Dünyadaki Paylaşım Hareketi kategorisindeki yazılar

Armağan Verme ve Kamusal Alan

yelizyilmaz |
18 Ağustos 2014 |

Maralena Murphy ve Jenny Leis <jennyleis@riseup.net>

* Bu yazı Zumbara aracılığıyla, saat karşılığında Emre Çakman tarafından çevirilmiştir. Makale Shikshantar’ın ‘Reclaiming the Gift Culture‘ kitabında yer almaktadır. Emre’ye desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

Bu yayındaki diğer eserler, eksiksiz ve anlaşılır bir biçimde, armağan ekonomisinin, dönüşüme uğrayan insan ilişkileri ekosisteminin ortaya çıkışıyla olan ilişkisinden bahsetmektedir. Bu makalede ise, birlikte çalışmak için fiziksel bağlarla bağlanmış biyolojik varlıklar olduğumuz, biriktirmek ve gözetmekten ziyade, vermekle daha büyük tatminler yaşadığımız önermesini kuvvetlendirmek istedik.O halde, sorumuz şu: Bu kamusal, esaslı, yaygınlaşabilir ve etkili bir yolla nasıl yapılır?

Portland, Oregon’daki ‘Şehir Onarım Projesi’ (The City Repair Project) serbest bölgeler oluşturarak ve kamusal alanda karşılıklı değiş tokuş imkanları sağlayarak armağan kültürünü evrensel anlamda yaşanır ve ulaşılır kılıyor. Şehir Onarımı çalışmasının özünde; karşıt durumunun kısa bir tarifiyle daha rahat anlaşılır hale gelecek olan, Alan Oluşturma (Placemaking) fikri yatıyor. Bizler Amerika Birleşik Devletleri’nde, egemenlik ilkeleri, isimsizlik ve kapitalist toplumun tarafsız değişim özellikleriyle demlenmiş hayatlar yaşıyoruz. Ailelerimizin inşa etmediği (ve muhtemelen hiçbir zaman sahibi olamayacağı) evlerde doğduk. Türdeş tasarımların sonucu olan coğrafyalara tanık olduk ve sınır içinde sınırlara hapsolmuş hayatlarımızla, doğal dünyanın saf çeşitliliğinden koptuk. Bize, dünyaya ‘YAŞIYORUZ; ŞİMDİ VE BURADA’ diye haykırırarak kök salmak için fırsat tanınmadı.

Placemaking (Alan Oluşturma), kent sakinlerinin aktif katılımcı olduğu, ikamet ettikleri; hayatlarının manzarasını oluşturan yerlerle ilişki kurdukları, kişilerin bu yerlere kamusal yönetim ve toplumsal yapıyla ilişki içinde olduğu hissiyle şekil verdiği çok katmanlı bir yöntemdir. Bu, çoğunlukla kamusal alanın ıslahıyla olur: sokak köşelerindeki yükseltilerin oturulabilir, dinlenip sohbet edilebilir yerler haline getirilmesi, kaldırımlarda komşuların yerel etkinlikler, ihtiyaçlar ve kaynaklar hakkında ilanlar paylaşabileceği kulübeler yapılması, kaldırımlara halkın kullanmadığı eşyalarını bırakabildiği ve ihtiyacı olanların bunlara ücretsiz sahip olabileceğini bildiği ‘ücretsiz kutular’ koyulması, gelip geçenlere buranın bir “Mekan: İçinde yaşanılan, sakinleri tarafından bilinen ve sevilen bir yer” olduğunu gösteren sokak boyamaları gibi projeler.

Bu projeler, her defasında, kendi muhitinde neler olmasını istediklerini tartışmak için bir araya gelen yerel topluluklar tarafından üstlenilir – kamusal alanda neler eksik ve bu topluluk, şu an yaşadığı yerde birlikte çalışarak, nasıl kendi cennet bahçesini yaratır? Böylece, Şehir Onarımcısı’nın işi, katılımcılarının hediyeler vermesini gerektirir –zaman, kaynak, enerji, mesuliyet ve hizmetten oluşan hediyeler. Verilen bu hediyeler sayesinde şehrin sosyal ve fiziksel onarımı tamamlanmış olur. Şehir sakinleri büyük oranda, para alışverişi ve bürokrasiden ibaret soyutlamalar yerine, tanıdık insanlar ve mekanlarla, yaşamak ve soluk almanın alışverişi üzerine ekosistemler geliştirmeyi öğrenir.

Buradaki önemli nokta, bu komşuluk projeleri armağan ekonomisinin deneyimlerini sunarken, projenin yaratımında yer almayanların durumu. Siz okuyucunun talihsizliği, Şehir Onarımcısı’nın işiyle edebi bir alanda karşılaşma yaşıyor oluşunuz. Onarılmış alanlardan geçen insanların deneyimlerini anlamanız için size gereken şey, betimlemeler: güzel bir tablo, topraktan yapılmış bir bank, ilan tahtasından bir mozaik. Trafiği yavaşlatan, yaşam detayı ve güzelliği yaratan, hiçbir mühendislik firmasıyla uyuşmayan bu projeler, insanların yardım edemediği ama durup ‘Bu ne?’ dediği baskın, şekilsiz ve kişiliksiz ‘kamusal’ fikrine alternatif, fiziksel bir boşluk sunmaktadır.

Bu ilgi ve merak kıvılcımı, bizim masum şehir sakinimizi hediye endüstrisine çekmek için bir kancadır: aniden, bir kulübeden bir bebek bakıcısının telefon numarasını alıyorlar ya da kendilerini bir bankta, gerektiğinden fazla kabak yetiştirmiş bir komşunun yanında otururken buluyorlar, kadın poşetler dolusu kabak uzatıyor ya da ‘iletişim istasyonu’nda bir anı defterine çocukluğundan güzel bir anısını yazıyor, oradan geçen, küçük spiralli deftere ulaşacak yüzlerce insandan birinin tanıklık edeceği ve seveceği bir hikaye.

Bu projenin kamusal alandaki varlığı armağanın verilmesini sürdürecektir; eğer biz yeteri kadar cesur olabilirsek…

Bir evrenselleşmiş pazar ekonomisinden bir çok yerel, birleşmiş armağan ekonomisine kadar, apaçık bir türler arası geçiş gerekliliği bağlamında, Şehir Onarımcısı’nın projeleri insanların kendilerinden verebilme yeteneklerini güçlendirecek geri bildirim düğümleri atacaktır. Lezzet vererek ve doku oluşturarak ilişkileri geliştiren tek şey hediyeler değil; aynı zamanda, yapan ve kullanan, verici ve alıcı arasındaki bağlantıdaki anı ve tavırlardır. Bu ilişkilerin içinde var olmak, paylaşılan deneyimler ve kollektif hareketle oluşturulan güven ve anlayışla, kendimizden daha ve daha fazla verebilmemize olanak sağlanacaktır.Saygın paylaşım kültürünü kuran, hareketlenmeleri ateşleyen ve dünyaları yeniden kuran şey, bu ilişkiler, insanlar arasındaki bu güvendir.

Paylaşım Ekonomisi – Sharing Economy

aysegulguzel |
09 Nisan 2014 |

Zumbaralı Ahmet Alper’in kendi blogunda yayımlanan Paylaşım Ekonomisi ile ilgili yazısını Zumbara blogda da yayınlıyoruz. Sizlerin de blogda yayınlamamızı istediğiniz yazılarınız varsa, bize yollayabilirsiniz.

Efendim Merhabalar,

Günümüzün internet aleminde popüler olan paylaşım siteleri çoğalmakta. Benim de severek kullandığım ve desteklediğim bir sistem. İsraf, üretim ve tüketimin azaltılması tükenmekte olan doğal kaynakları da rahatlatacaktır. Tabi para kullanımından önce trampa yöntemi yani takas sistemi vardı. Bir malı başka bir malla değiştiriliyordu veya kullanmadığımız bir malı ihtiyaç duyulan bir malla takas ediliyordu. Günümüzde paylaşım ekonomisinin tekrardan popüler olmasının sebebini ise bencilliğimizden kaynaklandığını düşünüyorum. Bencilliğimiz de israf yapmamızı oluşturuyordu. Zaten kapitalist düzen ihtiyaçlarımızın ötesinde üretim ve tüketimi bizlere sunmakta. Bizse finansal krizlerde tasarruf olarak ilk olarak yaptığımız şey israfları azaltmaktır. İşte paylaşım ekonomisi de kriz döneminde doğan bir olgu.

Sharing Economy yani Paylaşım Ekonomisi takas sisteminden biraz farklı. Bu farklılık takas sisteminde alıcı ve satıcıların olduğu bir olayken paylaşım ekonomisinde alıcı veya satıcının olması gerekmiyor. Paylaşım Ekonomisinde ise paylaşım yapılacak her şey olabilecek düzeyde ve illa mal olması gerekmiyor. Zamanınızı bir başkası ile paylaşabilirsiniz. 

Paylaşım Ekonomisinin felsefesi ise kullanmadığınız bir şeyi, karşılık beklemeden veya bekleyerek bir başkasının ihtiyacına sunmaktır. Karşılık beklemeden veya bekleyerek ifadesini ise şöyle açıklamalıyım. Evinizde olan bir tornavidanın başkasının ihtiyacını giderirken bir karşılık beklemeyiz; fakat daha değerli bir üründe karşılık bekleyebiliriz. Örneklerle devam edelim.

İlk olarak ekonomik büyüklüğü olan Airbnb‘den bahsetmeliyim. Evlerini veya bir odayı belli bir ücret karşılığında paylaşıma açıyorlar. En basitinden fiyat olarak otele göre daha uygun olan bir evi seçecek kişiler vardır. 2008′de kurulan sitenin 2012 verilerine baktığımda 8.5 milyon kişi, 192 ülkede 33 bin şehirde yarım milyon kayıtlı evde veya şato,ağaç ev,kulübe vb. yerde konaklamış. Airbnb otelcilik sektörünü bitirir mi bilmem; ama Paris şehrinin ekonomisine doğrudan ve dolaylı olarak €185 milyon katkı sağlamış. Burada AirBnb videosunu izleyebilirsiniz.

Airbnb’den önce Couchsurfing vardı.

Couchsurfing‘te ise evinizden ziyade yaşamınızı paylaşıma açıyorsunuz ve etkileşim içerisindesiniz. Couchsurfing’in asıl konsepti evinizdeki bir kanepeyi yabancı birinin ücretsizce konaklamasını sağlıyorsunuz. Temel amacı para kazanmak değil, yeni dostluklar ve kültürlerle tanışmak. 2004 yılından beri var ve ben de üyeyim. Yine rakamlardan gidecek olursak, 100 bin şehirde 6 milyon kanepelerini açacak kişi bulunuyor. 2012 yılında ise 10 milyon kişi konaklamış. İrili ufaklı 170 bin kadar da etkinlik yapmış durumda. İnsanlar arasında köprüler kuran bir sistem.


Şimdi ki örneğim ise Türkiye’den. Zumbara para yerine zamanın kullanıldığı, yetenek ve tecrübelerin paylaşıldığı bir topluluk. Burada mesela gitar çalmayı biliyorsunuz ve bir saat gitar öğretebilirim diye ilan veriyorsunuz. Bu işlem bittikten sonra sizin sistemden bir saat alacağınız oluşuyor. Bir başkasıyla yarım saat balık tutmayı tercih edebilir ve geri kalan zamanda da başkasından nasıl model uçak yapılacağını öğrenebilirsiniz.

Airbnb’nin türk versiyonları da mevcut. HemenKiralık.com veya VillaKeyfiniz.com aynı felsefe ile kurulmuş siteler.

Konut paylaşımdan çıkıp araç paylaşımına geçelim.
Çoğu ülke ve bizim ülkemizde de olduğu gibi trafik oluşmasının sebebi bir arabada tek kişinin yolculuk etmesi olarak gösteriliyor. Kriz oluşunca arabalar satıldı. Toplu ulaşım araçlarına yönenildi; fakat bir noktadan sonra bir arabada boş giden koltukların da paylaşıma açılmasına başlanıldı. Bunun ilk örneği olarak. Sabahları işe veya okula giderken bir başkasının araç masraflarına da ortak olarak kullanıma açıldı. Bu noktadan sonraki aşama ise hafta sonu veya geceleri boş duran aracınızın gelir getirmesi amaçlandı. Bu siteler de bir hayli fazla GetaroundRelayRidesdriveYoyo,UcuzaGidelimOrtakAraba … Araçları bir haftalık, günlük kiralayabileceğiniz gibi saatlik de kiralayabiliyorsunuz.
Freecycle, elinde kullanmadığı eşyalar olanlar ile o eşyalara ihtiyaç duyanları, e-posta aracılığı ile ve tamamen ücretsiz olarak birleştirmeye ve geri dönüşümü arttırmaya çalışan, uluslararası bir projedir. Tüm üyeler eşyalarını burada sunabilir veya aradıkları eşya için istekte bulunabilirler. Temel kural, burada sunulan veya aranan her eşyanın ücretsiz olmasıdır.
Benim de kendi üniversitemde oluşturmuş olduğum facebook grubunda ücretsiz olarak eşyaların dönüşümü gerçekleşmekte. Hatta ben bu gruptan kendime ders kitabı, evimi temizlemek için vileda, bilgisayarım için yazılımlar edindim.
Bu sistemin başka bir örnekleri ise EşyaKütüphanesi,GiysiTakasıhttp://www.verrr.com/http://neighborgoods.net,Bayanların daha çok kullandığı Poshmark‘ta ise gardolabınızda yer alan kullanmadığınız kıyafetleri satışa sunabiliyorsunuz. Kullanmadığınız kıyafetlerin dönüşüme açarak bu sayede hem gelir hem de yeni kıyafetler için bir fon oluşturabiliyorsunuz.Fon demişken fon.com‘dan bahsetmeliyim. Günümüzün internet dünyasında wifi ağlarını şifresiz olarak kullanıma açan vefakar kişileri bulmak zor; fakat fon.com‘da dünya üzerinde şifresiz olarak interneti paylaşan 12 milyon kişi var.

Son olarak da, spesifik olarak paylaşım ekonomisi ile ilgilenen bloglardan bahsetmeliyim. ortakkullanimhareketishareablethesharingsolution

Rachel Botsman, Roo Rogers ile birlikte 2010 yılında What’s Mine is Yours kitabını yazdı. Türkçesi Benim olan Senindir. Bu kitabın hepsini okumadım; fakat paylaşım ekonomisinin nedenlerini sonuçlarını ve örnekleriyle birlikte çözümlerini bulabileceksiniz.

$26 milyarlık bir sektör haline gelen paylaşım ekonomisi bize yeni fırsatlar ve kolaylıklar sunmakta. İnanıyorum ki ilerleyen günlerde hiç tahmin etmediğimiz yeniliklerle de karşımızda olacaktır. Bu sektör her gün daha da gelişecektir.

Kısaca özetlemek gerekirse paylaşım ekonomisi mal takasını sağlamaz, insanlar arasında bir köprü kurar. Kapitalizme düşman, doğaya karşı dosttur.

Paylaşım Ekonomisinin en son özetini ise Aslı Tosuner‘in blogundaki yerden alıntı yaparak bitiriyorum.

“Paylaşım ekonomisi sadece mala ve hizmete ulaşmayı sağlamaz, aynı zamanda insanlar arası hatta kimi zaman kültürler arası diyaloğu arttırarak geçici veya kalıcı ilişkiler kurulmasına destek verir. Hem bireyden hem topluluktan destek alarak ikisinin arasında sağlıklı bir alışveriş olmasına yardımcı olur. İnsanlar arasında, topluluk aracılığıyla dürüstlüğü arttıran sistemlere sahiptir. İnsanların ufak bile olsa her tür becerisi değer kazanır. Çöpe atılabilecek çok sayıda eşya yeni sahipler bulur. Kiralama ve takas sayesinde insanlar tasarruf yapar, hatta kendilerininki kiralatarak para bile kazanabilirler. Doğaya saygılıdır. Dünyamızın daha yaşanır bir yer olması için paylaşmayı öğrenmek zorundayız. Yaşam tarzımızı değiştirip var olanı paylaşmaya başlarsak, dünyadaki diğer canlılara da az zarar vermeye başlarız…”

Bu yazıyı yazdıktan sonra ulaşmış olduğum buradaki videoyu izlemenizi kesinlikle öneririm. Charles Eisenstein, Kutsal Ekonomi kitabının yazarı.
Ahmet Alper @ http://www.zumbara.com/profil/24835

 

Neden bedava bir lokanta açtın ki?

yelizyilmaz |
15 Ocak 2014 |

Ankur Shah <mangolandia@gmail.com>

* Bu yazı Zumbara aracılığıyla, saat karşılığında İlknur Urkun tarafından çevirilmiştir. Makale Shikshantar’ın ‘Reclaiming the Gift Culture‘ kitabında yer almaktadır. İlknur’a desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

armağan ekonomisi konularına ilgim, yerli halkların potlaç kavramları arasındaki farklar ile gita’nın “çıkarsız eylem yogası”nı incelerken doğdu. beni daha derinlerine iten ise karşılık beklemeden verme, yani gerçekleştirilen eylemlerden bir “meyve” beklemeden hareket etme kavramı oldu.

ilk araştırmalarım beni fransız antropolog marcel mauss’un “armağan” isimli kitabına ulaştırdı. bu makale marcel’in sözde ilkel toplumlardaki armağan ekonomisi incelemelerini sunuyordu. kitap yayınlandığında (1923), sanırım özellikle armağanın bizim kültürümüzdeki rolü ile “ilkel” toplumlardaki rolü arasındaki benzerlikler nedeniyle, oldukça ses getirmişti. misafirliğe gittiğimizde bir şişe şarap götürmemiz gibi.

tabii ki kitabın vardığı sonuç, bu toplumlarda armağanın sahip olduğu yerin, bizim yaratmaya çalıştığımız toplumdaki yeri ile aynı olmadığı, orada armağanın güçle, saygıyla, otoriteyle ve statüyle derin bir ilişki içinde olduğuydu. çıkarsız eylem, merhamet veya evrensel bolluk inancı ile pek ilgisi yoktu. orta sınıftan birinin evine giderken bir şişe (tabii ki fazla ucuz olmayan) şarap götürmenizin nedeni armağan verme eyleminin ya da bu şarabın sizi heyecanlandırması değil, daha önce evinize gelen birinin size bir şişe şarap getirmiş olması, yani bunun doğru ve uygun bir davranış olmasıdır. statü olarak armağan kavramı budur: ya statüyü korumak ya da potlaç kültüründeki gibi statü kazanmak için kullanılır.

yerli halkların düzenlediği potlaçların dayandığı ilkenin kim kendini iflas ettirirse o kişinin kazandığı olduğunu vurgulamak gerekir, ki bu ilke çok da etkileyicidir. yani, bugünlerde olduğu gibi paranın ve gücün bir paket halinde sunulması yerine, yerli halklar bunları birbiriyle değiş tokuş edilecek metalar olarak görür.

gerçekten olağanüstü. ama benim anladığım kadarıyla bu pek de kropotkin’lik bir durum değil.

dolayısıyla, bir şekilde brezilyalı çözüm konseptine ulaştığımda (ki aslında asla hiç gitmediğim bir ülkede bir vejetaryen lokantası işletme fikrini rüyamda görmüştüm) tek istediğim bunun farklı, güzel ve geleceğe ait bir şey olmasıydı. fikirlerimi beyaz bir kağıda yazdım ve benzer fikirleri olan, gelip yardım etmek isteyen ya da kendi hikâyelerini paylaşmak isteyen olup olmadığını görmek için mumbai’de 2004 dünya sosyal forumu’nda sundum. orada kimse çıkmadı. ama bence bu konularla ilgileniyorsanız sunumum okumaya değer. oldukça kısa bir sunum ve proje hakkındaki güncellemelerle birlikte internet üzerinden erişilebiliyor.

lokanta sonuçta o bigode adı ile anılır oldu. konsepti yiyeceklerin sevgiyle ve ücretsiz sunulduğu ve insanların istedikleri kadar ödeme yapabilecekleri bir ‘armağan ekonomisi’ lokantası olarak tanıttık gelen yerli köylülere ve balıkçılara.

her öğünde karışık bir tabak (thali[1]ye benzeyen prato feito’[2]), ayrıca sebzeli burgerler (yumurta ve peynir tercihe bağlı) ve empanadas (samosas[3] gibi ama fırında) sunuyorduk. yanında meyve suyu ve tabii ki bira oluyordu.

brezilya.

yerel kültüre yabancı kalmamak için empanada’lara bir fiyat koyduk. insanların anlayacakları bir şey olan empanada ile başlayıp bu sayede mekâna ve sohbete dâhil olduktan sonra zamanla ücretsiz yeme konusunda kendilerini rahat hissedeceklerini düşündük. “insanların ayağına gitme” kavramı. bir de bira ücretliydi. ahlaki deneylerle alkolün birlikte sunulabileceğine inanmıyordum, hâlâ da inanmıyorum.

lokanta her gün açıktı. her gün diye başladık ama hafta içi fazla gelen giden olmayınca kısa bir süre sonra sadece hafta sonlarına geçtik. kasadan para alıp pazardan alışveriş yapıyordum ve önceki günden ne kaldıysa onu kullanıyordum. başlangıçta ortaya para koyduk—fazla değil—ve para bitene kadar deneyelim, sonra bir toplantı yaparız (üç dört kişiydik) dedim kendime. ancak para hiç bitmedi. lokanta beş ay boyunca açık kaldı, herkes para ödedi, herkes benim normalde isteyeceğimden -ücretlendireceğimden çok daha fazla para ödedi. herkes yemekleri çok beğendi ve bir kez gelen herkes tekrar geldi. adaya sadece hafta sonu için gelmiş olanlar bile. çok güzeldi.

ama bu durum benim için bir başarısızlıktı. ben kısa süre içinde arkadaş olduğumuz köylülere sevgi soslu gurme vejetaryen yemekler sunmayı, onların kendilerini rahat hissedip gelmelerini ve bir tabak yemek yiyip bir gülümsemeden başka bir şey bırakmadan ayrılmalarını istiyordum. benim hedefim buydu. sadece iyi vakit geçirmek ve iyi vakit geçiren insanlarla bir arada olmak. çok eğlenmemizin yanında herkes mutlaka para ödedi ve ödeyemeyeceğini düşünen kimse gelmedi. tabii biliyorsunuz bu engellerin çoğu kültürel. başlangıçta portekizce’miz pek iyi değildi ve bırakın “post-kapitalist” lokantayı, vejetaryen lokantası fikrini bile açıklamakta zorlandık.

bu adlandırma kendimiz için kullandığımız diğer bir isimdi ve hâlâ hoşuma gidiyor. dolayısıyla 2005 yılı mart ayında bigode’den ayrıldıktan bir yıl sonra ahmedabad’a geldiğimde ve manav sadhna ve seva cafe’yle karşılaştığımda çok heyecanlandım. seva cafe’nin yeri çok güzel, kalıcı (satın aldılar), inanılmaz, profesyonel bir tasarım ve mükemmel bir konuma sahip.

farklı bir estetik anlayışına sahip olmakla birlikte bizim tasarımımız da harikaydı ve lokantadaki her şey arjantin ve fransa’dan zanaatkâr arkadaşlarımızın ürettiği el yapımı ve el boyaması objelerdi ydı. ama seva cafe benim için yepyeni bir kulvardı. bir çok yönden çok daha profesyonel ve can alıcı güzellikteydi. hem de yıllardır vardı. bizim deneyimizden farklı olarak orada tam zamanlı çalışan ve buradan geçimini sağlayan birkaç kişi vardı. deneyin başarılı olduğunu bile söyleyebiliriz.

ayrıca son derece hindistan’a özgü, hindistan kültüründe hem çok mütevazı hem de çok küstahça olabilen “misafir tanrıdır” ilkesine dayalıydı. biz bu post-kapitalist olma meselesi konusunda ukalalık ediyorduk ama, seva cafe’de yanınıza oturup insanların kalbindeki iyilik ve hizmetten bahsediyor ve nasıl evinizdeymiş gibi davranmanız gerektiği konusunda falan ciddi bir konuşma yapıyorlar. binlerce kültürü harmanlayan bir kültürün parçası olmanın tüm ağırlığı ve güzelliği ile gerçekten son derece hindistan’a özgü.

armağan ekonomisi bakımından, yemeğiniz bitince bağış yapmanız için size bir zarf veriyorlar. yani miktarı size kalmış olmakla beraber bir katkıda bulunmanızın beklendiği doğrudan gösteriliyor. biz de insanlara ne sipariş ettiklerini bilsinler diye yemeğin adisyonunu veriyorduk ve bunu konsepti açıklamak için bir fırsat olarak kullanıyorduk. para vermeleri gerekmiyordu ama vermek istiyorlarsa istedikleri kadar verebilirlerdi. sanırım seva cafe’de daha ciddi bir şekilde bir şey vermeniz isteniyor ama miktarı size bırakılıyor.

bu da felsefi olarak büyük bir farklılık bence. tabii ki bir çok farklı yaklaşım var ve gördüğüm kadarıyla üslup, biçim veya teknikteki küçük farklılıklar armağan ekonomisi deneyimlerinin yarattığı “hissiyat” üzerinde büyük etki sahibi oluyor. örneğin brezilya’daki dünya sosyal forumu’nda (2005) amanda bize armağan ekonomisiyle çalışan bir organik meyve suyu kafeteryaları olduğunu ve tezgâhtaki sepete istediğiniz kadar bırakıp üstünü istediğiniz kadar alabildiğinizi anlattı. dolayısıyla hiç kimse kaç para ödediğinizi bilmiyor (ama sonunda toplamı hesaplamak kolay olurdu, ilginç bir kriptolama tekniği). ödemelerin anonim olması çok güçlü bir etki yaratıyor. hem bigode hem de seva cafe’de her masanın ne kadar ödediği belli ve bu size içten içe değerlendirme ve yargılama (ve istatistiğe vurma) olasılığı sunuyor. istatistiği şimdilik tartışmanın dışında bırakacak olursak bence bu ikisi de armağan ekonomisinin merhamet/önyargısızlık/hizmet amaçlarına ters düşüyor.

amanda’nın gittiği bu meyve suyu kafeteryasının diğer bir yönü de tavsiye edilen fiyatların olmasıydı. tavsiye edilen fiyatlar armağan ekonomisi kavramının bir numaralı sorunu ile başa çıkılmasını sağlıyor: kafa karışıklığı. insanların kafası karışıyor, telaşlanıyorlar ve bocalıyorlar. insanların kafalarını karıştırmak büyüme –burada büyüme’nin ne olduğu anlaşılmayabilir, kalkınma daha doğru olur gibi geldi bana- için gerçekten faydalı olabilir, ama bazı insanların çıkmaza düştüklerini de gördüm.

bu da bir devrim sayılmaz. bence sunulan anonimlik ile tavsiye edilen fiyatın birleşimi oldukça güçlü bir etki yaratıyor. maliyeti karşılamak için ne kadar verilmesi gerektiği belli ama bir bakıma ne kadar verdiğinizle kimse ilgilenmiyor. ama seva cafe ve bizim bigode modelimizde bunun tersinin işlediği söylenebilir. ne kadar ödemeniz gerektiği konusunda bir fikriniz yok ama ne olursa olsun yargılanacağınızı biliyorsunuz.

daha sonra başka bir deneyi daha ziyaret ettim. berkeley’deki karma mutfağı’nı. manav sadhana ile bağlantılı olan charity focus’tan güzel insanların, belki de seva cafe’den ilhamla kurdukları bir yer. lokantada yemeden önce onlarla tanışma ve arkadaş olma zevkini tattım ve bu süreçte deneyimlerimi ve yemek kitabımın kopyalarını paylaşma imkânı buldum. karma mutfağı’na girdiğinizde (o zamanlar bir hint lokantasının içinde cumartesileri çalışıyordu) sizi oturtuyor ve günün menüsünü veriyorlar ve anonim bir kişi sağ olsun, hesabınızın ödenmiş olduğunu söylüyorlar.

bedava değil. bağışla da değil. size kalmış da değil. çok basit bir şekilde ödenmiş. çok basit bir kelime oyunu ve gerçekten de aynı fikri aktarıyor: yemek için para ödemeniz gerekmiyor, size gönülden sunuluyor. ama dilin gücü sayesinde sizin gibi rasgele bir insana sorumluluk yüklüyor. zekice ve güçlü bir teknik, şantaj kadar etkili, bunun egoyu ve olası tepkileri engelleme konusunda çok akıllıca olduğunu düşünmüştüm.

sana armağanı ben vermiyorum, evren veriyor. o yüzden bana hesap sorma, sadece ye.

beklentiler olasılıklar alanından ustaca çıkarılıyor çünkü karma mutfağı size bir şey vermiyor, evren veriyor. anladın mı? çok hoş. ama tabii ki başka birinin yemeğini ödemek isteyip istemediğiniz size kaldığı için biraz ağır da bir yük (bu başlangıçta ima ediliyor ve sonunda açıklanıyor, genellikle herkes verme arzusu ile yanıp tutuşuyor).

bu lokanta deneyimleri arasındaki başlıca somut farklardan biri tabii ki şeflerin tutumu. elbette şefler fevri doğaları ile ünlüdürler, ama gönüllüler, iş sahipleri, deney sahipleri, ücretli ortaklar ve çalışanlar arasındaki fark çok büyük. baskı, ağırlık, maaşlı iş gücü ve ezilme varsa bunun tadı yemeğe mutlaka geçiyor. bu bir irade ve bilinç meselesi ve örgütlenme biçiminden bağımsız olarak da mevcut. ama bence kötü enerjilerin yemeklere geçmesini engelleyecek olan bilinci destekleyecek yapılar geliştirebiliriz ve geliştirmeliyiz. tabii ki bu apayrı bir konu ve armağan ekonomisinden oldukça bağımsız. yani aşçı kadınların şarkı söylediği okul kantinleri olduğu gibi huysuz şeflere sahip armağan ekonomisi lokantaları da var. hiçbir şey kesinlikle olduğu şeyden başka bir şey değildir.

diğer bir ilgili ve umarım son not: esneklik. dilde, ekonomide ve kültürde deney yapma fikri bence esneklikle ilgili. bu yüzden yemek de aynı derecede esnek olmalı. karma mutfağı’nda muhteşem mango lassi’ler[4] yapıyorlar ve isteyenlere vegan olarak sunuyorlardı (sonuçta burası berkeley) ve bigode’de bütün yemeklerimiz vejetaryen veya vegandı. bir sonraki lokantamda kesinlikle her şey vejeteryan, vegan, yağsız, jain-ahimsa[5] ve çiğ seçeneklerle sunulacak.

bunların hepsi benim için ruhani araştırmaların maddi dışavurumları. burada hepimiz olabileceğimizin en iyisiyiz; armağan, yemek ve sevginin keşistiği yer, kim olduğumuzu daha iyi gösterebilmek için hem kendi içimizde hem de dünyada araştırmakta olduğumuz bir diğer alan. anladın mı?

“dil armağan vermeye dayalıdır. bu hipotez, diğer insan etkinlikleri için model olarak besleme eylemi (armağan verme) kavramının kullanılmasına karşı olan tabuyu yıkmakta ve önemli sonuçlar doğurmaktadır.

dil besleme eylemine dayalı ise ve düşünme de en azından kısmen dile dayalı ise, o hâlde düşünme en azından kısmen beslemeye dayalıdır.

ancak düşünme aynı zamanda dilsel olmayan besleme eylemine doğrudan da dayalı olabilir. vücuttaki kimyasal ve hormonal etkileşimleri tarif etmek için sıklıkla kullanılan mesaj gönderme ve verme, daha az kasıtla gerçekleşen bir verme ve alma biçimi olarak görülebilir.

dili sözel düzeye aktarılmış bir armağan verme olarak görürsek ve insanın evrimini sağlayan şeyin dil olduğu fikrini kabul edersek, ileri sıçramaya – “insanlık olarak ileri sıçramamıza” mı desek? sebep olan şeyin sadece dilin soyutlama kapasitesi değil, armağan verme yönü olduğu sonucuna varabiliriz.

bu sonuç bizi insanlığın karşılaştığı şu anki tehlike ve tehditleri aşmak üzere evrilmesinin yolunun armağan verme ve alma olabileceği düşüncesine götürebilir.

gerçekten de besleme eylemini yaratıcı norm olarak ele almaya, değiş tokuşun ise evrimi tersine çeviren ve insan türü ile birlikte gezegendeki diğer türleri de tehdit eden bir çarpıtma olduğunu görmeye başlayabiliriz.”

- genevieve vaughan

http://www.gift-economy.com/theory.html


[1] Hindistan ve Nepal’de bölgesel olarak değişen yemeklerden oluşan tabldot öğün.

[2] Mavi tabak, Brezilya’da mavi yakalı işçilerin öğlen yemekleri için ucuz lokantalarda yaygın olarak servis edilen et, pilav, patates, yumurta, fasulye ve salatadan oluşan tabldot öğün.

[3] İçi sebze ya da et dolgulu kızartılmış börek.

[4] Hint mutfağında yaygın meyveli bir ayran.

[5] Jainizm inancının Ahimsa yani şiddetsizlik etiği gereğince bitkinin tamamen öldürülmesiyle elde edilen kökler ve mantarların da yenmediği vegan beslenme biçimi.

Gülümseyin! Bugün Dünya Gülümseme Günü :)

yelizyilmaz |
04 Ekim 2013 |

Dünya üzerinde en çok bilinen sembol olarak kabul edilen Smiley 1963 yılında Harvey Ball tarafından çizilmiş.

Yıllar geçtikçe çizimini yaptığı bu sembolün fazlasıyla ticarileştirildiğini ve orijinal anlamını yitirmesini gören Harvey endişelenmeye başlamış. Ve Dünya Gülümseme Günü fikri doğmuş. Çünkü Harvey’e göre insanlar her yıl en azından bir gününü gülümsemelere ve iyi hareketlere harcamalıymış. Ve gülen surat hiç bir politikaya, coğrafyaya ve dine ait değilmiş.

Harvey’in fikri 1999 yılında hayata geçmiş ve o zamandan beri Ekim ayının ilk cuması Dünya Gülümseme Günü olarak kutlanmakta. Bugünün sloganı ise şöyle: “Bir iyilik yapın. Bir insanın gülümsemesine yardım edin!

Bu günün amacı bana Zumbara’da yaptığımız Kelebek Etkisi oyunlarını hatırlattı. Bugünün oyunu da ‘gülümseyerek gülümsetmek’ olsun o zaman :)

Bu yağmurlu günde gülücüklerin sizi ısıtması dileğiyle :)

Vandana Shiva: “Tohum köleliğine ve gıda diktatörlüğüne son verelim!”

yelizyilmaz |
30 Eylül 2013 |

* Bu yazı 27/09/2013 tarihinde Yeşil Gazete‘de yayınlanan haberden alınmıştır.

2-16 Ekim tarihlerinde gerçekleşecek Tohum ve Gıda Özgürlüğü İçin Eylem Günleri yaklaşırken, Vandana Shiva bir mektup yayınladı.

Mektupta mevcut gıda ve tohum sistemindeki çarpıklıklara dikkat çeken Shiva, şirketlerin tüm çabalarına rağmen bugün dünyadaki gıdanın %72’sinin hala küçük çiftçiler tarafından üretildiğinin de altını çiziyor ve bu oranı tekrar %100’e çıkartmak için tüm dünyadaki tohum ve gıda aktivistlerine enerjilerini birleştirme çağrısında bulunuyor.

Eğer siz de 2-16 Ekim tarihleri arasında bir eyleme katılmak ya da bir eylem düzenlemek isterseniz eylem günlerinin sitesinde bulunan haritaya bakabilir, buradan size yakın bir eylem bulabilir ya da kendi eylem çağrınızı yaratabilirsiniz.

Twitter üzerinden paylaşacağınız etkinliklerde #TohumlaraÖzgürlük ve#SeedFreedom hashtaglerini kullanmanız eylem günlerinde daha fazla kişiye ulaşmanızı sağlayacaktır.

Şimdi sözü Vandana Shiva’ya bırakalım.

Yaşamın çeşitliliğine ve özgürlüğe aşık olanlar,

Tohumlarımızı ve gıdamızı, Monsanto gibi küresel şirketlerin zehirli, açgözlü ve ölümcül pençelerinden, şirketler tarafından yazılan ve demokrasimizi gaspederken tohumlarımızı, gıdamızı, sağlığımızı, rızkımızı, kültürümüzü ve yaşamımızı elimizden almaya çalışan kanunlardan kurtarmak içinenerjilerimizi birleştirme ve örgütlenme zamanı. Şirketlerin tek mutlak güç olduğuna ve bizim değişim için hiç bir gücümüz olmadığına inanmamız için içinden çıkmamızı istemedikleri güçsüzlük hissini yıkıp geçmemiz gerekiyor.Çünkü güçlüyüz! Tek yapmamız gereken girişimlerimizin enerjilerini birleştirmek. Görmek istediğimiz değişim olmamız şart!

Sizleri 2-16 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek Tohum ve Gıda Özgürlüğü İçin Eylem Günleri’nde yaratıcı enerjilerinizi ortaya koymaya davet ediyorum .

2 Ekim Gandhi’nin doğumgünü. Gandhi bize Swaraj’ı – içimizden gelen özgürlüğü – ve Satyagraha’yı – doğrunun gücünü – miras bıraktı. Gelin 2 Ekim’i “Tohum Satyagraha’sı” olarak kutlamak için birlik olalım. O gün tohum ve gıda özgürlüğümüzü, şirketler tarafından yazdırılan, tekdüzeliğe ve monokültüre ayrıcalıklar tanıyan ve patentler üzerinden yasadışı tohum tekelleri kurarken, çeşitliliği, tohum saklamayı ve tohum takasını, çiftçilerin buluşlarını suç haline getiren ve çiftçilerin haklarını hiçe sayan kanunları her ülkede tespit ederek savunalım.

Bu kölelik kanunlarını belirledikten sonra, kendimizi etik olmayan, vahşi, bizim ve çocuklarımızın hayatı tehdit eden bu kanunlara uymamaya adayalım. Gandhi bize 100 yıl önce hatırlatmıştı: “Adil olmayan yasalara uyma zorunluluğuna olan inanç devam ettikçe, kölelik de devam edecektir”. Bizim bir rüyamız var ve rüyamızda her tohum, her arı, her kelebek, her solucan, her insan, her çocuk zorla yönlendirilmeden, kontrolden, açlıktan ve hastalıktan uzak; özgürce, mutlulukla ve sağlıkla evrilebilsinler ve gelişebilsinler diye. Monsanto kanunlarına uymamız gerektiği inancına düşmemize izin vermemeliyiz. Gaia’nın kanunları adına, hayatın özgürce yenilenmesi ve adaletin kanunları adına Monsanto’nun kanunlarına başkaldırmak bizim ekolojik ve etik görevimizdir. Bir yandan tohum diktatörlüğünün kanunlarına direnirken, bir yandan da tohum ve gıda özgürlüğünü, tohumun kanununu uygulamaya sokarak, umut bahçeleri kurarak ve GDO’suz, patentsiz tohum özgürlüğü bölgeleri kurarak kutlayalım.

12 Ekim tarihinde tüm dünyada aynı anda Monsanto’ya karşı bir yürüyüş düzenleyeceğiz, 25 Mayıs’ta yapmış olduğumuz gibi.

16 Ekim ise Dünya Gıda Günü. Monsanto ve diğer biyoteknoloji devleri o gün kendilerine sponsor oldukları Dünya Gıda Ödülü’nü verecek kadar ahmak ve kibirli olabildiler. Gelin biz de o gün hakiki gıda ödüllerini bize gerçek ve sağlıklı gıdayı ulaştıran gerçek gıda kahramanlarına verelim. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’ne göre dünyanın gıdasının %72’si küçük bahçe ve çiftliklerden geliyor. Biz özgürlük tohumlarını koruyarak ve her yerde umut bahçeleri kurarak bu %72’yi %100 yapabiliriz. Şirketler tarafından yönlendirilen endüstriyel tarım, biyoçeşitliliğin %75’ini yokederek açlık ve hastalık getirdi. 1 milyar insan aç, 2 milyar insan da beslenmeyle bağlantılı hastalıklardan muzdarip. Bu bize yaşam ve sağlık getiren bir gıda sistemi değil. Bu aç gözlülük ve kar hırsıyla yönetilen, ölüm ve yıkım getirmiş bir emtia üretim sistemi.  Bu talanı durdurmamız gerekli. Gıda sisteminde zehirlerin ve şirket köleliğinin yeri yok. Çünkü ne yiyorsak oyuz.

Tohumlarımız ve gıdamız yaşam için hayati önem taşıyor. Gezegenin ve sağlığımızın yıkımının devam etmesine izin veremeyiz. Tohum köleliğinin ve gıda diktatörlüğünün sürmesine göz yumamayız. Tohumlarımızı, gıdamızı ve özgürlüğümüzü geri almalıyız.

Bu dünyadaki hayatı, küçük çiftçileri, sağlığımızı ve geleceğimizi koruyacak gıda sistemini beraber kuracağımız, içlerindeki gücü, yaratıcı enerjilerini yayacak olan her birinize sevgilerimle.

Vandana Shiva

Haber: Bora Kabatepe @BKabatepe

1890’ların Rüyası: Neden Eski Mutualizm* Yeni Bir Geri Dönüş Yapıyor?

yelizyilmaz |
16 Eylül 2013 |

Not: Bu makale, Sara Horowitz tarafından, The Atlantic adlı web sitesinde yayınlanmıştır ve Zumbara aracılığıyla, saat karşılığı Aslı Tosuner tarafından çevrilmiştir. Aslı’ya desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

Özgür düşünceli işçilerden oluşan bu kuşağın değerleri vahşi ve yeni değildir. Tersine, onlar endüstri devriminin yükselişiyle terkettiğimiz değerlere bir dönüşü temsil ediyorlar.

(1890'daki Portland - Görsel Wikipedia'dan alınmıştır.)

‘90’lar bir geri dönüş yapıyor. 1890’lar bu.

Bir TV hicvi olan Portlandia’nın son bölümünün en can alıcı noktasıydı bu, yıldız ve yazar Fred Armisen şöyle dediği anda:  “Ekonomi bir kargaşa içindeyken, avam genç erkekler caddelerde iş aramak için gezinirken ve insanlar dev kurumsal tekellere sırtlarını dönüp, yerel işleri desteklediler? Portland’da insanlar kendi tavukları yetiştiriyor ve kendi etlerini kurutuyor! 1890’ların rüyası Portland’da canlı.

Şovun tarihi birkaç yılla sınırlıyken, Portland, Ore’de (ve buna bağlı olarak Brooklyn, Bay Area ve tüm sürdürülebilir yerel sebze, meyve  yiyen hareket) belirli bir his gerçekten geçmişe doğru hareket ediyor.

Sadece klasik estetikte (Gür sakallar, pantolon askılar, dövmeler) değil ama aynı zamanda değerlerde de. (el sanatları ustalıkları; kurumsal karşıtı duyarlılık; yerel, kooperatif işlere dayanma ve sosyal amaçlı teşebbüsler)

Özel sektör ve hükümetin 21. Yüzyıla girerken tökezlemesiyle, 1800’lerin kooperatif derslerini öğrenmemiz ve karı sosyal iyiliğe bağlayan bir köprü inşa edecek sosyal teşebbüsleri güçlendirmemiz önemlidir.

1820’lerde, kooperatif işler ve kolektivist organizasyonların gücünü canlandırma üzerine inşa edilmiş, yeni büyümeye başlayan bir mutualist hareketi,  Amerika’da çalışan insanların arasına sızmaya başlamıştı.

Deri işçiliği, hatta gazete yayıncılığını doğrultmak için kooperatifler yaratmak amacıyla bir araya geliyorlardı. 1880’ler ve 1890’larda bu hareket güçlü enstitülere dönüşerek sağlamlaştı.

Kooperatifler Amerikan tekstilinde derin bir biçimde, sıkıca birbirine bağlanmıştır. 1752’de kurucu papaz Ben Franklin(ve gönüllü itfaiyeci) hala çalışan,  halkın ilk ortak yangın sigorta şirketi, Philadelphia Contributionship’i hayata geçirdi. Kitabı For All The People(Tüm İnsanlar İçin)’da, tarihçi ve doğramacı John Curl 1800’lerde patlayan kooperatif işlerinin-madencilik kooperatifi, ayakkabı yapma kooperatifi, örgü kooperatifi- şaşırtıcı çeşitliliğine ışık tutuyor. Aslında işçilerin sahip olmak için birlik olabilecekleri herşeyi onlar yaptılar.

Karşılıklılığa dayalı değerlerin bir kere daha yükselişini görmeye başlıyoruz. Bu çabaların birçoğu doğrudan geç 1800’ler ortak destek modeline ayna tutuyor ama bu sefer internetin yardımıyla bir zamanlar yerel olan modelleri ulusal bir ölçeğe getiriyor.

Bunlar ayrıca ufak, sevimli butik dükkanları değildir.

Kickstarter üzerinden sıradan insanlar, 27 binden fazla müzik, film, sanat ve tasarım projelerini desteklemek için sadece geçen yıl yaklaşık 100 milyon dolar topladı. Etsy geçen yıl el yapımı ve vintage ürünlerde 400 milyon dolardan fazla satışa izin verdi. Ve National Cooperative Business Association (Milli Kooperatif İşler Derneği)’na göre 2 milyondan fazla Amerikalı, ülkedeki 30 bin kooperatifte çalışmaktadır.

Özel sektör de kooperatiflerle yapılabilecek anlamlı bir kar olabileceğini biliyor. Newman’s Own Patagonia gibi sosyal amaçlı işler ve tüm adil ticaret hareketi çok iyi gelişiyor. Bizim kendi sosyal amaçlı Freelancers Insurance Company’miz (Serbest Çalışanlar Sigorta Şirketi) sigorta piyasasında bir boşluğu doldurdu ve şimdi 23 bin üye ve ailelerine hizmet ediyor ve 100 milyon dolardan fazla gelir sağlıyor.

Geçen yüzyıl başında, hem hükümet hem özel sektöre “sosyal iyilik” in bekçileri olarak güvenildiğini gördük. Hiçbiri vazifeyle ilgili beklenene tek başına ulaşmadı. İşçilere, kazanca, kooperatif ve inovasyona değer veren yeni bir üretim şekline ihtiyacımız var.

İşçilerin iş dünyası ile ve hükümetin işçilerle olan ilişkisinin komple yeniden yönlendirilmesine ihtiyacımız var.

2020’de, Amerika’daki kooperatiflerin sayısını üçe katlayarak 100 bin olmasını ve 5 milyon Amerikalı’nın kooperatif işinde çalışmasını amaçlamalıyız.

Oraya nasıl ulaşacağız? Sosyal amaçlı işlere başlangıç desteği olarak düşük maliyetli sermaye sağlıyoruz. Kitle kaynaklı (crowd-source) inovatif politika fikirlerini kolaylaştırmak için federal veri grupları açıyoruz. Sorumluluk ve sürdürülebilirlik kılavuzluğu ile bekleyen Benefit Corporations’ı ödüllendirerek kurumların ne olabileceğini tekrar hayal ediyoruz.

Aslında hükümet yatırımlarını sosyal girişimciler için teşebbüs sermayelerine dönüştürüyoruz. Geçen ay bunun harika bir örneğini federal hükümetin, sekiz eyalette kar amacı gütmeyen, tüketici-odaklı sağlık hizmeti kooperatiflerinin harekete geçmesine yardımcı olmak için düşük faizli kredi borçlarında 600 milyon dolardan fazlasını anons ettiği zaman gördük. (Freelancers Union New York, New Jersey ve Oregan’da kooperatifleri finanse etmektedir.)

Daha karşılıklı bir toplum için ihtiyaç duyduğumuz güveni tekrar inşa edebilmek için, neyin çalıştığının bir kopyası için sadece 120 veya o kadar yıl geriye bakmaya ihtiyacımız var.

Amerika’nın gür sakallı mahallelerinde bunun tekrar çalıştığını görüyoruz.

Portlandia’nın yıldızı Carrie Brownstein’ın dediği gibi “Sanki Başkan McKinley hiç öldürülmemiş gibi.”

 


* Çeviren Notu: Mutualizm, biyolojide türlerden iki canlının karşılıklı yardımlaşması her iki tarafa da yarar sağlamasına dayalı olan bir ortak yaşam biçimidir.”(Wikipedia) Sosyolojide, Anarşizmin bir türü olarak geçmektedir.

Para Paylaşımcı Ekonomiyi Bozuyor mu?

aysegulguzel |
20 Mayıs 2013 |

Bu makale, Erin Griffith tarafından, Pando Daily adlı web sitesinde yayınlanmıştır ve Zumbara aracılığıyla, saat karşılığı Melih Sever tarafından çevrilmiştir. Melih’e desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

Paylaşımcı ekonomiyi sevmek için çok şey var. “Birleşik İşler”  yaratılıyor. Yeni iş gücünün bir parçası olarak insanlar patronsuz bir hayat için beraberce uğraş verebiliyorlar. TaskRabbit, RelayRides ve Airbnb şirketlerde eskiden atıl olan kaynakları ekonomiye yeniden kazandırıyorlar.

Fakat bu iyi hissettiren paylaşımcı ekonomi eğlencesinin daha büyük ve felsefi sorunları var. Ve bu başlangıcı yapanların paylaşımı icat edenler olmadığı gerçeğidir. Onlar sadece ortalıkta pek görünmeyen insanların uzun bir süredir bedavaya yaptığı işlere bir dolar para koydular.

Ücretsiz en azından kapitalist olmayan bu paylaşımcı ekonomi uzun bir süredir bu yeni parlak sermaye dolu trendin dünyanın geri kalanını kasıp kavurduğundan habersiz olarak işine devam ediyor.

Mesela ismini zayıf organize olmuş bazen anarşist ama her zaman ücretsiz ve toplum odaklı sınıf gruplarından alan Skillshare.  Veya Couchsurfing modelini alarak onu kar amaçlı bir girişime dönüştüren Airbnb. TaskRabbit ise eski model takasın farklı bir hali. Araba paylaşımı ise araba havuzunun daha organize olmuş hali. Acaba bu ücretsiz paylaşım ekonomisinin arkasındaki gerçek insanlar yeni ve şaşalı girişimcilerin piyasalarına bir doz kapitalizm enjekte etmeleri hakkında ne düşünüyor?

Başka şekilde söyleyelim, para paylaşımcı ekonomiyi bozar mı?

Kısa cevap evet, muhtemelen. Para içeren alışveriş aslında paylaşım değil bir satın alma veya kiralamadır. Bu hala güzel çünkü insanlar kendilerine yeni gelir kaynakları sağlayabiliyor fakat bu gerçek paylaşımın samimi niyetlerine dayanmıyor. Bir devrim de değil ayrıca.

Bu argümanın diğer yüzü ise paranın bu sağlanan hizmetlerin kalitesini çok önemli derecede artırdığıdır. Profesyonellik olmadan kullanıcıları ana risklere karşı koruma isteği ile ve açıkçası dolarları harcamayarak bir çok paylaşımcı ekonomi siteleri bugün oldukları büyüklüğe gelemezlerdi. Para isteyen siteler daha etkili sonuç olarak da aksi şekilde ulaşabileceği insanlardan daha fazlasına etki etmiş durumda. Bu çoğu durumda kar amacı güden şirketlerin nasıl da ücretsiz rakiplerinden daha büyük olduklarını açıklıyor.

Bu soru Airbnb’den Brian Chesky’nin katıldığı aylık Pando toplantısında soruldu.

Onun cevabı çok netti. O daha iyisini bilmiyordu. O şirketini kendi kirasını çıkarmak için başlatmıştı. Bedava olmak Airbnb için hiçbir zaman bir seçenek olmamıştı. Chesky farklı bir yol olduğunun farkında değildi. Biz siteyi açtığımızda Couchsurfing’den bir çok insan “Bu para için Couchsurfing gibi bir şey ve fahişelik gibi zamanını insanlarla arkadaş olmak için satıyorsun gibi, ve bu gerçekten samimice değil” dedi.  Ben buna inanmadım, çünkü ben bana para ödeyen insanlarla bile güzel arkadaşlıklar geliştirdim.”

Paylaşımın para ile takası olmayacağını tartışırken, Chesky şu ana kadar medyada paylaşımcı ekonominin aleyhinde çıkan hikayelerin hepsine karşı çıkan bir ifade ile konuşmasını bitirdi: “Airbnb kullanıcıları bunu para için yapmıyor.”  Çoğu kullanıcılarımız para için yapmıyor diye konuştu. Bazıları iş gibi kullanıyor fakat çoğu değil. Bu sadece birbirine yardımcı olmanın bir yolu.” Bu görüşe katıldığımı söyleyemem fakat yeniden, Chesky müşterileri ile konuşma takıntısı olan biri. Eğer birisi Airbnb kullanıcılarının motivasyonunu biliyorsa bu O.

Tamam da eğer durum böyle ise Airbnb niye paralı? Couchsurfing 2003’de kuruldu ve hiç para istemedi ve istemeyecek.  Kullanıcılar somut olmayan şeylerle borçlarını ödüyor- hikayelerini paylaşıyorlar, bir yemek pişiriyorlar belki veya ülkelerinden bir hediye getiriyorlar. Bunları yapmak zorunda değiller fakat bu Couchsurfing ilkelerinden.  Şirket bunun para ile ilgisi olmadığını ve gezginlerle yerelleri buluşturmanın bir yolu olduğunu, kültür paylaşımının, misafirperverliğin ve maceraların paylaşımını esas aldığını söyledi.

Aslında Coucsurfing sayesinde yapılan bağlantıların çoğu bir kişinin bir yerde kalmasına ilişkin değil. Couchsurfing CEO’su Tony Espinoza Airbnb’nin kendi tanımına karşı olarak “eşsiz mekânlar için bir sosyal pazar” Couchsurfing sayesinde paylaşılanların para ile alınamayacağını söylüyor.

Espinoza kararlı- ve görüşünü doğrulatmak için bir çok defa sormak zorunda kalıyorum- Couchsurfing’in hiç para kazanma planı yok öyle mi?”  Pazarlama masrafı olmadan ve düşük giderlerle site 40 çalışanı ile birlikte özgeçmiş kontrol hizmeti ile sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürecek parayı kazanıyor. Kullanıcıların yaklaşık yüzde 7 si bu servis için para ödüyor. Bu Benchmark, General Catalyst, Menlo Ventures ve Omidyar Network bir kaç yıl içinde 2011 ve 2012’de yatırdıkları 22 milyon doları geri istediklerinde neler olacağını açıklamıyor. Süreçte şirket kullanıcılarını sağladığı internet hizmetini ilerletmeye odaklanmış durumda.  Şirket aslında organize olmayan ücretsiz bir hizmet olmak ve bugün paylaşım ekonomisi olarak sınıfladığımız eli yüzü düzgün kapitalist girişimler olmak arasında kalmış garip bir görünümde.

Skillshare amatör öğretmen ve öğrenci öğrenme platformu için ücretsiz olandan daha etkili. Ücretli derslerde katılımın, etkileşimin, ikmalin ücretsizlerden daha fazla olduğunu şirkette sözcü olan Helena Price açıklıyor. Sözcü Skillshare’in derslerinin hala alternatiflerinden daha ucuz olduğunu iddia ediyor. “Ruby’i başka bir yerde 1000 dolar olabilecek (normal bir üniversitede fazla bile) Skillshare’deki 20 dolarlık ray kursunda göreceksiniz ve insanlar tam uygulamalar yapmış olarak bitiriyorlar diye sözcü bir emailinde yazmış.

Skillshare’in yaratıcıları bunu farklı görüyor. “Benim yürümesine yardım ettiğim şeyin sosyal yönü en büyük kısım öyle hissediyorum” diye Brooklyn Skillshare organizatörü Meg Watcher açıklıyor. Sözcü “Eğer bir ustalık paylaşımı ücretsiz veya bağış destekli değilse tümüyle kapsayıcı olamaz ki bu da projenin en önemli ilkelerinden biri” diyerek sözlerine devam ediyor. (Açıklama- Watcher ve ben bir kaç yıl once oda arkadaşı idik. )

Ücretsiz servislerle ile ilgili problemin birazı da kaynakların yetersizliği ve profesyonelizm eksikliği. Paylaşım ekonomisinin bazı noktaları çok fazla güven gerektiriyor. Bir yabancıyı arabana ya da evine almak büyük bir risk. Airbnb girişimcisinin kötü yönettiğini kabul ettiği bir Methamphetamine kullanıcısı (meth head) felaketi vardı.

Fakat eğer Airbnb’nin bir maceracı sermaye şirketinden hem finansal hem de danışma desteği olmasaydı daha kötü olabilirdi. Şirketin olayın olduğu daire ile ilgilenişine olan öfkenin en üst seviyede olduğu anda, Chesky zarar gören kullanıcılara 5000 dolar garanti telafi ödemesi de içeren bir anlaşma yayınlamak üzereydi. Şirketin yatırımcısı ve danışmanı Marc Andreessen’in mektubu gördüğünü ve miktarın sonuna bir sıfır daha eklediğini söylüyor Chesky. Bu Airbnb’nin güven ve güvenlik hakkında ne kadar ciddi olduğunu göstermenin bir yolu idi-50.000 dolarlık bir ciddiyet. Bu miktar 1 milyon dolara çıkartıldı. Böyle bir miktarı kar amacı gütmeyen bir şirket veremezdi ve bu Airbnb kullanıcılarının güvenini sağlamak adına hayati öneme sahip.

Sidecar ve Getaround gibi araba paylaşımı uygulamaları da aynı risklere maruz. Onlar Airbnb’nin “Meth-Head” vakasını tecrübe edecek kadar eski değil. Bu olduğunda düzenleyicilerin bu hizmetlerin yasal olmasının çok tehlikeli olduğu kanıtına muhtemelen ağzı sulanacak. Fakat ben hala bir çeşit incelemeden geçmiş araba paylaşımı hizmeti ile ilgisi olan bir arabaya binmeyi, Brooklyn’deki mahallemde gezinen 1 dolarlık çingen minibüslerine tercih ederim.

Bu ücretsiz ve serbest paylaşımı destekleyenler için acı bir gerçek fakat neredeyse her kategoride kapitalist versiyon genelde ücretsiz olandan daha sağlam. Couchsurfing bir sermaye desteği alana kadar ve site dizaynı tamamen elden geçmeden önce oldukça gudubet bir şeydi. Ben 2010’da kullanmıştım ve çok ödüllendirici bir çevrimdışı bir deneyim elde etmiştim fakat online tecrübem oldukça hantaldı ve çok değerli gezi zamanlarımdan günleri internet kafe’de siteye bakarak geçirmeme neden oldu. Bu skillshare içinde geçerli- oldukça zayıf bir organizasyonları var ve şehirden şehire farklılık gösteriyor. Eğer bir ders almak istediğini biliyorsan, yıl boyu farklı konularda dersler öneren düzgün bir siteye gitmek, düzenli şekilde güncellenmeyen yerel skillshare’lerin gönüllüler tarafından kurulan sitelerinde avcılık yapmandan daha çok başarı getirir. Aynı şey bulabildiğim en iyi ücretsiz sürüş paylaşımı mesaj platformu örneği için de geçerli.

Ücretsiz paylaşım siteleri insanların fıtri kapitalist doğalarını göz ardı ediyor. Eğer bir Airbnb kullanıcısı parayı gerçekten umarsamasaydı Couchsurfing kullanırdı. Tanıdığım çoğu New York’lu arkadaş edinmek için değil de kiralarına yardım olsun diye Airbnb kullanıyor. Aynı şey Skillshare içinde geçerli. Tabii ki de bir kısım insana paylaşma ruhu içinde örgü örmeyi öğretmek güzel. Fakat onlar bunu birkaç yüz dolar ruhu içinde de yapabilirler. Bir piyasanın iş yapmak için iki yüze ihtiyacı var ve paylaşım ekonomisindeki servis vericiler para ile çok daha fazla motive oluyorlar.

Ücretsiz servislerin başarılı olabileceği bir alan aslında fiziki eşyaların paylaşımı. Çok sıklıkla, ihtiyacımız olmayan şeyleri hala tutarız çünkü onlara Craigslit’de (Amerika’da hepsiburada tarzı bir site) bir alıcı bulmaya çalışmak çok sinir bozucudur. Craigslist internetteki en hızlı alışveriş mekanı. Krrb, Ketup ve Yardsale gib diğer binlercesi satıcı ve alıcıları çekmek için deli gibi uğraşıyorlar. Hız olmadan çoğu alıcı kaybolup gider.

Eşya paylaşımı sitesi Yerdle Kasım’da az kullanılmış eşyalar için bir site açtı. Kurucu Any Ruben bazı durumlarda paraya ve onu diğerlerinden ayırmaya ihtiyaç olduğunu söylüyor. Komşuları merdiven veya matkap gibi şeyleri ortaklaşa almaya teşvik eden NextDoor’da benzer fikirlere sahip. Ve Freecycle, ve Neighborgoods, ve SnapGoods, ve Sharehood. Ve insanların eşyalarını ücretsiz olarak fiziki olmayan gezi, bir akşam yemeği ya da bir bira karşılığında vermesine yardımcı olacak olan Bondsy. Yerdle’den Ruben bazı durumlarda parayı ortadan kaldırmanın gerekli olduğunu çünkü bunun alışverişi bozabileceğini söylüyor.

“Biz birçok insanın paranın doğru kullanımı ile ilgili saçma sapan şeyler yaptıklarına şahit olduk. Arkadaşlarına yemeğe gittiğinde onlara 20 dolar vermezsin fakat belki bir içecek şarap getirirsin” diyor Ruben. Yerdle eşyaların paylaşımı için çoğunlukla sosyal bağlantılara bağlı olduğu için bu onun çokça düşündüğü bir problem. “Bir ilişki olduğunda para gerçekten çok uygunsuz ve berbat ve bunun dışında gayet güzel işliyor… başarılı olacak siteler hangisini ne zaman kullanacağını bilen siteler olacak”.

“Gerçek paranın ve birini tanımanın ödeme olduğu bir yer var” diye devam ediyor Ruben. Alışverişler daha fazla risk içerdikçe ödemenin sıcak yumuşak hisler yerine soğuk nakit para olması daha muhtemel. Peki bunun en dibi nedir?  Paylaşım ekonomisi hiç paylaşım olmadığında en muazzam olabilir. Fakat o anda o sadece ekonomidir.

Erin Grifftih

Makalenin orjinal versiyonu bağlantıda.

1 Saatin Hikayesi

meltems |
11 Mayıs 2013 |

Zumbara’da 1 saatin yolu nerelerden geçiyor merak ediyor musunuz? 1 saatin hikayesini takip edip nelere, hangi servislere uğruyor, hangi Zumbara sakinlerinden geçiyor, paylaşım dünyasında 1 saatin oluşturduğu ağı bir görelim dedik.  Nasıl mı olacak? Bir kum saati ile ve biz bu kum saatini dolaştırmaya başladık bile!

1 saatin hikayesi serisinin ilk servis değişimini Zumbara sakinlerinden Gizem Malkoç ile yaptık. Gizem bana ve Zumbara Denizli’den Erdi’ye Catan oyununu öğretmekle kalmayıp, sayımız tamamlansın diye bir arkadaşını çağırarak oyun ekibini de kurdu.  Catan çok keyifli bir oyun,  19 altıgen toprak parçası ile oluşturulan bir adada geçiyor. Bu altıgenlerin kesiştiği köşelere kasaba veya şehir kurup yün, buğday, maden cevheri, tuğla veya odun üretiyorsunuz. Ürettiklerinizle yeni yollar kasabalar, şehirler yaparak gelişiyorsunuz. Oyuncular birbiri ile ticaret yapabiliyor, limanlardan aracılığıyla da yeni mallar alıp veriyorsunuz. Oyunda en çok puanı toplayan en sonunda Gizem oldu. Kum saati devir teslim töreni sonrasında da 3 saate yakın süren servis değişimimizi sonlandırdık.

 

Nereden mi çıktı bu fikir? Birkaç hafta önce İzmir’deydik, Zumbara İzmir ve Zumbara Denizli grubuyla hep beraber oturup Zumbara etrafında muhabbet ederken Murat izlediği bir filmden bir sahneyi anlatırken birdenbire aynı anda birçok kişinin aklına 1 saati takip etmek geldi. Sanırım her birimiz Zumbara’da olup bitenlerin çok daha görünür olmasını istiyoruz.

Kum saati eğer senin eline geçerse yapman gerekenler basit:

1. Kum saatine “hoşgeldin” de! 1 saatin hikayesi’nin artık bir parçasısın!

2. Kum saati eline geçtikten sonra arayı fazla açmadan bir başkasına transfer ediyor olman önemli. 1 hafta içerisinde 1 saatin hikayesine katılacak bir sonraki kişiyi ve servisi belirle.

3. Servis değişimi yapacağın kişiye “1 saatin hikayesi” nden bahset, buna katılıp katılmak istemediğini sor. Kum saatinin dolaşıyor olması önemli.

4. Kum saati başka şehirlere de gidebilir. Başka bir şehirden birisi ile online bir servis değişimi yaparsan kum saatini kargoyla gönder, hikaye yayılsın.

5. Kum saati eline geçen kişi, kum saatini transfer ederken yaptığı servis değişiminin hikayesini yazar! Hikayeni yaz, bize gönder, blogda yayınlayalım!

Bakalım 1 saat nerelerden geçiyor, hep beraber göreceğiz. Mutlu paylaşımlar!

 

Yerel Para Birimleri Paylaşım Ekonomisi İçin Temel Oluşturabilir mi?

aysegulguzel |
06 Mayıs 2013 |

* John Boik’in yazdığı bu makale 6 Ocak 2013 tarihinde Shareable‘da yayınlanmıştır. Zumbara topluluğu üyesi Sema Seymen tarafından da Zumbara saatleri kullanılarak çevrilmiş ve Zumbara bloguna armağan edilmiştir.

Paylaşım hareketini mükemmel bir şekilde güçlendirebilecek nispeten yeni bir finansal araç ortaya çıkıyor. Bu araç yerkürenin her yerinden şehirlerde ortaya çıkmakta olan yerel para birimleri. “Boston meteliği” en yeni ABD örneklerinden. Birleşik Krallık’tan Bristol’da yerel para birimi, yerel ticari vergileri ödemek için bile kullanılabiliyor. Gerek umutsuz ekonomik şartlar gerekse yerel para biriminin yerel ekonomileri canlandırma potansiyeli sebebiyle heyecan hızla yayılıyor.

Şu anda, pek çok para birimi esas olarak mahal sakinlerini kendi topluluklarından mal ve hizmet alımına yüreklendiren “yerel olarak satın al” programlarıdır. Fakat daha gelişmiş bir form, genişletilmiş bir paylaşım ekonomisinin finansal desteği olarak hizmet edebilir.

Yerel bir para birimi, borçtan arınmış yeni bir para birimi yaratacak ve onu da akıllıca, sürdürülebilir bir gelişim için kullanacak olan tam teşekküllü bir yerel ekonomik sisteme dönüşebilir; ek olarak eğitimi, kamu işlerini ve sosyal hizmetleri de finanse edebilir. Pek çok işyerleri ya da kar amacı gütmeyen yerler -fakat özellikle de inşaat, sağlık, çocuk bakımı, tarım, eğitim, turizm, yemek hizmetleri ve araştırma gibi hizmet sektöründeki yerler- faydalanabilirler.

Bir Prototip

Bir prototip, kitabım Sürdürülebilir Toplumlar Yaratmak’ta da açıklandığı üzere Jeton Değişim Sistemi’dir ve şu anda da Prensipli Toplumlar Projesi tarafından geliştirilmektedir. Jetonlar, üyelik bazlı bir toplum yararı kuruluşunca verilen elektronik para birimidir. Doların yerine koymak yerine, doları tamamlamaktadırlar. Sistem, geleneksel olana belirgin zıtlıkta ekonomik bir görüş sunmaktadır. Jeton Değişim Sistemi, kıtlık ve mücadeleyi yansıtmak yerine işbirliğini, ortak amacı ve bunlardan gelecek olan ekonomik ve sosyal faydaları somutlaştırır.

Bugün, paylaşım ekonomisinin yükselişi dayandığı parasal ve finansal temeller tarafından engellenmektedir. Tipik yatırımcı ve banka fayda ve bağlantılı risk analizlerine göre finansal kararlar alır, toplumu ve çevreyi düşünmek şart değildir. Bunun sonucunda, paylaşım ekonomisi ve yeşil ekonomiyi-yerel organik çiftliklerden geri dönüşüm ve yeniden kullanım firmalarına, güneş panellerine, bisiklet ve sürüş paylaşım kurulumlarına kadar- geliştiren küçük bir işletmeler topluluğu ihtiyaçları olan fonu bulmakta zorluk çekmektedirler.

Dahası, yatırımcı karı için çalışmak ne pahasına olursa olsun ekonomik açılımı özellikle de çevre ve kamu faydasına verilen hasarı cesaretlendirir. Akıllı büyüme yerine, savurgan tüketim teşvik edilmektedir.

Aksine, Jeton Değişim Sisteminde fonlama kararları topluluk ve çevre kaygıları bazlıdır, hem de sağlam iş planları kadar iyidir. Kalabalığı finanse etmenin kar amaçsız, yeni bir formunu kullanır, bu formda sistemdeki her bir pay sahibi yatırım sınıfının üyeleri olur. Jeton sistemi faizsiz krediler sunarak, girişimci küçük ticaret sektörüne yeni bir soluk getiriyor. Paylaşım toplumunun kültürel yapısı- yeteneklere, becerilere, kendi üyelerinin kaynaklarına dokunmak ve bunları diğerlerinin yararına dağıtmak- giderek daha ulaşılabilir bir hayale dönüşmektedir.

Benzer bir kalabalık finanse yöntemi yerel okullar, kar amacı gütmeyen kurumlar ve kamu hizmetleri için yeni bağışlar toplamaktadır. Sistemin kullanılmasıyla yerel ekonomiler güçlenir, daha yeşil olur, daha kişi yararı odaklı, esnek ve adil olur. Katılımcılar somut ekonomik ve sosyal faydalar elde ederler. Ve her şeyden öte, çoktan yasallaştı, yeni yeni aşılması gereken yasalar yok. Dahası, Jeton Değişim Sistemi şeffaftır ve demokratik olarak kontrol altındadır, katılımcı gönüllüdür. Geleneksel finansal kuruluşların yerine geçmez, ancak onları tamamlar.

Jeton Değişim Sisteminde sonraki adım, sanal bir yerel ekonomide jeton ve dolar akışını modelleyen bilgisayar modelleri geliştirmektir. Bu modeller önce sistemi arıtacak ve sonra da sistem yöneticilerine yardımcı olarak görev yapacaktır. Bilgisayar simülasyonları eğer sorularının keşfine müsaade eder ve yaşayan pilot denemeleri için ev sahibi şehirlerde zemin hazırlar.

Pilot denemeler daha pek çok yıl alacaktır, ama kentsel bölgelerin sorunları da yakın zamanda yok olacak değil. Pilot denemeler ekonomik güvenlikteki ve toplum refahındaki artışı gösterirse, sistemin kullanımı yeni bölgelere yayılacaktır. Eğer öyle olursa da, paylaşım hareketi bir hak sahibi olacaktır.

John Boik

 

Büyük Şirketleri İşgal Et: Paylaşım Ekonomisinin Sessiz Devrimi*

meltems |
06 Mart 2013 |

Büyük Gerileme (Great Regression) ve Occupy Wall St. hareketinin gölgesinde, sıradan insanlar iş dünyasıyla olan şartlarını yeniden tartışıyor. Daha az tüketmek, daha fazlasını yapmak ve problemleri birlikte çözmek istiyorlar. Onlar yeni “paylaşım ekonomisinin” temelleri.

Büyük şirketler tökezliyor. İşsizlik hala çok fazla. Ve orta sınıf giderek sadece bir hatıra oluyor. Bütün bu kötü haberlerle, umut için nereye bakabiliriz?

Kickstarter. Zipcar. Shareable. Etsy. Kiva. Prosper. Airbnb.

Bunlar ve diğer “kolektif kullanım” şirketleri, geleneksel iş dünyası ve hükümet Amerikalıların ihtiyaçlarını karşılayamadığı ve temel destekleri sağlayamadığından,  zorunluluktan yükselen yeni bir ekonominin parçaları.

Paylaşım ekonomisi insanların bir araya gelip kendi pazarlarını (Airbnb), kendi ürünlerini (Etsy) ve kendi para birimlerini (TimeBanks) yaratmalarına dayanır. Ortak ihtiyaçlara, güvene ve grubun bireyden daha güçlü olduğu inancına dayanır.

Paylaşıma dayalı bu yeni ekonomi sessiz bir devrimle hareket etmektedir: Milyonlarca Amerikalının sarsılan ekonomimize, bitmeyen ve düşüncesizce bir tüketimle daha fazla destek olmak istememesi.

Onlar, hiper-tüketim  sürdürülebilir olmadığı, hem de daha az paraları olduğu için artık bir opsiyon olmadığını farkettiler.  Bunun yerine Amerikalılar sınırlı gelirlerini sorumlu, düşünceli ve gerekli bir yolda harcamaya başlıyorlar. Paralarının nereye gittiğiyle ilgili iyi hissetmek istiyorlar.

Başkan Roosevelt 1930’larda Yeni Düzen’e (New Deal) geçirdiğinde, bu ülke tarihindeki en önemli işçi hakları mevzuatının parçasıydı. İlk defa, işçilere daha önce sadece şirket sahiplerine ait olan ekonomiden pay vererek çalışma alanıyla adilliği tanıştırdı.

 

Yeni Düzen aynı zamanda konuşulmayan bir anlaşma yarattı. Çalışanlar bir kurum için haftada 40 saat çalışacak ve kurum, karşılığında onlara yaşanabilir bir maaş verecek ki onlar da Amerikan Rüyası’ndan bir parçaya sahip olabilsinler.

Ama anlaşma 2. Dünya Savaşı’ndan sonra çözülmeye başladı ve iki zararlı trendle kötüleşti: azalan oranlı vergileme ve sendikasızlaştırma. İşçiler anlaşma masasındaki yerlerini kaybederken en zengin, vergilerdeki adil payını ödemeyi bıraktı.  Çalışanlar daha az maaşa daha çok çalışırken, mal sahipleri pastadan daha fazla talep ettiler.

%99 “işgalcilerinin” çağrılarında bu unufak olan anlaşmanın yankılarını duyuyorsunuz. Bu anlaşma  resmi olarak bitti ve birçok Amerikalı kendilerini korumak için kendi hallerine bırakıldı.

Anlaşmanın yerini ne alacak? Gelir eşitliliğini nasıl yeniden yerleştireceğiz ve işçilerin temel ihtiyaçlarını sağlayacağız? Buna Sessiz Devrim deniliyor ve yeni paylaşım ekonomimizi ilerletiyor.

Sessiz Devrim sözlü bir hareket veya politika önerisi değildir. Yerel gıda alan, topluluk işlerini destekleyen, yeşil yaşayan ve kaynaklarını (zaman,para ve ürünler) paylaşan insanlardır. Sistemden çekilerek ona saldıran insanlardır. Sadece tüketmek için çalışmak istemeyen insanlardır. Dünyanın kaynaklarının – ve kendi finanslarının – limitli olduğunu anlayan, tüketim çılgınlığının sürdürülebilir olmadığını gördüler. Kararlarının şimdiki toplum ve gelecek kuşaklar üzerinde etkileri olduğunu fark ettiler. Onlar, eylemlerinin ekolojik, sosyal ve finansal etkilerinin farkında olan ve birbiriyle bağlantıda olmak isteyen “360 derece insanlardır”.

Aynı zamanda iş dünyası ve hükümetlerin tüm ihtiyaçları karşılayamayacağını görüyorlar. Yüzleştikleri zorluklar için kendi çözümlerini inşa etmeleri gerektiğini biliyorlar.

Sessiz Devrim’in her yerde olduğunu görmek mümkün: kolektif satın alma ve ürün değiş tokuşu (Zipcar ve SnapGoods), sosyal problemleri çözme (Open Ideo) , enformasyon birikimi (Ushahidi),  finansal borç verme (Prosper ve Kickstarter), ağ kurma ve bağlantı (Connect.me), ofis alanı paylaşımı (Loosecubes), öğretme (Skillshare) ve hatta çocuk bakımı (babysitting co-ops).

Bu hareket bilmeden ekonomimizi tekrar organize etme potansiyeline sahip yeni bir ekonomik sistem yaratıyor. Sessiz Devrim’in satın alma kararları, gelecekte iş dünyasından ne beklediğimizin üzerinde önemli bir etkisi olabilir.

Şirketlerin başarılı olmaları için olabildiğince kar etmeleri ve ne pahasına olursa olsun kısa dönem kazançlarını maksimize etmeleri gerektiğine inanmak üzere eğitildik. Ama Sessiz Devrim, şeffaflığa ve sorumluluğa değer veren yeni bir sosyal piyasa ekosistemi yaratıyor. Sessiz Devrim, kısa dönem karlılık yerine uzun dönem sürdürülebilirliğe önem vererek sosyal odağı olan yeni bir ekosistem yaratıyor.

Sessiz Devrim, sosyal amaçları desteklemek için yeni finansal modeller sunuyor. B Corporations’ın yükselişi ve sosyal girişimler, kar ve sosyal sorumluluğun aynı anda başarılabileceğini gösteriyor.

Bir bakıma Sessiz Devrim, topluluğa, sağlığa, ekolojiye, mutluluğa ve dengeye odaklanmasıyla temele bir dönüştür. Kökeninde karşılıklılık fikri yatar – insanların bir araya gelmesi, kaynaklarını birleştirmesi ve kendi ihtiyaçlarını karşılalamaları.

Bunu çekici yapan basitliği: büyük şirket veya hükümet tarafından yönlendirilmiyor, sadece paylaşılan ihtiyaçlar ve ortak bir vizyona sahip bir grup insan öncülük ediyor.

Bu hükümet ve iş dünyasının hiç rol oynamayacağı anlamına gelmiyor. Gerçekte, onların bu Sessiz Devrime aktif katılımı önemli. Neyseki, önceki AOL başkanı Steve Case gibi bazı girişimci iş liderleri yeni ekonomiye yatırım yapıyorlar, ancak daha fazla katılıma ihtiyaç var, özellikle Washington ve eyalet binaları ile belediyelerde.

Sessiz Devrim’in daha da yayılabilmesi için vergi kesintilerinin sağlanması, bazı kolaylıkların getirilmesi ve yenilikçi sivil toplum enstitüleri için teşvikler yaratılması gibi konularda hükümet desteğine ihtiyacı var.

Zipcar ve Etsy gibi kurumlar bize “kolektif kullanım” başarısının mümkün olduğunu gösterdi.  Bu ortak başarının yayılmasını sağlamak, iş ve hükümet liderleri dahil bize bağlıdır.

*Sarah Horowitz’in bu yazısı 6 Aralık 2011′de The Atlantic‘te yayınlandı, Türkçe çevirisi Ortak Kullanım Hareketi blogundan alındı, birkaç küçük düzenlemeden sonra Zumbara Blog’unda yayınlanıyor.