Yapmayı sevdiğin şeyleri başkaları için yap, istediğin şeyleri başkalarından öğren.

HEMEN TIKLA, SEN DE ZUMBARA’YA ÜYE OL!

Paylaşım Ekonomisi – Sharing Economy

aysegulguzel |
09 Nisan 2014 |

Zumbaralı Ahmet Alper’in kendi blogunda yayımlanan Paylaşım Ekonomisi ile ilgili yazısını Zumbara blogda da yayınlıyoruz. Sizlerin de blogda yayınlamamızı istediğiniz yazılarınız varsa, bize yollayabilirsiniz.

Efendim Merhabalar,

Günümüzün internet aleminde popüler olan paylaşım siteleri çoğalmakta. Benim de severek kullandığım ve desteklediğim bir sistem. İsraf, üretim ve tüketimin azaltılması tükenmekte olan doğal kaynakları da rahatlatacaktır. Tabi para kullanımından önce trampa yöntemi yani takas sistemi vardı. Bir malı başka bir malla değiştiriliyordu veya kullanmadığımız bir malı ihtiyaç duyulan bir malla takas ediliyordu. Günümüzde paylaşım ekonomisinin tekrardan popüler olmasının sebebini ise bencilliğimizden kaynaklandığını düşünüyorum. Bencilliğimiz de israf yapmamızı oluşturuyordu. Zaten kapitalist düzen ihtiyaçlarımızın ötesinde üretim ve tüketimi bizlere sunmakta. Bizse finansal krizlerde tasarruf olarak ilk olarak yaptığımız şey israfları azaltmaktır. İşte paylaşım ekonomisi de kriz döneminde doğan bir olgu.

Sharing Economy yani Paylaşım Ekonomisi takas sisteminden biraz farklı. Bu farklılık takas sisteminde alıcı ve satıcıların olduğu bir olayken paylaşım ekonomisinde alıcı veya satıcının olması gerekmiyor. Paylaşım Ekonomisinde ise paylaşım yapılacak her şey olabilecek düzeyde ve illa mal olması gerekmiyor. Zamanınızı bir başkası ile paylaşabilirsiniz. 

Paylaşım Ekonomisinin felsefesi ise kullanmadığınız bir şeyi, karşılık beklemeden veya bekleyerek bir başkasının ihtiyacına sunmaktır. Karşılık beklemeden veya bekleyerek ifadesini ise şöyle açıklamalıyım. Evinizde olan bir tornavidanın başkasının ihtiyacını giderirken bir karşılık beklemeyiz; fakat daha değerli bir üründe karşılık bekleyebiliriz. Örneklerle devam edelim.

İlk olarak ekonomik büyüklüğü olan Airbnb‘den bahsetmeliyim. Evlerini veya bir odayı belli bir ücret karşılığında paylaşıma açıyorlar. En basitinden fiyat olarak otele göre daha uygun olan bir evi seçecek kişiler vardır. 2008′de kurulan sitenin 2012 verilerine baktığımda 8.5 milyon kişi, 192 ülkede 33 bin şehirde yarım milyon kayıtlı evde veya şato,ağaç ev,kulübe vb. yerde konaklamış. Airbnb otelcilik sektörünü bitirir mi bilmem; ama Paris şehrinin ekonomisine doğrudan ve dolaylı olarak €185 milyon katkı sağlamış. Burada AirBnb videosunu izleyebilirsiniz.

Airbnb’den önce Couchsurfing vardı.

Couchsurfing‘te ise evinizden ziyade yaşamınızı paylaşıma açıyorsunuz ve etkileşim içerisindesiniz. Couchsurfing’in asıl konsepti evinizdeki bir kanepeyi yabancı birinin ücretsizce konaklamasını sağlıyorsunuz. Temel amacı para kazanmak değil, yeni dostluklar ve kültürlerle tanışmak. 2004 yılından beri var ve ben de üyeyim. Yine rakamlardan gidecek olursak, 100 bin şehirde 6 milyon kanepelerini açacak kişi bulunuyor. 2012 yılında ise 10 milyon kişi konaklamış. İrili ufaklı 170 bin kadar da etkinlik yapmış durumda. İnsanlar arasında köprüler kuran bir sistem.


Şimdi ki örneğim ise Türkiye’den. Zumbara para yerine zamanın kullanıldığı, yetenek ve tecrübelerin paylaşıldığı bir topluluk. Burada mesela gitar çalmayı biliyorsunuz ve bir saat gitar öğretebilirim diye ilan veriyorsunuz. Bu işlem bittikten sonra sizin sistemden bir saat alacağınız oluşuyor. Bir başkasıyla yarım saat balık tutmayı tercih edebilir ve geri kalan zamanda da başkasından nasıl model uçak yapılacağını öğrenebilirsiniz.

Airbnb’nin türk versiyonları da mevcut. HemenKiralık.com veya VillaKeyfiniz.com aynı felsefe ile kurulmuş siteler.

Konut paylaşımdan çıkıp araç paylaşımına geçelim.
Çoğu ülke ve bizim ülkemizde de olduğu gibi trafik oluşmasının sebebi bir arabada tek kişinin yolculuk etmesi olarak gösteriliyor. Kriz oluşunca arabalar satıldı. Toplu ulaşım araçlarına yönenildi; fakat bir noktadan sonra bir arabada boş giden koltukların da paylaşıma açılmasına başlanıldı. Bunun ilk örneği olarak. Sabahları işe veya okula giderken bir başkasının araç masraflarına da ortak olarak kullanıma açıldı. Bu noktadan sonraki aşama ise hafta sonu veya geceleri boş duran aracınızın gelir getirmesi amaçlandı. Bu siteler de bir hayli fazla GetaroundRelayRidesdriveYoyo,UcuzaGidelimOrtakAraba … Araçları bir haftalık, günlük kiralayabileceğiniz gibi saatlik de kiralayabiliyorsunuz.
Freecycle, elinde kullanmadığı eşyalar olanlar ile o eşyalara ihtiyaç duyanları, e-posta aracılığı ile ve tamamen ücretsiz olarak birleştirmeye ve geri dönüşümü arttırmaya çalışan, uluslararası bir projedir. Tüm üyeler eşyalarını burada sunabilir veya aradıkları eşya için istekte bulunabilirler. Temel kural, burada sunulan veya aranan her eşyanın ücretsiz olmasıdır.
Benim de kendi üniversitemde oluşturmuş olduğum facebook grubunda ücretsiz olarak eşyaların dönüşümü gerçekleşmekte. Hatta ben bu gruptan kendime ders kitabı, evimi temizlemek için vileda, bilgisayarım için yazılımlar edindim.
Bu sistemin başka bir örnekleri ise EşyaKütüphanesi,GiysiTakasıhttp://www.verrr.com/http://neighborgoods.net,Bayanların daha çok kullandığı Poshmark‘ta ise gardolabınızda yer alan kullanmadığınız kıyafetleri satışa sunabiliyorsunuz. Kullanmadığınız kıyafetlerin dönüşüme açarak bu sayede hem gelir hem de yeni kıyafetler için bir fon oluşturabiliyorsunuz.Fon demişken fon.com‘dan bahsetmeliyim. Günümüzün internet dünyasında wifi ağlarını şifresiz olarak kullanıma açan vefakar kişileri bulmak zor; fakat fon.com‘da dünya üzerinde şifresiz olarak interneti paylaşan 12 milyon kişi var.

Son olarak da, spesifik olarak paylaşım ekonomisi ile ilgilenen bloglardan bahsetmeliyim. ortakkullanimhareketishareablethesharingsolution

Rachel Botsman, Roo Rogers ile birlikte 2010 yılında What’s Mine is Yours kitabını yazdı. Türkçesi Benim olan Senindir. Bu kitabın hepsini okumadım; fakat paylaşım ekonomisinin nedenlerini sonuçlarını ve örnekleriyle birlikte çözümlerini bulabileceksiniz.

$26 milyarlık bir sektör haline gelen paylaşım ekonomisi bize yeni fırsatlar ve kolaylıklar sunmakta. İnanıyorum ki ilerleyen günlerde hiç tahmin etmediğimiz yeniliklerle de karşımızda olacaktır. Bu sektör her gün daha da gelişecektir.

Kısaca özetlemek gerekirse paylaşım ekonomisi mal takasını sağlamaz, insanlar arasında bir köprü kurar. Kapitalizme düşman, doğaya karşı dosttur.

Paylaşım Ekonomisinin en son özetini ise Aslı Tosuner‘in blogundaki yerden alıntı yaparak bitiriyorum.

“Paylaşım ekonomisi sadece mala ve hizmete ulaşmayı sağlamaz, aynı zamanda insanlar arası hatta kimi zaman kültürler arası diyaloğu arttırarak geçici veya kalıcı ilişkiler kurulmasına destek verir. Hem bireyden hem topluluktan destek alarak ikisinin arasında sağlıklı bir alışveriş olmasına yardımcı olur. İnsanlar arasında, topluluk aracılığıyla dürüstlüğü arttıran sistemlere sahiptir. İnsanların ufak bile olsa her tür becerisi değer kazanır. Çöpe atılabilecek çok sayıda eşya yeni sahipler bulur. Kiralama ve takas sayesinde insanlar tasarruf yapar, hatta kendilerininki kiralatarak para bile kazanabilirler. Doğaya saygılıdır. Dünyamızın daha yaşanır bir yer olması için paylaşmayı öğrenmek zorundayız. Yaşam tarzımızı değiştirip var olanı paylaşmaya başlarsak, dünyadaki diğer canlılara da az zarar vermeye başlarız…”

Bu yazıyı yazdıktan sonra ulaşmış olduğum buradaki videoyu izlemenizi kesinlikle öneririm. Charles Eisenstein, Kutsal Ekonomi kitabının yazarı.
Ahmet Alper @ http://www.zumbara.com/profil/24835

 

Zumbara, Blog Yazarlarını Arıyor!

aysegulguzel |
03 Nisan 2014 |

Zumbara dünyasının eli kalem tutan, yazı yazmayı seven, ilhamı bol olan sevgili Zumbaralıları.

Size yeni bir haberimiz var. Gelecek haftadan itibaren Zumbara blogunu yeni yazarlara açıyoruz. Eğer paylaşım ekonomisi ve armağan kültüründe Türkiye ve dünyada olmakta olanlar ilgini çekiyor ve birileri ile paylaşmak istiyorsan, Zumbara topluluğunda yaşadıklarını diğerlerine anlatmaya can atıyorsan, Zumbara değerleri, hep dile getirdiğimiz ve inandığımız mümkün olan o başka bir dünya hakkında söyleyeceklerin, tartışacakların, bağıracakların, ifade edeceklerin varsa, bu blog senin.

Katıl bize, her zamanki gibi, seninle ilham ver bize :)

İlgilenenler, aysegulguzel@zumbara.com’dan benimle iletişime geçebilirler.

Haydi haberlerinizi bekliyoruz :)

 

Zumbara.com’u keşfe çıkalım vol.1

yelizyilmaz |
26 Şubat 2014 |

Bugün bir servisin altına yapılan yorumdan sonra bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum. Hatta bir seri halinde Zumbara.com‘un gözden kaçan özelliklerini mümkün olduğunca listelemeye karar verdim :) Bu yazı dizisi Zumbara.com’a yeni üye olanlara da yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

Ankara’da ‘Sürdürülebilir Yaşam Destek Grubu’ oluşturmak için açılan servisi çok beğendiğini söyleyen Selim, Zumbara’da ‘beğen’ diye bir seçeneğin olabileceğinden bahsetmiş.

Aslında Zumbara.com’da açılan servisleri favorileyebiliyoruz. Bunun için yapılması gereken ise şu. Anasayfada servislere bakarken, beğenilen servisin fotoğrafının üzerine farenin imlecini getirirsek, sağ üst köşesinde bir ‘kalp’ işareti beliriyor. Bu kalbe tıklayınca da bu servis ‘Favorilerim’ kısmına ekleniyor. Böylece birisinin Zumbara’daki profilini incelerken favori servislerini de görmek mümkün oluyor :)

Neden bedava bir lokanta açtın ki?

yelizyilmaz |
15 Ocak 2014 |

Ankur Shah <mangolandia@gmail.com>

* Bu yazı Zumbara aracılığıyla, saat karşılığında İlknur Urkun tarafından çevirilmiştir. Makale Shikshantar’ın ‘Reclaiming the Gift Culture‘ kitabında yer almaktadır. İlknur’a desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

armağan ekonomisi konularına ilgim, yerli halkların potlaç kavramları arasındaki farklar ile gita’nın “çıkarsız eylem yogası”nı incelerken doğdu. beni daha derinlerine iten ise karşılık beklemeden verme, yani gerçekleştirilen eylemlerden bir “meyve” beklemeden hareket etme kavramı oldu.

ilk araştırmalarım beni fransız antropolog marcel mauss’un “armağan” isimli kitabına ulaştırdı. bu makale marcel’in sözde ilkel toplumlardaki armağan ekonomisi incelemelerini sunuyordu. kitap yayınlandığında (1923), sanırım özellikle armağanın bizim kültürümüzdeki rolü ile “ilkel” toplumlardaki rolü arasındaki benzerlikler nedeniyle, oldukça ses getirmişti. misafirliğe gittiğimizde bir şişe şarap götürmemiz gibi.

tabii ki kitabın vardığı sonuç, bu toplumlarda armağanın sahip olduğu yerin, bizim yaratmaya çalıştığımız toplumdaki yeri ile aynı olmadığı, orada armağanın güçle, saygıyla, otoriteyle ve statüyle derin bir ilişki içinde olduğuydu. çıkarsız eylem, merhamet veya evrensel bolluk inancı ile pek ilgisi yoktu. orta sınıftan birinin evine giderken bir şişe (tabii ki fazla ucuz olmayan) şarap götürmenizin nedeni armağan verme eyleminin ya da bu şarabın sizi heyecanlandırması değil, daha önce evinize gelen birinin size bir şişe şarap getirmiş olması, yani bunun doğru ve uygun bir davranış olmasıdır. statü olarak armağan kavramı budur: ya statüyü korumak ya da potlaç kültüründeki gibi statü kazanmak için kullanılır.

yerli halkların düzenlediği potlaçların dayandığı ilkenin kim kendini iflas ettirirse o kişinin kazandığı olduğunu vurgulamak gerekir, ki bu ilke çok da etkileyicidir. yani, bugünlerde olduğu gibi paranın ve gücün bir paket halinde sunulması yerine, yerli halklar bunları birbiriyle değiş tokuş edilecek metalar olarak görür.

gerçekten olağanüstü. ama benim anladığım kadarıyla bu pek de kropotkin’lik bir durum değil.

dolayısıyla, bir şekilde brezilyalı çözüm konseptine ulaştığımda (ki aslında asla hiç gitmediğim bir ülkede bir vejetaryen lokantası işletme fikrini rüyamda görmüştüm) tek istediğim bunun farklı, güzel ve geleceğe ait bir şey olmasıydı. fikirlerimi beyaz bir kağıda yazdım ve benzer fikirleri olan, gelip yardım etmek isteyen ya da kendi hikâyelerini paylaşmak isteyen olup olmadığını görmek için mumbai’de 2004 dünya sosyal forumu’nda sundum. orada kimse çıkmadı. ama bence bu konularla ilgileniyorsanız sunumum okumaya değer. oldukça kısa bir sunum ve proje hakkındaki güncellemelerle birlikte internet üzerinden erişilebiliyor.

lokanta sonuçta o bigode adı ile anılır oldu. konsepti yiyeceklerin sevgiyle ve ücretsiz sunulduğu ve insanların istedikleri kadar ödeme yapabilecekleri bir ‘armağan ekonomisi’ lokantası olarak tanıttık gelen yerli köylülere ve balıkçılara.

her öğünde karışık bir tabak (thali[1]ye benzeyen prato feito’[2]), ayrıca sebzeli burgerler (yumurta ve peynir tercihe bağlı) ve empanadas (samosas[3] gibi ama fırında) sunuyorduk. yanında meyve suyu ve tabii ki bira oluyordu.

brezilya.

yerel kültüre yabancı kalmamak için empanada’lara bir fiyat koyduk. insanların anlayacakları bir şey olan empanada ile başlayıp bu sayede mekâna ve sohbete dâhil olduktan sonra zamanla ücretsiz yeme konusunda kendilerini rahat hissedeceklerini düşündük. “insanların ayağına gitme” kavramı. bir de bira ücretliydi. ahlaki deneylerle alkolün birlikte sunulabileceğine inanmıyordum, hâlâ da inanmıyorum.

lokanta her gün açıktı. her gün diye başladık ama hafta içi fazla gelen giden olmayınca kısa bir süre sonra sadece hafta sonlarına geçtik. kasadan para alıp pazardan alışveriş yapıyordum ve önceki günden ne kaldıysa onu kullanıyordum. başlangıçta ortaya para koyduk—fazla değil—ve para bitene kadar deneyelim, sonra bir toplantı yaparız (üç dört kişiydik) dedim kendime. ancak para hiç bitmedi. lokanta beş ay boyunca açık kaldı, herkes para ödedi, herkes benim normalde isteyeceğimden -ücretlendireceğimden çok daha fazla para ödedi. herkes yemekleri çok beğendi ve bir kez gelen herkes tekrar geldi. adaya sadece hafta sonu için gelmiş olanlar bile. çok güzeldi.

ama bu durum benim için bir başarısızlıktı. ben kısa süre içinde arkadaş olduğumuz köylülere sevgi soslu gurme vejetaryen yemekler sunmayı, onların kendilerini rahat hissedip gelmelerini ve bir tabak yemek yiyip bir gülümsemeden başka bir şey bırakmadan ayrılmalarını istiyordum. benim hedefim buydu. sadece iyi vakit geçirmek ve iyi vakit geçiren insanlarla bir arada olmak. çok eğlenmemizin yanında herkes mutlaka para ödedi ve ödeyemeyeceğini düşünen kimse gelmedi. tabii biliyorsunuz bu engellerin çoğu kültürel. başlangıçta portekizce’miz pek iyi değildi ve bırakın “post-kapitalist” lokantayı, vejetaryen lokantası fikrini bile açıklamakta zorlandık.

bu adlandırma kendimiz için kullandığımız diğer bir isimdi ve hâlâ hoşuma gidiyor. dolayısıyla 2005 yılı mart ayında bigode’den ayrıldıktan bir yıl sonra ahmedabad’a geldiğimde ve manav sadhna ve seva cafe’yle karşılaştığımda çok heyecanlandım. seva cafe’nin yeri çok güzel, kalıcı (satın aldılar), inanılmaz, profesyonel bir tasarım ve mükemmel bir konuma sahip.

farklı bir estetik anlayışına sahip olmakla birlikte bizim tasarımımız da harikaydı ve lokantadaki her şey arjantin ve fransa’dan zanaatkâr arkadaşlarımızın ürettiği el yapımı ve el boyaması objelerdi ydı. ama seva cafe benim için yepyeni bir kulvardı. bir çok yönden çok daha profesyonel ve can alıcı güzellikteydi. hem de yıllardır vardı. bizim deneyimizden farklı olarak orada tam zamanlı çalışan ve buradan geçimini sağlayan birkaç kişi vardı. deneyin başarılı olduğunu bile söyleyebiliriz.

ayrıca son derece hindistan’a özgü, hindistan kültüründe hem çok mütevazı hem de çok küstahça olabilen “misafir tanrıdır” ilkesine dayalıydı. biz bu post-kapitalist olma meselesi konusunda ukalalık ediyorduk ama, seva cafe’de yanınıza oturup insanların kalbindeki iyilik ve hizmetten bahsediyor ve nasıl evinizdeymiş gibi davranmanız gerektiği konusunda falan ciddi bir konuşma yapıyorlar. binlerce kültürü harmanlayan bir kültürün parçası olmanın tüm ağırlığı ve güzelliği ile gerçekten son derece hindistan’a özgü.

armağan ekonomisi bakımından, yemeğiniz bitince bağış yapmanız için size bir zarf veriyorlar. yani miktarı size kalmış olmakla beraber bir katkıda bulunmanızın beklendiği doğrudan gösteriliyor. biz de insanlara ne sipariş ettiklerini bilsinler diye yemeğin adisyonunu veriyorduk ve bunu konsepti açıklamak için bir fırsat olarak kullanıyorduk. para vermeleri gerekmiyordu ama vermek istiyorlarsa istedikleri kadar verebilirlerdi. sanırım seva cafe’de daha ciddi bir şekilde bir şey vermeniz isteniyor ama miktarı size bırakılıyor.

bu da felsefi olarak büyük bir farklılık bence. tabii ki bir çok farklı yaklaşım var ve gördüğüm kadarıyla üslup, biçim veya teknikteki küçük farklılıklar armağan ekonomisi deneyimlerinin yarattığı “hissiyat” üzerinde büyük etki sahibi oluyor. örneğin brezilya’daki dünya sosyal forumu’nda (2005) amanda bize armağan ekonomisiyle çalışan bir organik meyve suyu kafeteryaları olduğunu ve tezgâhtaki sepete istediğiniz kadar bırakıp üstünü istediğiniz kadar alabildiğinizi anlattı. dolayısıyla hiç kimse kaç para ödediğinizi bilmiyor (ama sonunda toplamı hesaplamak kolay olurdu, ilginç bir kriptolama tekniği). ödemelerin anonim olması çok güçlü bir etki yaratıyor. hem bigode hem de seva cafe’de her masanın ne kadar ödediği belli ve bu size içten içe değerlendirme ve yargılama (ve istatistiğe vurma) olasılığı sunuyor. istatistiği şimdilik tartışmanın dışında bırakacak olursak bence bu ikisi de armağan ekonomisinin merhamet/önyargısızlık/hizmet amaçlarına ters düşüyor.

amanda’nın gittiği bu meyve suyu kafeteryasının diğer bir yönü de tavsiye edilen fiyatların olmasıydı. tavsiye edilen fiyatlar armağan ekonomisi kavramının bir numaralı sorunu ile başa çıkılmasını sağlıyor: kafa karışıklığı. insanların kafası karışıyor, telaşlanıyorlar ve bocalıyorlar. insanların kafalarını karıştırmak büyüme –burada büyüme’nin ne olduğu anlaşılmayabilir, kalkınma daha doğru olur gibi geldi bana- için gerçekten faydalı olabilir, ama bazı insanların çıkmaza düştüklerini de gördüm.

bu da bir devrim sayılmaz. bence sunulan anonimlik ile tavsiye edilen fiyatın birleşimi oldukça güçlü bir etki yaratıyor. maliyeti karşılamak için ne kadar verilmesi gerektiği belli ama bir bakıma ne kadar verdiğinizle kimse ilgilenmiyor. ama seva cafe ve bizim bigode modelimizde bunun tersinin işlediği söylenebilir. ne kadar ödemeniz gerektiği konusunda bir fikriniz yok ama ne olursa olsun yargılanacağınızı biliyorsunuz.

daha sonra başka bir deneyi daha ziyaret ettim. berkeley’deki karma mutfağı’nı. manav sadhana ile bağlantılı olan charity focus’tan güzel insanların, belki de seva cafe’den ilhamla kurdukları bir yer. lokantada yemeden önce onlarla tanışma ve arkadaş olma zevkini tattım ve bu süreçte deneyimlerimi ve yemek kitabımın kopyalarını paylaşma imkânı buldum. karma mutfağı’na girdiğinizde (o zamanlar bir hint lokantasının içinde cumartesileri çalışıyordu) sizi oturtuyor ve günün menüsünü veriyorlar ve anonim bir kişi sağ olsun, hesabınızın ödenmiş olduğunu söylüyorlar.

bedava değil. bağışla da değil. size kalmış da değil. çok basit bir şekilde ödenmiş. çok basit bir kelime oyunu ve gerçekten de aynı fikri aktarıyor: yemek için para ödemeniz gerekmiyor, size gönülden sunuluyor. ama dilin gücü sayesinde sizin gibi rasgele bir insana sorumluluk yüklüyor. zekice ve güçlü bir teknik, şantaj kadar etkili, bunun egoyu ve olası tepkileri engelleme konusunda çok akıllıca olduğunu düşünmüştüm.

sana armağanı ben vermiyorum, evren veriyor. o yüzden bana hesap sorma, sadece ye.

beklentiler olasılıklar alanından ustaca çıkarılıyor çünkü karma mutfağı size bir şey vermiyor, evren veriyor. anladın mı? çok hoş. ama tabii ki başka birinin yemeğini ödemek isteyip istemediğiniz size kaldığı için biraz ağır da bir yük (bu başlangıçta ima ediliyor ve sonunda açıklanıyor, genellikle herkes verme arzusu ile yanıp tutuşuyor).

bu lokanta deneyimleri arasındaki başlıca somut farklardan biri tabii ki şeflerin tutumu. elbette şefler fevri doğaları ile ünlüdürler, ama gönüllüler, iş sahipleri, deney sahipleri, ücretli ortaklar ve çalışanlar arasındaki fark çok büyük. baskı, ağırlık, maaşlı iş gücü ve ezilme varsa bunun tadı yemeğe mutlaka geçiyor. bu bir irade ve bilinç meselesi ve örgütlenme biçiminden bağımsız olarak da mevcut. ama bence kötü enerjilerin yemeklere geçmesini engelleyecek olan bilinci destekleyecek yapılar geliştirebiliriz ve geliştirmeliyiz. tabii ki bu apayrı bir konu ve armağan ekonomisinden oldukça bağımsız. yani aşçı kadınların şarkı söylediği okul kantinleri olduğu gibi huysuz şeflere sahip armağan ekonomisi lokantaları da var. hiçbir şey kesinlikle olduğu şeyden başka bir şey değildir.

diğer bir ilgili ve umarım son not: esneklik. dilde, ekonomide ve kültürde deney yapma fikri bence esneklikle ilgili. bu yüzden yemek de aynı derecede esnek olmalı. karma mutfağı’nda muhteşem mango lassi’ler[4] yapıyorlar ve isteyenlere vegan olarak sunuyorlardı (sonuçta burası berkeley) ve bigode’de bütün yemeklerimiz vejetaryen veya vegandı. bir sonraki lokantamda kesinlikle her şey vejeteryan, vegan, yağsız, jain-ahimsa[5] ve çiğ seçeneklerle sunulacak.

bunların hepsi benim için ruhani araştırmaların maddi dışavurumları. burada hepimiz olabileceğimizin en iyisiyiz; armağan, yemek ve sevginin keşistiği yer, kim olduğumuzu daha iyi gösterebilmek için hem kendi içimizde hem de dünyada araştırmakta olduğumuz bir diğer alan. anladın mı?

“dil armağan vermeye dayalıdır. bu hipotez, diğer insan etkinlikleri için model olarak besleme eylemi (armağan verme) kavramının kullanılmasına karşı olan tabuyu yıkmakta ve önemli sonuçlar doğurmaktadır.

dil besleme eylemine dayalı ise ve düşünme de en azından kısmen dile dayalı ise, o hâlde düşünme en azından kısmen beslemeye dayalıdır.

ancak düşünme aynı zamanda dilsel olmayan besleme eylemine doğrudan da dayalı olabilir. vücuttaki kimyasal ve hormonal etkileşimleri tarif etmek için sıklıkla kullanılan mesaj gönderme ve verme, daha az kasıtla gerçekleşen bir verme ve alma biçimi olarak görülebilir.

dili sözel düzeye aktarılmış bir armağan verme olarak görürsek ve insanın evrimini sağlayan şeyin dil olduğu fikrini kabul edersek, ileri sıçramaya – “insanlık olarak ileri sıçramamıza” mı desek? sebep olan şeyin sadece dilin soyutlama kapasitesi değil, armağan verme yönü olduğu sonucuna varabiliriz.

bu sonuç bizi insanlığın karşılaştığı şu anki tehlike ve tehditleri aşmak üzere evrilmesinin yolunun armağan verme ve alma olabileceği düşüncesine götürebilir.

gerçekten de besleme eylemini yaratıcı norm olarak ele almaya, değiş tokuşun ise evrimi tersine çeviren ve insan türü ile birlikte gezegendeki diğer türleri de tehdit eden bir çarpıtma olduğunu görmeye başlayabiliriz.”

- genevieve vaughan

http://www.gift-economy.com/theory.html


[1] Hindistan ve Nepal’de bölgesel olarak değişen yemeklerden oluşan tabldot öğün.

[2] Mavi tabak, Brezilya’da mavi yakalı işçilerin öğlen yemekleri için ucuz lokantalarda yaygın olarak servis edilen et, pilav, patates, yumurta, fasulye ve salatadan oluşan tabldot öğün.

[3] İçi sebze ya da et dolgulu kızartılmış börek.

[4] Hint mutfağında yaygın meyveli bir ayran.

[5] Jainizm inancının Ahimsa yani şiddetsizlik etiği gereğince bitkinin tamamen öldürülmesiyle elde edilen kökler ve mantarların da yenmediği vegan beslenme biçimi.

Zumbara’nın İmece Fonu Hikayesi

yelizyilmaz |
16 Aralık 2013 |

Zumbara.com’u ayağa kaldırmak için biayda.com’da düzenlediğimiz imece fonu kampanyamız %103 başarı oranıyla tamamlandı. Bu bir aylık maceramızda bize destek veren, duyuruların yayılmasına katkıda bulunan herkese tekrar tekrar teşekkür ediyoruz :)

Kampanya süresince yaşadıklarımızı eş zamanlı olarak paylaşmıştık, bu yazıda deneyimlerimizin hepsini bir arada paylaşıyoruz.

1. günün sonunda beklemediğimiz bir şekilde rekor kırarcasına, en azından Türkiye içerisinde, 1830 TL ile %20′lik kısım toplandı. 2. gün ise kampanyanın %30′una tekabül eden 2800TL’lik desteğe ulaşıldı. Harika gidiyorduk.

Zumbara’nın ne kadar güzel bir topluluk olduğu tekrar tekrar ispatlanıyordu. Aysu imece fonuna destek için Aşure Yapımı etkinliği düzenlemeye karar vermiş ve biz haberdar olana kadar herkese çağrı yapmıştı bile :)  4. günün başlangıcında %47 ile 4320 TL’ye ulaştık. Ardından Buğday derneği gönüllüsü Işıl’ın Buğday derneğinde Zumbara niyetine hazırladığı aşureler. İmece fonumuzun bereketli olacağı baştan belliydi :) İmece fonuna destek için bir başka şirin destek teklifi de Denizli Zumbara topluluk başlatıcısı Erhan Bozkurt’tan geldi. Zumbara’ya destek için kitaplarını satıyordu.

5. günde %50′yi geçtik, hem de daha aşureler ve kitaplar satılmadan :) Ve böylece 1. haftanın sonunda 5190 TL destek toplayarak %56′ya ulaştık. Biraz erkendi belki ama biz kampanyanın başarısını kutlamak için planlar yapmaya başlamıştık bile :)

Kampanyanın başarıya ulaşacağını hissetmiştik ve kampanyanın 2.haftasında programcılarla buluştuk, planlarımızı yaptık. Eğer merak ederseniz buradan ayrıntılarına bakabilirsiniz.
2. haftanın sonunda Studio-X’in daveti ile Zumbara, Biayda ve Superpool olarak alternatifleri kutladık ve bu gecede Zumbara imecefonuna destek için çalan Passatempo’nun ruha çok iyi gelen müziği ile mest olduk.

İmece fonuna destek için yapılan etkinlik haberleri bizlerin umuduna umut katmaya devam ediyordu. Bir haber de Ankara’dan gelmişti. 

 

 

 

 

 

 

Bu sıralarda Erçin ve Burcu çarşamba günleri Galata Şifahanesi’nde Zumbara hayrına manuel terapi, reflexoloji ve access bars terapisi servisleri verdiler.

Bir destek de İstanbul Permakültür Kolektifi’nden geldi. Armağan ekonomisi ile yapacaklari atölyeden kazandıklarını Zumbara’nın imecefon kumbarasına aktardılar.

Harika haberlerle geçen günlerden sonra kampanyanın tamamlanmasına 11 gün kala 1670 TL’ye ihtiyacımız vardı. Üç süper destek haberi daha aldık. Biri Zumbara İzmir‘den idi. İmece fonuna destek için Filiz’in evinde ‘Can Katma Buluşması’ yapmışlardı.

Diğeri haber de Özlem Lesport ve çocuklardan idi. Leonardo Sanat Galerisi’nde gercekleştirdikleri atölyede ağaç dikip, öykü dinleyip, resimleriyle kendi ormanlarını oluşturdular ve katılım paylarını Zumbara imece fonuna gönderdiler. Ve üçüncü haber ise Zumbara için tişört yapımı atölyesi idi. Cihan’ın kapılarını açtığı atölyesinde Zumbara tişörtleri aşkla hazırlanmıştı :)

Hande Arcan kendisinin yarattığı mandalaların karşılığında topladığı desteği yine Zumbara’ya sundu. Sosyal İnovasyon Merkezindeki dostlarımız yıllık biraraya gelişlerini de yine Zumbara için bir imeceye dönüştürdüler ve finanslal destek için kendi topluluklarını örgütlediler.

Kampanyanın bitmesine 4 gün 21 saat kala %98′deydik ve heyecanlıydık. Derkennnn %101 olduk bir anda ve hedefe ulaşıldı. Sevinçten havalarda uçtuk resmen :)

Biz kampanyanın başarıya ulaşacağına o kadar canı gönülden inanıyorduk ki, programcı arkadaşlarla 2. hafta yaptığımız toplantıdan sonra onlar çalışmalara başlamışlardı bile. Geliştirmeler hala devam ediyor ve biz haftalık raporlarımızı şuradan paylaşıyoruz. Kampanya süreci gibi, programlama sürecinin de şeffaf olmasını istiyoruz.

Şimdi kutlama zamanı! 17 Aralık’ta kutlama yapacağız. Henüz nasıl olduğuna karar vermedik ama gelişmeler merak ediyor ve katılmak istiyorsan, onu da buradan takip etmek mümkün :)

Ve son olarak, iyi ki varsınız, iyi ki varız, iyi ki imece gerçek :)

 

zumbara.com programlaması tekrar başladı

aysegulguzel |
02 Aralık 2013 |

Bildiğiniz gibi zumbra.com programlamasına tekrar devam edebilmek için bir imece fonu kampanyası başlattık. Kampanyanın tamamlanmasına 11 gün kaldı ve hala 1670 TL’ye ihtiyacımız var.

Biz kampanyanın tamamlanmasını bekleyemeden, tamamlanacağına dair güvenle kodlamaya başladık bile. Geçen Çarşambadan bugüne kadar yaptıklarımızı sizlerle paylaşmak adına raporladık. Burada görebilirsiniz.

Amaç yerine araç olarak kullandığımız parasal kaynağa ulaşabilmemiz için bize destek olun ki burada ve şurada yer alan zumbara.com geliştirmelerini yapabilelim.

Türkiye’nin ilk alternatif ekonomi deneyine hep birlikte can verelim!

 

 

 

Zumbara Bahane Oldu, İmece Gerçek…

aysegulguzel |
26 Kasım 2013 |

Merhabalar,

Zumbara imece fonu başladığı günden beri Zumbara topluluğunun yaratıcılığı, cömertliği ve şefkati bizi heyecanlandırıyor ve mutlu ediyor.

Aysu’nun ve Işıl’ın arkadaşlarıyla hazırlayıp Sosyal Değişim Fabrikası ve Buğday derneğinde Zumbara niyetine insanlara tattırdıkları bereketi bol aşure, Hande’nin satışa çıkardığı yazıcıları, Erhan’ın başlattığı kitaplarımı satıyorum Zumbara’ya destek kampanyası, Tijen’in Mutfakta Zen kitabı etkinliğinde kumbarada toplanan parayı Zumbara’ya armağan etmesi… Ve yine bu niyet ile bize gelen son çağrı: Erçin ve Burcu önümüzdeki 3 hafta Çarşambaları Galata Şifahanesinde Zumbara hayrına manuel terapi, reflexoloji ve access bars terapisi servisleri veriyorlar. Yapmanız gereken basit:

  1. Erçin ve Burcu’nun ve verdikleri servisler hakkında daha fazla bilgi için buraya bakınız
  2. Almak istediğiniz servisi, gün ve saatleri aysegulguzel@zumbara.com‘dan bize email atın
  3. Programa göre size uygun zamanı konfirme edelim
  4. Karar verilen saatte Galata Şifahanesine gelin ve servisinizi alın (Adres: Büyük Hendek Cad. No: 21/2 Kuledibi-Beyoğlu-İstanbul)
  5. Servis sonrası Zumbara niyetine içinizden gelen ücreti kumbaraya atın

Son olarak bütün bu imeceyi, bolluğu, armağanları kutlamak ve biraraya gelmek için bu Perşembe akşamı saat 19:00′da Studio-X’de toplanıyoruz. Hikayeler, muhabbet, güzel müzik ve atıştırmalıklar ile birlikte bize katılın, hep birlikte kutlayalım!

26.000 X 10 = 260.000 TL. Büyük Bir Gücüz, Farkında Mısın?

aysegulguzel |
21 Kasım 2013 |

Charles Eisenstein, Zumbara’nın ev sahipliği yaptığı GIFTIVAL etkinliği için İstanbul’a geldiğinde yaptığı konuşmasında şöyle demişti: ‘İçiniz çok iyi bilir yapmak istediğinizi, burada var olma sebebinizi ancak bunun her zaman mantıklı bir açıklaması olmadığı, akıl sürekli konuştuğu ve sosyal dönüşümde süreç nispeten uzun olduğu için emin olamayabilirsiniz doğru yolda olup olmadığınıza.’

Kutsal ekonomi kitabının yazarı Charles’ın bahsettiği duyguyu yaşamışlığımız var ekip olarak. Acaba Zumbara işe yarıyor mu, gerçekten ilişki yaratıyor mu, güvenli topluluklara gidişte bir araç olabilir mi sorularını kendimize sormuşluğumuz var. Topluluğun hikayeleri bu süreçte bizlerin en büyük motivasyon kaynağı.

İşte tam da bu sebeple biayda.com’da devam etmekte olan imece fonu kampanyası bizler için çok değerli. Zumbara’nın devam etmesi için taşın altına elini koyan insanların olduğunu görmek çok anlamlı. İmece fonunda ihtiyaç duyduğumuz miktar toplanırken bunun imece bir şekilde olması bizler önemli olan. Her birimizin az da olsa katkıda bulunduğu, her birimizin desteği ile ayağa kalkan bir yapı Zumbara topluluğunun özlemini duyduğu. Zumbara dünyasında bulunan 26.000 kişi sadece 10’ar TL verdiğinde 260.000 TL’ye ulaşıyoruz. Büyük bir gücüz ve biz bize yeteriz eğer gerçekten inanır ve görebilirsek.

1 haftada 42 kişiden topladığımız 5860 TL ile hedefimizin %64’üne ulaştık. Tamamlayacağımıza güvenerek zumbara.com’u geliştirecek ekip ile haftaya Çarşamba kodlamaya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Alternatiflerimizi hep birlikte yaratabiliriz. Bugün bize destek olmanıza ihtiyacımız var. zumbara.com’a can verme kutlaması etkinliğinde bize katılın ve hedeflerimizi gerçekleştirmenin keyfine ortak olun.

 

İmece Fonu ile zumbara.com’u Ayağa Kaldıralım. Hep Birlikte…

aysegulguzel |
13 Kasım 2013 |

Zumbara olarak biayda platformu aracılığı ile toplulukla en son 28 Mayıs tarihinde buluşmuştuk ve bu tarihin hayatlarımızda yarattığı her şeyi durduran etkisi sebebi ile ilk başlattığımız kitlesel finansman kampanyasını durdurma kararı almıştık. Vardır her şeyde bir hayır dedik ve devam ettik yola ve şimdi tekrardan karşınızdayız. Bu sefer sizlere her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Zumbara’yı biliyorsunuz, Türkiye’nin ilk alternatif ekonomi deneyi. 36 ülkede uygulanan diğer zaman bankalarından temel farkı ise zaman bankası sistemi ile sosyal ağı birleştiriyor olması. Zumbara’nın getirdiği bu fark, dünyanın en büyük ve en hızlı büyüyen zaman bankası topluluğuna dönüşmesine sebep olmuş durumda. Yani yarattığımız zumbara.com işe yarıyor, bizi bize yakınlaştırıyor…İnişli çıkışlı süreçleri de beraberinde getirerek. Zumbara ilk önce Hindistan ardından da iki kez Türkiye’de programlandı, her birinde sil baştan olacak şekilde. Bu süreçte kişisel kaynaklar, gönüllüler ve yatırımcılar destek oldu. 2012 sonunda yatırımcılar ile vizyonda anlaşamadığımız için ayrılmamızdan sonra Zumbara programlama ekibi geliştirmeye destek veremez hale geldi ve programlama durdu.

Son bir kaç aydır zumbara.com’da bir çok teknik hata (bug) var. Sizlerden bu hatalar ile ilgili email aldığımızda size ‘biliyoruz ancak şu an elimizden bir şey gelmiyor, ne zaman düzelir emin olamıyoruz’ cevabı veriyorduk. İşte şimdi bu hataların ve aciliyetli fonksiyonların geliştirilmesi için bize destek olmak isteyen bir ekibimiz var. Onları minimumda da olsa finansal bir şekilde desteklemek için de sizlerin desteğinize ihtiyacımız var. Aşağıda bağlantılarda gördüğünüz bug ve fonksiyonların geliştirmelerinin yapılması için 66 güne ve 8100 TL’ye htiyaç var.

Sizden gelen kaynak öncelikle bu programlama kalemlerine aktarıldıktan sonra bir müddet daha kitlesel finansman kampanyası serilerine devam ederek Zumbara’yı açık kaynak kodlu hale getirmeyi planlıyoruz. Böylelikle Zumbara’yı isteyen istediği gibi kullanıp, istediği gibi geliştirebiliyor olacak.

Şu sıralar bir yandan programlama konusunda alternatif bir sürece hazırlanırken bir yandan da finansal sürdürülebilirlik için alternatifler yaratmak üzerine yeni heyecanlar yaşamaktayız. Zumbara’da artık 26.000 kişi farklı bir değer sistemini deneyimlemeye başladık bile. İşte bu alternatif ekonomi deneyini büyütmek ve hep birlikte alternatiflerimizi yaratmak için desteğe ihtiyacımız var.

Öncelikle ihtiyacımız olan finansal destek. Şu an finansal kaynağım yok diyorsan canın sağ olsun. Zumbara teknik ekibine Zumbara coders email grubundan katılarak geliştirme sürecine destek olabilirsin. Veya Zumbara alternatif ekonomi email grubuna katılarak genel sürece dahil olabilirsin.

Buraya tıklayarak Zumbara’nın kampanyasını inceleyebilir, dilediğin miktarda destek olabilir ve karşılığında Zumbara topluluğu ile birlikte hazırladığımız özel ödüllere sahip olabilirsin. Kitlesel finansman kampanyamız için hazırladığımız videomuza ise şuradan ulaşabilirsin.

Yaşamak istediğimiz hayatı yaratabilecek olanlar bizleriz… Bunu hep birlikte yaratmak dileği ile.

Sevgiyle ve aşk’la,

Zumbara Ekibi

Not: Zumbara’nın kitlesel finansman projesi 13.12.2013 tarihinde sonlanacaktır.

Bisikletle Kutsal Yolculuk: Bir Sunma ve Kabul Etme Seyahati

yelizyilmaz |
31 Ekim 2013 |

Bin Paise Cycle Yatra, Chale, Chalo! Chalo! Cyclewalleh zindabad! – Bedava Bisiklet Yolculuğu. Haydi Gidelim! Haydi, Haydi! Yaşasın Bisiklete Binenler!

Shilpa Jain <shilpa@swaraj.org>

* Bu yazı Zumbara aracılığıyla, saat karşılığında Deniz Altuntaş tarafından çevirilmiştir. Makale Shikshantar’ın ‘Reclaiming the Gift Culture‘ kitabında yer almaktadır. Deniz’e desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

Son birkaç yıldır, Swapathgami’deki arkadaşlarımız “bildiklerinden vazgeçme” üzerine iddialı bir maceraya ev sahipliği yaptılar: bir hafta süreyle bisikletle seyahat. İddia neydi? Kimse yanına kuruş dahi almadı – bir lira bile- ve tabii ki yiyecek, cep telefonu, Ipod veya alopatik ilaçlar da… Bisikletle kutsal yolculuk, hem içe hem dışa dönük ruhani bir seyahattir. Bile bile girişilen, para korkusunu yenmenin ve kendimizi armağan ekonomisine yeniden yakınlaştırmanın bir deneyimi. Dayandığı güç ise; bize sevgi ve şefkat göstermenin yanısıra, yiyecek ve barınak da sunan insanların, doğanın ve evrenin iyilik ve cömertlikleridir. Çoktan görünmez kılınan armağanlarımızı tekrar keşfetme ve değerini bilme üzerine bir gezi.

Kutsal yolculuklara çıkmış herkes için aşılması gereken ilk psikolojik engel; evi, para almadan terkediyor olmaktır. Biz şehir insanları, bu kadar savunmasız olmaya alışkın değiliz. Bu öğrenilmiş savunmasızlık hissi, armağan ekonomisine ulaşmakta anahtar görevi görüyor. Ve sonra, diğer “güvenli alanlar” (hazır yemek, teknoloji ve ilaçlar) aşıldıkça, kutsal benliğimiz daha çok açığa çıkıyor. Kutsal yolculuk sırasında, günlük ihtiyaçlarımızı marketten alarak gideremeyiz. Bu yüzden insanlarla para veya statü farklılıkları söz konusu olmaksızın iyi iletişim kurmanın yollarını bulmalıyız. Yani, reddedilme ihtimali de var. Çoğumuz için aşılması kolay bir mesafe değil ama bunu defalarca deneyimlemiş biri olarak, biliyorum ki Kutsal Yolculuk yalnızca olası değil, aynı zamanda özgürleştiricidir.

3 Hafta süren 3 ruhani yolculuğa katıldım. (İkisi Mewar/Rajasthan’da, biri Chandiragh/Punjabi’de) Bu, her şeyden önce bir sunma ve kabul etme yolculuğudur. Ancak kendinizi cömertçe ve karşılıksız sunarsanız ve diğerlerinin armağanlarını kabul edecek kadar alçak gönüllüyseniz işe yarar.

İlk seyahatimden kısa bir öykü: Sekiz kişiydik. Birçok kişi o zamana dek ayrılmak zorunda kalmıştı, ya hastalanmışlardı ya da aileleri dönmelerini istemişti. Biz, “hedef”imize varmıştık (Udaipur’a geri dönmeye başlayacağımız, döngünün diğer ucundaki nokta): Jaisamand Gölü. Çok güzeldi. Birçoğumuz yüzmek için göle girdi. Güneş yakıcıydı. O yüzden biraz bekleyip, hava biraz serinleyince de geceyi bir köyde geçirmek üzere yola çıkmayı planladık.

Beklerken, bizi ve bisikletlerimizi merak eden satıcılarla sohbete daldık. Kısa bir zaman geçti ve bir de baktık ki bir duvarı boyuyoruz, chaat yapmak için sebze doğruyoruz, uğrayacagımız köylerde sunmak için hazırladığımız kısa oyunlar ve jonglör gösterileri yapıyoruz. Bunların karşılığında kabul ettiklerimiz ise; çay, meyveler ve hatta develere binmek.

Sonra, yerlileri ve yabancı turistleri göle götüren tekneciler, geceyi onların adasında geçirir miyiz diye sordular. Aileleri bu adada 400 yıldan fazladır yaşamıştı ve aileden 65 kişi halen orada yaşıyordu. Bisikletlerimizi gece boyunca koyabileceğimiz uygun bir yer bulmamıza yardım ettiler ve biz de onlara, adalarındaki evlerine doğru, gün batımında eşlik ettik. İkişer ikişer evlere dağıldık. Sohbet ettik. Birlikte yemek hazırladık ve yedik. Gece, bütün çocuklar etrafımızda toplandı; çadırımızı ve müzik enstrumanlarımızı onlarla paylaştık. Oyunlar oynadık. O gece, Asya’daki en büyük yapay gölde yüzen bir adadan bakarken, yıldızlar büyüleyiciydi. Sabah erkenden uyandık, inek ve bufalo ahırlarının temizliğine yardım ettik. Taneleri dökülsün diye mısırları dövdük ve onları torbalara doldurmaya yardımcı olduk. Bazı dostlarımız makrome konusunda bilgi alışverişi yaptı. Biraz daha oyun oynadık. Daha sonra tekneciler, bizi bisikletlerimizin sapasağlam beklediği kıyıya geri götürdüler. Uzaklaşırken, hepimiz deneyimlediklerimizin cömertliği ve güzelliğiyle kendimizden geçmiştik. Sihir gibiydi.

Yani, para ve unvanlar olmadan yaşamanın nasıl bir şey olduğunu deneyimlemek isteyenleriniz için, bisikletle kutsal yolculuk, çarpıcı ve cesur bir girişim. Bu yolculuğun bir başka güzelliği, diğer programlardan farklı olarak, organize etmenin masrafsız olması (Bisikletler ve temel tamir aletleri hariç, onlar da ödünç alınıp geri iade edilebilir). Ama getirisi gerçekten paha biçilemez. Ne de olsa, “hazır”dan ibaret dünyamıza en iyi çare, insanlığa ve doğaya olan güvenimizin tazelenmesidir! Buradan ilk ve ikinci bisiklet yolculuklarımızın bir filmine ve bazı fotoğraflara ulaşabilirsiniz.

Bisikletle kutsal yolculuğun, insanlığa inancımızı tazelemenin en güzel yollarından biri olduğunu düşünüyorum.Deneyimlerimden, armağan ekonomisini sağlıklı bir şekilde tekrar özümsemek için birkaç temel prensip/uygulama öğrendim:

−Yabancılarla konuşun

Bisikletle kutsal yolculuk risk almayla ve gerçek benliğinizi ortaya koymakla başlar. Öğrenilmiş utangaçlığımızı, korkularımızı ve hatta egomuzu yenmeyi içerir. Bazen, kendimizi biraz daha zorlayıp, özelimizi de daha çok paylaşmamız demektir. Köylüler bu süreçte, bize sık sık “şahsi” sorular sorarak yardımcı oldular. Bu, aynı zamanda koşullanmış olduğumuz; “cahil”, “geri kafalı”, “fakir” gibi etiketleri bir kenara bırakmamızı; basmakalıp algılardan kurtulup, insanları birey olarak ve sundukları dostluklarıyla görebilmemizi gerektirdi.Biz, zamanla armağanlarımızın ve “diğerlerinin” değerini bilmeyi öğrendikçe, onlar “diğerleri” olmaktan çıktı.

-Sınırlarınızı tekrar değerlendirin

Yolculuğumuz sırasında, kısa zamanda sınırların, kuralların ve normların sonsuza dek değişmez olmadığını anladık. Ne de olsa insan elinden çıkmışlardı ve biz veya başkaları tarafından tekrar konuşulup değiştirilebilirlerdi. Yol esnasında “özel mülkiyet”, “hijyen”, grup hiyerarşisi, din, cinsiyet rolleri gibi geleneksel kavramlarımızı tekrar değerlendirebileceğimiz birçok durum deneyimledik. Bu “sınırları aşma” tecrübesi, birlikte öğrenmenin birçok fırsatını doğurdu. Birçok şey -otellerde, yerel resmi kurumlarda veya hostellerde kalmak yerine insanların evlerinde ya da doğada konaklamayı seçtiğimiz için- kendiliğinden ve çok doğal akışında gerçekleşti.

-Bir “Dürüst Emek Günü” gerçekleştirmeye çalışın

Biz, en başından itibaren yemeğimiz için çalışacağımız ve şehirleşmiş yerlere gidip de parazit misali (hep alan, alan, alan) bir ilişkiye devam etmeyecegimiz konusunda nettik. İlk olarak; yiyecek, hava, su vs. gibi tüketimleriniz için ne kadar emek vermeniz gerektiğine yalnızca siz karar verebilirsiniz.
Bunu size söyleyecek hiç kimse yok. Herkes kendisi için çalışmak zorundaydı ve grup halinde yolculuk ettiğimiz için de bunun nasıl olacağını hep birlikte çözdük. İkinci olarak; hiçbir emek “çok küçük” veya “çok büyük” değildir. Kim, her ne iş yaparsa yapsın -ağır tezek kutularını tarlaya taşımak veya sonsuz görünen saman balyalarını kamyonlara yüklemek veya biber toplamak veya evi süpürmek veya toprak ocakta gözlemeler yapmak veya bulaşık yıkamak- hepsini içtenlikle kabul ettik. Her çalıştığımız an; ellerimiz, kalplerimiz, zihinlerimiz ve ruhlarımız arasındaki bağları iyileştirmenin bir fırsatıydı. Son olarak; iş, beklenti olmadan ortaya çıkmalı. Bazen çalışırdım ve o aile bana içecek veya yiyecek sun(a)mayabilirdi. Yine de evrenin bana ihtiyacım olanı sunacağına inanarak gülümser, bu fırsat için onlara teşekkür eder ve işime devam ederdim.

-En yavaşınız kadar hızlı gidin

Bu söz, arkadaşlarımız Zapatistalar’dan alıntıdır. Yolculuk, bireysel olduğu kadar birliktedir de. Bir yarış ya da herhangi bir çekişme değildir. Yolculuk ettikçe, yolcuların hem kendi ihtiyaçlarına hem gruptaki diğerlerinin ihtiyaçlarına dair farkındalığı yavaş yavaş yükselir. Kendi kendine, yolcuları bir arada tutan bir güven çemberi oluştu. Önde gidenler yavaşlayıp, herkesin görünür mesafede olduğuna emin oldu; yol ayrimlarinda durup kimsenin geride kalmadığını garantiye aldı. Patlak lastik ve bisiklet tamiri için malzemesi olanlar, ihtiyacı olan herkese yardımcı olabilmek için en arkalara kadar geldiler. Yorulduğumuzda birbirimize masaj yaptık. Yemeğimiz azaldığında elimizdekini paylaştık. Birbirimize, hislerimizi ve kavrayışlarımızı paylaşmak için zaman ve mekan tanıdık. Yol boyunca; iletişim, anlaşmazlıkları dönüştürme ve birbirimizi dinleme adına birçok şey öğrendik.