniz, bu konuda da bize yazabilirsiniz.

Uzun lafın kısası, şehre iyilik geldi ve bu duyguyu sürdürülebilir kılmak hepimizin elinde.

Mutlu paylaşımlar!

 

Zumbara Kitlesel Finansman Kampanyamızı 15 Haziran’da Durdurma Kararı Aldık

aysegulguzel |
20 Haziran 2013 |

Geçen hafta, 28 Mayıs’da başlattığımız kitlesel finansman kampanyasını durdurarak, ileri bir tarihe erteleme kararı almıştık. Tüm olan olayların ortasında duyuruyu sizlerle paylaşmakta geciktik. O tarihte hazırladığımız duyuruyu, aşağıda görebilirsiniz:

Bildiğiniz gibi 28 Mayıs tarihinde Zumbara için bir kitlesel finansman kampanyasına başlamıştık. Sizlere yaşadığımız finansal zorluklardan bahsetmiş ve dileğimizin, bize ve Zumbara’ya inanan kişilerin destekleriyle yola devam edebilmek olduğunu söylemiştik. Bu kampanyaya başladığımız gün Gezi parkı olaylarının başlangıcı ile aynı güne denk geliyor. Eeeee, hayatta hiç bir şey tesadüf değildir. Üzerinden 18 gün geçti ancak biz finansal zorluklarımızı, kampanyayı, tüm diğer gerçeklikleri unuttuk ve Gezi Parkı deneyiminin içerisinde var olduk. Gezi parkı Zumbara vizyonunu, birlik, bütünlük, bolluk, bereket, dayanışma hissiyatını her gün yaşamamızı sağlayan, insani değerlerimizi, farklılıklarımızı, değerli hissetme ve destek olmak isteme güdülerimizi ortaya çıkaran; bir rüya kadar güzel olan bir gerçeklik oldu bizim için. 

Bir baktık, zaman geçip gidiyor, malum kitlesel finansman kampanyası da sadece bir ay sürüyor ve bu yaşamakta olduğumuz deneyim belki insan ömründe sadece bir kez gelir insanın başına dedik ve tamamen akışa bıraktık her şeyi. Şimdilik kampanyayı iptal etme kararı almış bulunuyoruz. Yakın tarihte yeniden başlayarak, desteklerinizi istiyor olacağız. Şu ana kadar bize destek vermiş kişilerin hesaplarından herhangi bir kesim yapılmayacak.

Gezi parkında hissedilen dayanışma ve birlik duygusunun daim olması, önce tüm Anadolu’ya, oradan da tüm dünyaya yayılması dileği ile.

Aşk’la kalın,

Sevgiler,

Zumbara Ekibi

Sanki Son Yaşadıklarımız için Yazılmış Bir Anadolu Masalı

aysegulguzel |
03 Haziran 2013 |

Hiç bir şeyin tesadüf olmadığına inanıyorum bu evrende. Pazar sabahı gelip İstanbul’da umutsuz düşen bizleri dinginleştiren ve bereket hissini yollayan yağmur gibi. Perşembe akşamı geç saatte Gezi Parkından döndüğümde kafamı dağıtmak ve umut dolmak için okuduğum masal kitabımdan şu masalı okumuştum. Günler geçtikçe bu masalı hep daha fazla düşünür oldum. Sanki yaşadıklarımız başka bir dönemde bu topraklarda daha önce de yaşanmış ve hep bilge olan Anadolu masalı oluşmuş gibi…

MAVİ KAHKAHA ÇİÇEĞİ

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken eski hamam içinde, var varadan, sür süreden. Manisadan Tireden, Mehmet Efem dedim düştüm yola. Mehmet Efe çıkmış dağa, silah atar sağa sola. Mehmet Efenin atları kıyır kıyır kişniyor, arpa buğday istiyor. Sus Mehmet Efe sus, masal başlıyor.

Çiçeğim çiçeğim seni kimler dikti?

Pamuk eller dikti.

Kimler suladı?

Kamış parmaklar suladı.

Hah hah hah hah haaaaaa!

Bir varmış, bir yokmuş. İnsanoğlunun başından geçenler dağdan taştan, kurttan kuştan daha çokmuş.

Adı sanı bilinmedik bir zamanda bir padişah varmış. Genç yasında geçmiş başa, hükmünü yürütmüş dağ ile taşa. Ne var ki işlediği hayır, yaptığı kötülüklerin yanında devede kulak kalırmış. “Bu insanlar benim yurttaşım, onlara kötülük edersen ağrır başım” demez, gözünü kapatır, kalbini karartır gelişi güzel buyruklar verirmiş. Yanındaki veziri, vüzerası ya söz geçiremediklerinden ya da iş bilmediklerinden padişahın memleketin hayrına olmayan buyruklarını önleyemezlermiş.

Allah böyle bir padişahtan memleketi korusun. Böyle bir insan başta iken insanlarda ne huzur kalır, ne mutluluk. İnsanoğlu bir ağaca benzer. Emek verirsen büyür, ulu bir varlık olur. Yoksa suyu seli bir ağaç gibi günden güne sararır, solar, kurur.

İnsanlar yaşadıkça deneyimleriyle birlikte akılları da artar. Kolay kolay hatalı yola sapmazlar. Ama padişah yaşlandıkça, huysuzluğu artmış, huysuzlandıkça halkı canından bezdirir olmuş. Sabahleyin daha kargalar gak demeden uyanır, vezirini yanına çağırır, ipe sapa gelmez buyruklarını sıralamaya başlarmış.

“iki kişinin bir araya gelmesi yasak! Buyruğum tezden halka duyrula!”

O ülkede develerden çok tellal varmış. Omuzlarında birer davul, güm güm de güm güm, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar çığırıp dururlarmış: “Ey ahali, duyduk duymadık demeyin! Bundan böyle şehirde köyde, tarlada tapanda, bahçede harmanda, handa hamamda iki kişinin bir araya gelmesi yasaktır!” Yiğitsen iki kişi bir araya gelip bir çift söz konuş. Kolcular yakanıza yapıştığı gibi haydı zindana… Artık oradan nasıl, ne zaman çıkılır, Allah bilir. O ülkede dışarıda gezenden çok içeride yatan varmış. Zindanlar tıklım tıklım insan doluymuş.

Gene bir gün padişah yatağından ters tarafından kalkmış. Ortada hiç bir neden yokken öfkeden çatlayacak, biri dokunsa pat diye patlayacak halde imiş. Bu sırada sokakta bir gülme sesi duymuş. Öfkesi büsbütün artmış. Daha kahvaltısını yapmadan vezirini çağırmış:

“Bundan sonra hiç kimse sesli ya da sessiz gülmeyecek! Gülenin, kahkaha atanın, hatta gülümseyenin boynu vurulacak.”

Vezir ne yapsın, carnacar, gitmiş, sokaklara tellallar salmış.

Aslında kimse gülecek durumda değilmiş. Aklı başında olan kimseler, gülmek şöyle dursun, düşünüp dururlarmış kara kara. İnsan gülebilen hayvandır demişler, şeker yemişler. Gülmenin kime ne zararı var. Bir kahkaha bin derdi savar. Nice hekimler kahkahanın ilaç yerine geçtiğini savunmuşlardır. Gençlikte kocalıkta, içerde, dışarıda, hatta iş tutarken ya da avare yatarken insan güleç yüzlü olmalı. Gel de bu gerçeği padişaha anlat…

Neyse… Bir mahallede on beş yasında, aklı başında yoksul bir kızcağız varmış. Aydan arı, sudan duru… Doğan aya ya sen doğ, ya ben doğayım diyor. İnsan seyretmeye doyar mı ki acaba? İnsanın talihi güzel olmayınca neye yarar… Kız anadan öksüzmüş. Babası yıllardır zindanda yatıyormuş. Kolcular, bir yasağa uymadı diye adamcağızı götürüp atmışlar. Gidiş o gidiş… Kızcağız yıllardır babasından ne bir haber almış. Ne de birisi gelip ona haber vermiş.

Kara yazılı kız durmaz ağlar, al yerine karalar bağlar, durmadan inci gibi gözyaşları akıtırmış. Bir gün bir saksının toprağını kabartırken toprağa iki damla gözyaşı düşmüş. Çok geçmemiş aradan, neler var etmez ki yaradan, gözyaşlarının düştüğü saksıda küçük bir filiz boy vermiş. Birkaç gün içinde de dallanıp budaklanmış. Köyü yeşil yapraklarının arasından öyle mavi çiçekler açmış ki, o güne kadar ne görülmüş ne de duyulmuş. Mavi, masmavi çiçekler. Gökyüzünden de mavi, engin denizlerden de. Bu çiçeklere bakanların içi, sevinç, neşe, huzur, dinginlik dolarmış.

Kızcağız her sabah saksıyı önüne alır, toprağı kabartır sular, çiçeği de koklayıp öpermiş. Karşılıklı konuşmaya başlarmış sonra da. Kızın sorularına bir bir karşılık verirmiş o maviler mavisi, güzeller güzeli çiçek:

“Çiçeğim çiçeğim, seni kimler dikti?”

“Pampal ( yumuşak, pamuk gibi) eller dikti”

“Kimler suladı?”

“Kamış parmaklar suladı”

“Kimler öptü?”

“Kiraz dudaklar öptü.”

Sonra çiçek uzun uzun: “Hah hah hah hah haaaa!” diye bir kahkaha salarmış. Kız da duramaz “Hah hah haaaa!” diye ona karşılık verirmiş. Bu kahkahaları bahçedeki güller duyar, katmer katmer olurlarmış. Kuşlar duyar çığlık çığlık, kanat kanada gelirlermiş. Kelebekler duyar, havada büsbütün yel yepelek olurlarmış.

Ah vah, gözyaşı, acı, keder dolu günleri değişivermiş o kara yazgılı kızın. Gülmeyen yüzü gülmüş, çatık kaşları gevşemiş. Karamsar düşünceler, kendisini mutsuz eden kuruntular silinivermiş içinden. Kıpır kıpır, sevgi dolu, yaşama isteği dolu bir genç kızmış artık. O aydan arı, sudan duru güzelliğine gelince bin kat daha artmış. Doğan ay bu güzellik karşısında elleriyle yüzünü kapatmak zorunda kalırmış her akşam. Güneş de her sabah doğarken kızı kıskanır, bulutların arkasına saklanırmış. Mavi çiçek, kızın geçim sıkıntısı çektiğini biliyor olmalı ki, bir gün:

“Yeni çiçekler büyüt incecik dallarımdan

Sat onları

Ben kahrolmam arımdan”

Diye bir şarkı fısıldayıvermiş kızın kulağına. Kız küçük dalcıklar koparmış. Bunları çimlendirdikten sonra yeni saksılara dikmiş. Pazara götürüp satmaya başlamış. Bu mavi mavi, ince ince çiçekleri bir alan bir daha almış. Kısa zamanda öyle aranır bir çiçek olmuş ki, değeri bir kaç misli artmış. İş bu kadarla kalmamış. Çok sürüm yaptığını görenler de yetiştirip satmaya başlamışlar. Kısa zamanda ülkenin köyü kenti mavi kahkaha çiçeği ile dolup taşmış. Bu ne demekmiş, biliyor musunuz? O gülmenin gülümsemenin yasak edildiği ülke, baştan başa kahkahaya, neşeye sevince boğulup kalmış. Padişahın adamları durmadan, suçlu olup olmadığını sormadan adam toplayıp içeri tıkıyorlarmış ama köyde, kasabada, kentte hep “hah hah hah haaa” kahkahalarıymış işitilen. Halk yasak edildiği halde durmadan kahkaha atıp dururken padişah öfke ile küp gibi dolar, saçını başını yolarmış.

Ha bire emirler yağdırırmış adamlarına: “Yakalayın! Tutun! Kaçırmayın! Kimse izinsiz kahkaha atamaz!”

Padişahın çılgınlığı belli, deliliği herkesçe malummuş ama neyleyip n’etsinler. Nereye başvurup kime gitsinler?

Yalnız Allah’ın işine bakın ki, tutmakla, zindana atmakla görevli olanlar da kısa zamanda mavi kahkaha çiçeğine teslim olmuşlar. Evlerinde kızları, kadınları çiçeği yetiştirdiği için onlar da kahkahalarını tutamaz, kahkaha atamaz olmuşlar. Bir şeye karşı düşkünlük, bu isterse bir çiçek olsun, memleket çapında artmışsa hiç kimse önleyemez. Sonunda saraylı kadınlardan birisi gizlice bir mavi kahkaha çiçeği saksısı satın almış, getirmiş padişahın yatak odasına koymuş. Padişah ertesi sabah uyandığında bakmış, başucunda bir çiçek, gülse gülecek. Mavi gözlerini kırpıştırarak kendisine bakıp duruyor. Çağırdığı oda hizmetçisine sormuş:

“Bu da ne?”

“Çiçektir padişahım.”

“Nasıl bir çiçek böyle? Sanki insan gibi bana bakıyor.”

“Bakar efendim! Dilerseniz sizinle konuşur da.”

“Konuşur mu? Bu çiçek mi? Peki ne konuşacağım?”

“Ne isterseniz konuşunuz padişahım.” Padişahın küpündeki öfkeler depreşmiş, cinleri başına üşüşmüş:

“Konuşmak ha? Şimdi ben ona gösteririm!” Yerinden doğrulmuş, saksıyı kaptığı gibi ye çarpmış. Üzerinde tepinip iyice çiğnemiş. Bunu yaptıktan sonra hizmetçisine:

“Kim yetiştirdi bu çiçeği?” diye sormuş.

Hizmetçi daha karşılık vermeden, çiğnenmiş, buruş buruş olmuş çiçek dirilivermiş yeniden. Dile gelmiş bülbül gibi şakımış:

“Pampal eller yetiştirdi”

“Kim köydü onu buraya?”

“Kamış parmaklar koydu.”

Her zaman olduğu gibi çiçek gene uzun uzun ”hah hah hah haaa!” diye bir kahkaha atmış. Padişah kendisini tutmak istemiş, tutamamış. Ağzını kapatmak istemiş, kapatamamış. Dana gibi bağırma ile böğürme arası bir kahkaha salmış ki sarayın her tarafına duyulmuş. Sarayın bacalarına tünemiş olan kargalar korkudan göğe fırlamışlar.

Padişah kahkaha attıkça atmış, uzanıp yere yatmış. Onu gülmekten alıkoyamamışlar bir türlü. Saray hekimini çağırmışlar da o içirdiği zehirden acı bir ilaçla susturabilmiş ancak. Şu Allah’ın hikmetine bak! Saatlerce çılgın gibi kahkaha atması öfke küpünün boşalmasını, cinlerinin savulmasını sağlamış olmalı ki ayıktığında artık aklı başında bir adammış. Eski azgın bakışlı insan o değilmiş sanki. Gülümseyen, gülümsedikçe de iyilikler düşünen bir yüz belirmiş yüzünde. Gayri bir fenalık görmemeye başlamış hem gecesinde, hem gündüzünde. Bir çırpıda kaldırıvermiş saçma yasakları. Sevimli, tonton bir padişah olmuş eskileri unutan halkın gözünde.

Kahkaha çiçeği de o ülkenin en has çiçeği olup çıkmış. Uğruna bayramlar, festivaller düzenlenmiş. Onun çile çekmiş yoksul bir kızın gözyaşlarından doğduğu unutulmuş gitmiş ama kahkaha atmak bir daha unutulmamış.

Köprülerin altından şular aktıkça, balık kavağa çıktıkça koku kurumuş kahkaha çiçeğinin. Unutulup gitmiş. Öyledir, insanoğlu bir gün şu kuşa gönlünü kaptırır, bir gün öbür kuşa. Bir gün kartalı başına kondurur, öbür gün serçeyi. Yalnız ben duydum ninemden, o da duymuş ninesinin ninesinden, ayak basılmadık bir ormanda mavi kahkaha çiçekleri hala açarmış. Kendi kendilerine kahkaha atıp dururlarmış orada. Onlar ermiş muratlarına, biz çıkalım kerevetine.

Gökten üç elma düştü, gülen, gülümseyen, kahkaha atan çocukların başına.

Hasan Latif Sarıyüce, Anadolu Masalları, Mavi Kahkaha Çiçeği, s. 57-62