Armağan Ekonomisi kategorisindeki yazılar

Dayanışma Ekonomisi

aysegulguzel |
05 Eylül 2016 |

* Bu yazı Zumbara aracılığıyla, saat karşılığında Zumbara kullanıcıları tarafından çevirilmiş ve düzenlenmiştir. Makale Shikshantar’ın ‘Reclaiming the Gift Culture‘ kitabında yer almaktadır. Zumbara topluluğuna desteklerinden dolayı teşekkür ederiz.

‘Ekonomi’nin arz-talep piyasalarından ibaret olmadığını varsayalım. En geniş anlamıyla ekonomi, biz insanların bir arada, birbirimizle ve Dünya ile ilişki içinde nasıl hayatlar yarattığımız hakkındadır. Beşerî ekonomi, gereksinimlerimizi karşılama ve hayallerimizin peşinden koşma sürecinde yarattığımız çeşitli toplumsal ilişkilerin tümünü içerir. ‘Serbest piyasa ekonomisi’, ‘işler’i ve ‘ücretler’i ile kapitalizm, ailelerimizde ve parçası olduğumuz topluluklarda hayatları gerçekte nasıl yarattığımız ve sürdürdüğümüzün yalnızca bir parçasıdır.

Dev bir ‘Ekonomik Sistem’ aldatıcı fikrinden soyunduğumuzda, yüzeyin hemen altında yaşayan ve iyi olan çok farklı ekonomilerin işleyişini görmeye başlayabiliriz. Bunlar, borsacıların ve ‘uzman’ ekonomistlerin ekonomileri değil, bizlerin ekonomileridir, gündelik hayatlarımız ve ilişkilerimizle kurduğumuz ekonomilerdir.

Hayatı devam ettiren bu ‘mikro ekonomiler’ birbirinden inanılmaz derecede farklı görünümlere sahip olmakla birlikte, birçoğu var olma, sağlıklı ve birbirini destekleyen insan topluluklarının yeniden yaratılmasını devamlı kılma yönelimini paylaşır. Bu ‘halk ekonomileri’nin birincil amacı, toplumsal hayatı, bütün çirkinliği ve bütün güzelliğiyle sürdürmektir. Bu amaç, özünde, ekonomik hayatın merkezine birikimi, büyümek için büyümeyi (geçerken belirtelim, bu kanserin tipik özelliğidir) koyan egemen kapitalist mantığa temelden karşıdır.

Kapitalist olmayan bu mikro ekonomilerin birçoğu, genellikle meşru ekonomiler olarak kabul görmeseler de bize yabancı değildir. Kapitalist olmayan bu ekonomilerin hepsinin özgürleştirici olmadığına dikkat çekilmesi büyük önem taşır, ancak burada en olumlu ve ilham verici olan türlerden bazılarını vurgulamak istiyorum:

Hane ekonomileri – temel gereksinimlerimizi kendi becerilerimizle karşılayarak evde ve/veya toprakta/toprakla çalışmak: çocuk bakmak, tavsiye veya teselli sunmak, ilişki sorunlarına çözüm bulmak, temel hayat becerileri (örneğin nasıl konuşulacağını!) öğretmek, yemek pişirmek, dikiş dikmek, temizlik yapmak, ev yapmak, bütçe yapmak, araba tamiri, bahçıvanlık, çiftçilik, hayvan yetiştirmek. Ataerkil sistemin görünmez kıldığı ya da ‘kadın işi’ diyerek değersizleştirdiği birçok iş türü.

Takas ekonomileri – arkadaşlarımızla ve komşularımızla hizmet değiş tokuşu yapmak, bir yararlı şeyle diğerini değiş tokuş etmek: ‘İyiliğe iyilikle karşılık vermek’, bitki ya da tohum değiş tokuşu, kökü tarihe uzanan yerel değişim araçları.

Kolektif ekonomiler – basit haliyle bu ekonomiler kaynaklarımızı birleştirme, ‘paylaşma’ içerir: imece usulü bir yemeğe yiyecek getirmek, araç paylaşımı, borç vermek ve almak, tüketici kooperatifleri; en ‘radikal’ haliyle ise kolektif ekonomiler, kaynakların ortak mülkiyetine ya da ortak kontrolüne dayanır: kolektif topluluklar, sağlık kolektifleri, topluluk toprak tröstleri gibi.

Atık ekonomileri – Dünya’nın kendi armağan ekonomisinin bolluğuyla geçinmek: avcılık, balık tutma, toplayıcılık. Ayrıca insanların israfı ile geçinmek (birinin çöpü, başkasının hazinesidir): tahrip alanlarından eşya almak, eski araba parçaları kullanmak, hurda karıştırmak…

Armağan ekonomileri – kaynaklarımızın bir kısmını başkalarına ve parçası olduğumuz topluluklara vermek: gönüllü itfaiye, mahalle yiyecek bankaları, otostopçuları arabaya almak, komşuları yemeğe çağırmak.

Çalışanların denetlediği ekonomiler – çalışma koşullarını çalışanlar belirler: kendi işinde çalışma, aile çiftlikleri, çalışanların sahibi olduğu şirket ve kooperatifler.

‘Korsan’ ekonomiler – iktidardakilerin ‘hırsızlık’ diye damgalayabileceği, iktidarları ellerinden alınmış kişilerin ise ‘meşru gerialım’ diye adlandıracağı çeşitli şeyler: Robin Hood ya da Pretty Boy Floyd reenkarnasyonları, bina ve arazi işgalcileri.

Geçimlik piyasa ekonomileri – binlerce küçük işletme, büyüme ve servet biriktirme yönünde hiç ya da hemen hemen hiç istek duymaksızın varlığını sürdürür (hattâ iyi durumdadır). Bunlar, sahiplerine (genellikle çalışanlardır) sağlıklı bir hayat sağlamak ve daha büyük bir topluluğa temel bir hizmeti sunmak (kimi zaman bir toplanma alanı sağlamak gibi dolaylı bir hizmet olabilir) için kurulmuş ve sürdürülen geçimlik işletmelerdir.

Bu kategoriler, hayatlarımızın içine örülmüş çok sayıda farklı ve kapitalist olmayan ekonomik ilişkiden yalnızca birkaçını oluşturur. Bu ilişkileri saptama projesi, İmparatorluk Ekonomisi’nin dayattığı değersizleştirici ve aşağılayıcı bakış yollarından özgürleşmeye başlamamıza olanak sağlayan bir umut projesidir. Hayatımızın içinde var olan güçlü özgürlük alanlarını görmeye başlayabiliriz.

Ekonomik ilişkilerimizin çeşitliliğini keşfetme bağlamında, kapitalizmin kendisine ilişkin kavrayışımızı da yeniden tanımlamaya başlayabiliriz. Kapitalizmi ekonomi olarak değil, ekonomik alanı kolonileştirmeye dönük süregiden bir proje olarak görebiliriz.  Şanslıyız ki, kapitalistler, her ilişkiyi bir kâr etme fırsatına dönüştürmeyi başaramadılar. Kapitalizm, süregiden ama hiçbir zaman tam başarı elde edemeyen bir kolonileştirme projesidir.

Aslında, ‘yüzeyin altında’ halkın ekonomisi, yani bu temel işbirliği ve dayanışma biçimleri var olmasaydı, egemen ekonomi dağılırdı. Fabrikalar kapandığında, buz fırtınası yaşadığımızda, evlerimiz yandığında ya da ücretimiz yetmediğinde bizi hayatta tutan bunlardır. Toplumumuzun dokusunu oluşturan, bizi insan yapan ve en temel gereksinimlerimiz olan sevgi, ilgi ve karşılığı desteği sunan ilişkiler bunlardır. Bunları bize sunan, kuşkusuz, kapitalizm değildir!

Dayanışma Ekonomisi burada, alternatif ekonomilerin zaten var olduğunu, yaratıcı ve yetenekli insanlar olarak bizlerin kapitalist sistemin göbeğinde farklı türde ekonomik ilişkiler yaratmış olduğumuzu fark ettiğimizde başlar. Parayla tanımlanmayan kendi servet ve değer biçimlerimiz var. Bu ekonomiler, önceliği rekabete ve kâr etmeye vermiyor, insan gereksinimlerini ve ilişkilerini merkeze alıyor. Yeni bir ekonominin, işbirliği, eşitlik, çeşitlilik ve kendi kaderini belirleme ekonomisinin, bir ‘dayanışma ekonomisi’nin toprağa atılmış tohumları onlar.

Kapitalist ekonomi bu tohumları değersizleştirmiş ya da bizden saklamış olsa da, onları alternatif ekonomik örgütlenişimiz için başlangıç noktaları olarak kullanabiliriz. Dayanışma ekonomisi projesi, bu tohumları sulama, diğer bir deyişle, var olan dayanışma alanlarını saptayıp genişletme ve bu süreçte, yeni ve daha büyük dayanışma alanları yaratma projesidir.

Dayanışma, yerel ve küresel düzeyde karşılıklı ilişkilerimiz konusunda aktif sorumluluk almaya dönük dinamik ve kolektif süreci betimleyen güçlü bir sözcüktür. Dayanışma içinde iken, kaderimizin insan olan ve olmayan başkalarının kaderine bağlı olduğunu, kimi zaman son derece eşitsiz ve baskıcı olan karşılıklı bağlantılarımızın bilinçli eylem ve dönüşüm gerektirdiğini fark ederiz. Dayanışma yoluyla, başkalarının farklılığını, özerkliğini, gücünü ve saygınlığını fark ederiz. Özgür ve sevinçli olma mücadelelerimizin birbirinden, sandığımız kadar farklı ya da uzak olmadığını anlarız. Ortak mücadele konusunda etik pratik geliştirmeye başlarız.

Sık sık insanların ‘bir şeye karşı olmak kolay; pozitif alternatiften yana olmak çok daha zor’ dediğini duyarım. ‘Ekonomi’ye ilişkin egemen öyküye inanır ya da alternatifi adlandırma ya da yeni ekonomik sistemi teknik ayrıntılarıyla anlatma zorunda olma tuzağına düşecek olursak bu gözlem doğru olabilir. Öte yandan, başka bir öyküyle, kapitalist ekonominin yüzeyinin altında alternatif dünyaların tohumlarının var olduğunu ve hatta filizlenmekte olduğunu görebiliriz. Yükümlülüğümüz, soyut bir şablon ya da şema geliştirip sonra da herkesi bunu izlemeye ikna etmek (ya da zorlamak) değil, çevremizdeki umut ve yaratı alanlarını saptamak, adlandırmak, kutlamak, onları güçlendirmek ve birbiriyle bağlantılı kılmak için örgütlenmek ve bunları yaparken yeni olanaklar ve ilişkiler yaratmaktır.

Bu bakış açısından doğabilecek yaratıcı projeler kuşkusuz, birçok başka dönüştürücü çalışmayla da bağlantılandırılmalıdır. ‘Karşı’ olmak nasıl yeterli değilse, yaratmak da yeterli değildir. Birçok farklı eylem biçimini kapsayan ve birbiriyle bağlantılandıran toplumsal hareketler inşa etmeliyiz; kendimizi ve içinde yer aldığımız topluluğu zarar görmekten koruyacak savunma eylemleri; var olan baskı ve sömürü yapılarını ve bütün ırkçı, seksist, sınıfçı, homofobik ve başka şekillerde dışlayıcı biçimlerini sorgulayacak saldırı eylemleri; çok çeşitli şekillerde dayatılmış olan acı ve tükenmişliği ele alacak ve iyileştirecek sağaltım eylemleri; günlük gereksinimlerimizi karşılayacak ve egemen toplum ve ekonominin baskılarından kurtulmamıza yardımcı olacak alternatif yapıları kuracak yaratıcı eylemler..

O halde, toparlayacak olursak: Hepimiz ‘dayanışma ekonomistleri’yiz. Birlikte, ekonomilerimizi, çalmış olanlardan geri alabiliriz. ‘Ekonomi’ sözcüğü Yunanca oikos (ev) ve nomos (kurallar/yönetim) sözcüklerinden gelir. Evin yönetimi. Kimin evi? Bizim evimiz! Kimin yönetimi? Kolektif özyönetim! Birlikte, evlerimizi güvenlik, ilgi, sevgi, iyilik, büyüme ve dayanışma alanları halinde geri kazanabiliriz.

Ethan Miller <ethanmiller@riseup.net>

Armağan Verme ve Kamusal Alan

yelizyilmaz |
18 Ağustos 2014 |

Maralena Murphy ve Jenny Leis <jennyleis@riseup.net>

* Bu yazı Zumbara aracılığıyla, saat karşılığında Emre Çakman tarafından çevirilmiştir. Makale Shikshantar’ın ‘Reclaiming the Gift Culture‘ kitabında yer almaktadır. Emre’ye desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

Bu yayındaki diğer eserler, eksiksiz ve anlaşılır bir biçimde, armağan ekonomisinin, dönüşüme uğrayan insan ilişkileri ekosisteminin ortaya çıkışıyla olan ilişkisinden bahsetmektedir. Bu makalede ise, birlikte çalışmak için fiziksel bağlarla bağlanmış biyolojik varlıklar olduğumuz, biriktirmek ve gözetmekten ziyade, vermekle daha büyük tatminler yaşadığımız önermesini kuvvetlendirmek istedik.O halde, sorumuz şu: Bu kamusal, esaslı, yaygınlaşabilir ve etkili bir yolla nasıl yapılır?

Portland, Oregon’daki ‘Şehir Onarım Projesi’ (The City Repair Project) serbest bölgeler oluşturarak ve kamusal alanda karşılıklı değiş tokuş imkanları sağlayarak armağan kültürünü evrensel anlamda yaşanır ve ulaşılır kılıyor. Şehir Onarımı çalışmasının özünde; karşıt durumunun kısa bir tarifiyle daha rahat anlaşılır hale gelecek olan, Alan Oluşturma (Placemaking) fikri yatıyor. Bizler Amerika Birleşik Devletleri’nde, egemenlik ilkeleri, isimsizlik ve kapitalist toplumun tarafsız değişim özellikleriyle demlenmiş hayatlar yaşıyoruz. Ailelerimizin inşa etmediği (ve muhtemelen hiçbir zaman sahibi olamayacağı) evlerde doğduk. Türdeş tasarımların sonucu olan coğrafyalara tanık olduk ve sınır içinde sınırlara hapsolmuş hayatlarımızla, doğal dünyanın saf çeşitliliğinden koptuk. Bize, dünyaya ‘YAŞIYORUZ; ŞİMDİ VE BURADA’ diye haykırırarak kök salmak için fırsat tanınmadı.

Placemaking (Alan Oluşturma), kent sakinlerinin aktif katılımcı olduğu, ikamet ettikleri; hayatlarının manzarasını oluşturan yerlerle ilişki kurdukları, kişilerin bu yerlere kamusal yönetim ve toplumsal yapıyla ilişki içinde olduğu hissiyle şekil verdiği çok katmanlı bir yöntemdir. Bu, çoğunlukla kamusal alanın ıslahıyla olur: sokak köşelerindeki yükseltilerin oturulabilir, dinlenip sohbet edilebilir yerler haline getirilmesi, kaldırımlarda komşuların yerel etkinlikler, ihtiyaçlar ve kaynaklar hakkında ilanlar paylaşabileceği kulübeler yapılması, kaldırımlara halkın kullanmadığı eşyalarını bırakabildiği ve ihtiyacı olanların bunlara ücretsiz sahip olabileceğini bildiği ‘ücretsiz kutular’ koyulması, gelip geçenlere buranın bir “Mekan: İçinde yaşanılan, sakinleri tarafından bilinen ve sevilen bir yer” olduğunu gösteren sokak boyamaları gibi projeler.

Bu projeler, her defasında, kendi muhitinde neler olmasını istediklerini tartışmak için bir araya gelen yerel topluluklar tarafından üstlenilir – kamusal alanda neler eksik ve bu topluluk, şu an yaşadığı yerde birlikte çalışarak, nasıl kendi cennet bahçesini yaratır? Böylece, Şehir Onarımcısı’nın işi, katılımcılarının hediyeler vermesini gerektirir –zaman, kaynak, enerji, mesuliyet ve hizmetten oluşan hediyeler. Verilen bu hediyeler sayesinde şehrin sosyal ve fiziksel onarımı tamamlanmış olur. Şehir sakinleri büyük oranda, para alışverişi ve bürokrasiden ibaret soyutlamalar yerine, tanıdık insanlar ve mekanlarla, yaşamak ve soluk almanın alışverişi üzerine ekosistemler geliştirmeyi öğrenir.

Buradaki önemli nokta, bu komşuluk projeleri armağan ekonomisinin deneyimlerini sunarken, projenin yaratımında yer almayanların durumu. Siz okuyucunun talihsizliği, Şehir Onarımcısı’nın işiyle edebi bir alanda karşılaşma yaşıyor oluşunuz. Onarılmış alanlardan geçen insanların deneyimlerini anlamanız için size gereken şey, betimlemeler: güzel bir tablo, topraktan yapılmış bir bank, ilan tahtasından bir mozaik. Trafiği yavaşlatan, yaşam detayı ve güzelliği yaratan, hiçbir mühendislik firmasıyla uyuşmayan bu projeler, insanların yardım edemediği ama durup ‘Bu ne?’ dediği baskın, şekilsiz ve kişiliksiz ‘kamusal’ fikrine alternatif, fiziksel bir boşluk sunmaktadır.

Bu ilgi ve merak kıvılcımı, bizim masum şehir sakinimizi hediye endüstrisine çekmek için bir kancadır: aniden, bir kulübeden bir bebek bakıcısının telefon numarasını alıyorlar ya da kendilerini bir bankta, gerektiğinden fazla kabak yetiştirmiş bir komşunun yanında otururken buluyorlar, kadın poşetler dolusu kabak uzatıyor ya da ‘iletişim istasyonu’nda bir anı defterine çocukluğundan güzel bir anısını yazıyor, oradan geçen, küçük spiralli deftere ulaşacak yüzlerce insandan birinin tanıklık edeceği ve seveceği bir hikaye.

Bu projenin kamusal alandaki varlığı armağanın verilmesini sürdürecektir; eğer biz yeteri kadar cesur olabilirsek…

Bir evrenselleşmiş pazar ekonomisinden bir çok yerel, birleşmiş armağan ekonomisine kadar, apaçık bir türler arası geçiş gerekliliği bağlamında, Şehir Onarımcısı’nın projeleri insanların kendilerinden verebilme yeteneklerini güçlendirecek geri bildirim düğümleri atacaktır. Lezzet vererek ve doku oluşturarak ilişkileri geliştiren tek şey hediyeler değil; aynı zamanda, yapan ve kullanan, verici ve alıcı arasındaki bağlantıdaki anı ve tavırlardır. Bu ilişkilerin içinde var olmak, paylaşılan deneyimler ve kollektif hareketle oluşturulan güven ve anlayışla, kendimizden daha ve daha fazla verebilmemize olanak sağlanacaktır.Saygın paylaşım kültürünü kuran, hareketlenmeleri ateşleyen ve dünyaları yeniden kuran şey, bu ilişkiler, insanlar arasındaki bu güvendir.

Hepimizin Birbirimize İhtiyacı Var!

Burcu Unal |
12 Mayıs 2014 |

“Senin bana , benim sana” ihtiyacımız var. “Ben seni, sen beni” tamamlıyoruz. Bunu fark edip en derinimde hissettiğim anda rahatladım. Kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek için her şeyi tek başıma yapmam gerektiği düşünce balonu bir anda patlayıp gitti. Özgürleşmiştim bu düşünceden.

Burcu ve Kızı

Zumbara benim için bir aile, koskocaman bir topluluk. Destek aldığım, kalpten paylaştığım ve kalpten paylaşıldığını deneyimlediğim bir dünya. Bu dünyada yaklaşık 1,5 senedir çeşitli deneyimler yaşıyorum. 40’ın üzerinde servis değişimi gerçekleştirdim. Pek çok güzel insan ile tanıştım. Yeni beceriler edindim, bazen ben de yeni beceriler öğrettim. Bazı günler ruhuma dokunanlar oldu, o bazı günlerde ben de bazı ruhlara dokundum. Birlikte doğuştan getirdiğimiz veya sonradan yaşamlarımızda deneyimleyerek öğrendiğimiz armağanlarımızı fark etmeye, keşfetmeye, birbirimiz ile paylaşmaya başladık; paylaşmaya da devam ediyoruz. Böylece muazzam bir örüntü oluşmaya başladı. Zaten tüm evren, doğa, ilişkiler ağı birer örüntü değil mi? Birbirimiz ile bağlantı halindeyiz. Bizler göremesek de her birimiz birbirimize enerjisel olarak bağlıyız. “Senin bana, benim sana” ihtiyacımız var.

Serdar Kılıç’ın “Doğadaki İnsan” bölümlerini izliyorum bu ara. Atalarımızdan bizlere miras kalan ve unuttuğumuz veya unutmakta olduğumuz değerlerimizi yeniden hatırlamaya başladım. İzlerken genelde gözlerim dolu dolu oluyor.

“Ben bugün yaptığımı sattım; aynı şeyi komşum da yapıyor; bir başka gelen de ondan alsın” diye dilekte bulunan bir insan olmayı öğreniyorum. İşte budur bizi ayakta tutan kültür. “Ben bunu bilirim ve o insanları düşleyip aklıma getirdiğimde burnumun direği sızlar, gözlerim dolar” diyor Serdar Kılıç. Paylaşım kültürü bizim Atalarımızdan geliyor, bu topraklar üzerinde yaşanmış. Engin bir bilge Anadolu, koskocaman kucağını bizlere açmış bereketli sevgi dolu bir ana. Anlıyorum ki aslında uyanma ve aydınlanma ve hatta “insan olma” o kadim bilgelikleri de hatırlamak. Modern sanayileşmiş şehir toplum yaşantılarımızda unuttuğumuz değerleri tekrar tekrar hatırlamak ve günümüze göre de uyarlayarak onları yaşatmak, geliştirmek… Zumbara ve buna benzer sosyal mecralarda, kendi hayatımda paylaşımda bulunurken işte tam olarak da hissettiklerim buna benzer duygular. Paylaşım ve armağan kültürünü yeniden yaşatmak…

Ben İstanbul’da yaşıyorum. 11 yaşında ilköğretimde olan Yağmur isminde bir kız çocuğu annesiyim. Aynı zamanda da Sosyoloji ve Psikoloji öğrencisiyim. Buna göre de ihtiyaçlarım farklılaşabiliyor. Bugüne kadar laptop tamiri servisinden, kızımın doğum günü için dans derslerine, web sitem için logo tasarımından aromaterapi ve yoga servisleri gibi ruhumu besleyecek servislerin deneyimlerini yaşadım. Yelpazem çok geniş. Bu deneyimlerimi içtenlikle paylaşmak niyetimdeyim.

Sevgiyle

Neden bedava bir lokanta açtın ki?

yelizyilmaz |
15 Ocak 2014 |

Ankur Shah <mangolandia@gmail.com>

* Bu yazı Zumbara aracılığıyla, saat karşılığında İlknur Urkun tarafından çevirilmiştir. Makale Shikshantar’ın ‘Reclaiming the Gift Culture‘ kitabında yer almaktadır. İlknur’a desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

armağan ekonomisi konularına ilgim, yerli halkların potlaç kavramları arasındaki farklar ile gita’nın “çıkarsız eylem yogası”nı incelerken doğdu. beni daha derinlerine iten ise karşılık beklemeden verme, yani gerçekleştirilen eylemlerden bir “meyve” beklemeden hareket etme kavramı oldu.

ilk araştırmalarım beni fransız antropolog marcel mauss’un “armağan” isimli kitabına ulaştırdı. bu makale marcel’in sözde ilkel toplumlardaki armağan ekonomisi incelemelerini sunuyordu. kitap yayınlandığında (1923), sanırım özellikle armağanın bizim kültürümüzdeki rolü ile “ilkel” toplumlardaki rolü arasındaki benzerlikler nedeniyle, oldukça ses getirmişti. misafirliğe gittiğimizde bir şişe şarap götürmemiz gibi.

tabii ki kitabın vardığı sonuç, bu toplumlarda armağanın sahip olduğu yerin, bizim yaratmaya çalıştığımız toplumdaki yeri ile aynı olmadığı, orada armağanın güçle, saygıyla, otoriteyle ve statüyle derin bir ilişki içinde olduğuydu. çıkarsız eylem, merhamet veya evrensel bolluk inancı ile pek ilgisi yoktu. orta sınıftan birinin evine giderken bir şişe (tabii ki fazla ucuz olmayan) şarap götürmenizin nedeni armağan verme eyleminin ya da bu şarabın sizi heyecanlandırması değil, daha önce evinize gelen birinin size bir şişe şarap getirmiş olması, yani bunun doğru ve uygun bir davranış olmasıdır. statü olarak armağan kavramı budur: ya statüyü korumak ya da potlaç kültüründeki gibi statü kazanmak için kullanılır.

yerli halkların düzenlediği potlaçların dayandığı ilkenin kim kendini iflas ettirirse o kişinin kazandığı olduğunu vurgulamak gerekir, ki bu ilke çok da etkileyicidir. yani, bugünlerde olduğu gibi paranın ve gücün bir paket halinde sunulması yerine, yerli halklar bunları birbiriyle değiş tokuş edilecek metalar olarak görür.

gerçekten olağanüstü. ama benim anladığım kadarıyla bu pek de kropotkin’lik bir durum değil.

dolayısıyla, bir şekilde brezilyalı çözüm konseptine ulaştığımda (ki aslında asla hiç gitmediğim bir ülkede bir vejetaryen lokantası işletme fikrini rüyamda görmüştüm) tek istediğim bunun farklı, güzel ve geleceğe ait bir şey olmasıydı. fikirlerimi beyaz bir kağıda yazdım ve benzer fikirleri olan, gelip yardım etmek isteyen ya da kendi hikâyelerini paylaşmak isteyen olup olmadığını görmek için mumbai’de 2004 dünya sosyal forumu’nda sundum. orada kimse çıkmadı. ama bence bu konularla ilgileniyorsanız sunumum okumaya değer. oldukça kısa bir sunum ve proje hakkındaki güncellemelerle birlikte internet üzerinden erişilebiliyor.

lokanta sonuçta o bigode adı ile anılır oldu. konsepti yiyeceklerin sevgiyle ve ücretsiz sunulduğu ve insanların istedikleri kadar ödeme yapabilecekleri bir ‘armağan ekonomisi’ lokantası olarak tanıttık gelen yerli köylülere ve balıkçılara.

her öğünde karışık bir tabak (thali[1]ye benzeyen prato feito’[2]), ayrıca sebzeli burgerler (yumurta ve peynir tercihe bağlı) ve empanadas (samosas[3] gibi ama fırında) sunuyorduk. yanında meyve suyu ve tabii ki bira oluyordu.

brezilya.

yerel kültüre yabancı kalmamak için empanada’lara bir fiyat koyduk. insanların anlayacakları bir şey olan empanada ile başlayıp bu sayede mekâna ve sohbete dâhil olduktan sonra zamanla ücretsiz yeme konusunda kendilerini rahat hissedeceklerini düşündük. “insanların ayağına gitme” kavramı. bir de bira ücretliydi. ahlaki deneylerle alkolün birlikte sunulabileceğine inanmıyordum, hâlâ da inanmıyorum.

lokanta her gün açıktı. her gün diye başladık ama hafta içi fazla gelen giden olmayınca kısa bir süre sonra sadece hafta sonlarına geçtik. kasadan para alıp pazardan alışveriş yapıyordum ve önceki günden ne kaldıysa onu kullanıyordum. başlangıçta ortaya para koyduk—fazla değil—ve para bitene kadar deneyelim, sonra bir toplantı yaparız (üç dört kişiydik) dedim kendime. ancak para hiç bitmedi. lokanta beş ay boyunca açık kaldı, herkes para ödedi, herkes benim normalde isteyeceğimden -ücretlendireceğimden çok daha fazla para ödedi. herkes yemekleri çok beğendi ve bir kez gelen herkes tekrar geldi. adaya sadece hafta sonu için gelmiş olanlar bile. çok güzeldi.

ama bu durum benim için bir başarısızlıktı. ben kısa süre içinde arkadaş olduğumuz köylülere sevgi soslu gurme vejetaryen yemekler sunmayı, onların kendilerini rahat hissedip gelmelerini ve bir tabak yemek yiyip bir gülümsemeden başka bir şey bırakmadan ayrılmalarını istiyordum. benim hedefim buydu. sadece iyi vakit geçirmek ve iyi vakit geçiren insanlarla bir arada olmak. çok eğlenmemizin yanında herkes mutlaka para ödedi ve ödeyemeyeceğini düşünen kimse gelmedi. tabii biliyorsunuz bu engellerin çoğu kültürel. başlangıçta portekizce’miz pek iyi değildi ve bırakın “post-kapitalist” lokantayı, vejetaryen lokantası fikrini bile açıklamakta zorlandık.

bu adlandırma kendimiz için kullandığımız diğer bir isimdi ve hâlâ hoşuma gidiyor. dolayısıyla 2005 yılı mart ayında bigode’den ayrıldıktan bir yıl sonra ahmedabad’a geldiğimde ve manav sadhna ve seva cafe’yle karşılaştığımda çok heyecanlandım. seva cafe’nin yeri çok güzel, kalıcı (satın aldılar), inanılmaz, profesyonel bir tasarım ve mükemmel bir konuma sahip.

farklı bir estetik anlayışına sahip olmakla birlikte bizim tasarımımız da harikaydı ve lokantadaki her şey arjantin ve fransa’dan zanaatkâr arkadaşlarımızın ürettiği el yapımı ve el boyaması objelerdi ydı. ama seva cafe benim için yepyeni bir kulvardı. bir çok yönden çok daha profesyonel ve can alıcı güzellikteydi. hem de yıllardır vardı. bizim deneyimizden farklı olarak orada tam zamanlı çalışan ve buradan geçimini sağlayan birkaç kişi vardı. deneyin başarılı olduğunu bile söyleyebiliriz.

ayrıca son derece hindistan’a özgü, hindistan kültüründe hem çok mütevazı hem de çok küstahça olabilen “misafir tanrıdır” ilkesine dayalıydı. biz bu post-kapitalist olma meselesi konusunda ukalalık ediyorduk ama, seva cafe’de yanınıza oturup insanların kalbindeki iyilik ve hizmetten bahsediyor ve nasıl evinizdeymiş gibi davranmanız gerektiği konusunda falan ciddi bir konuşma yapıyorlar. binlerce kültürü harmanlayan bir kültürün parçası olmanın tüm ağırlığı ve güzelliği ile gerçekten son derece hindistan’a özgü.

armağan ekonomisi bakımından, yemeğiniz bitince bağış yapmanız için size bir zarf veriyorlar. yani miktarı size kalmış olmakla beraber bir katkıda bulunmanızın beklendiği doğrudan gösteriliyor. biz de insanlara ne sipariş ettiklerini bilsinler diye yemeğin adisyonunu veriyorduk ve bunu konsepti açıklamak için bir fırsat olarak kullanıyorduk. para vermeleri gerekmiyordu ama vermek istiyorlarsa istedikleri kadar verebilirlerdi. sanırım seva cafe’de daha ciddi bir şekilde bir şey vermeniz isteniyor ama miktarı size bırakılıyor.

bu da felsefi olarak büyük bir farklılık bence. tabii ki bir çok farklı yaklaşım var ve gördüğüm kadarıyla üslup, biçim veya teknikteki küçük farklılıklar armağan ekonomisi deneyimlerinin yarattığı “hissiyat” üzerinde büyük etki sahibi oluyor. örneğin brezilya’daki dünya sosyal forumu’nda (2005) amanda bize armağan ekonomisiyle çalışan bir organik meyve suyu kafeteryaları olduğunu ve tezgâhtaki sepete istediğiniz kadar bırakıp üstünü istediğiniz kadar alabildiğinizi anlattı. dolayısıyla hiç kimse kaç para ödediğinizi bilmiyor (ama sonunda toplamı hesaplamak kolay olurdu, ilginç bir kriptolama tekniği). ödemelerin anonim olması çok güçlü bir etki yaratıyor. hem bigode hem de seva cafe’de her masanın ne kadar ödediği belli ve bu size içten içe değerlendirme ve yargılama (ve istatistiğe vurma) olasılığı sunuyor. istatistiği şimdilik tartışmanın dışında bırakacak olursak bence bu ikisi de armağan ekonomisinin merhamet/önyargısızlık/hizmet amaçlarına ters düşüyor.

amanda’nın gittiği bu meyve suyu kafeteryasının diğer bir yönü de tavsiye edilen fiyatların olmasıydı. tavsiye edilen fiyatlar armağan ekonomisi kavramının bir numaralı sorunu ile başa çıkılmasını sağlıyor: kafa karışıklığı. insanların kafası karışıyor, telaşlanıyorlar ve bocalıyorlar. insanların kafalarını karıştırmak büyüme –burada büyüme’nin ne olduğu anlaşılmayabilir, kalkınma daha doğru olur gibi geldi bana- için gerçekten faydalı olabilir, ama bazı insanların çıkmaza düştüklerini de gördüm.

bu da bir devrim sayılmaz. bence sunulan anonimlik ile tavsiye edilen fiyatın birleşimi oldukça güçlü bir etki yaratıyor. maliyeti karşılamak için ne kadar verilmesi gerektiği belli ama bir bakıma ne kadar verdiğinizle kimse ilgilenmiyor. ama seva cafe ve bizim bigode modelimizde bunun tersinin işlediği söylenebilir. ne kadar ödemeniz gerektiği konusunda bir fikriniz yok ama ne olursa olsun yargılanacağınızı biliyorsunuz.

daha sonra başka bir deneyi daha ziyaret ettim. berkeley’deki karma mutfağı’nı. manav sadhana ile bağlantılı olan charity focus’tan güzel insanların, belki de seva cafe’den ilhamla kurdukları bir yer. lokantada yemeden önce onlarla tanışma ve arkadaş olma zevkini tattım ve bu süreçte deneyimlerimi ve yemek kitabımın kopyalarını paylaşma imkânı buldum. karma mutfağı’na girdiğinizde (o zamanlar bir hint lokantasının içinde cumartesileri çalışıyordu) sizi oturtuyor ve günün menüsünü veriyorlar ve anonim bir kişi sağ olsun, hesabınızın ödenmiş olduğunu söylüyorlar.

bedava değil. bağışla da değil. size kalmış da değil. çok basit bir şekilde ödenmiş. çok basit bir kelime oyunu ve gerçekten de aynı fikri aktarıyor: yemek için para ödemeniz gerekmiyor, size gönülden sunuluyor. ama dilin gücü sayesinde sizin gibi rasgele bir insana sorumluluk yüklüyor. zekice ve güçlü bir teknik, şantaj kadar etkili, bunun egoyu ve olası tepkileri engelleme konusunda çok akıllıca olduğunu düşünmüştüm.

sana armağanı ben vermiyorum, evren veriyor. o yüzden bana hesap sorma, sadece ye.

beklentiler olasılıklar alanından ustaca çıkarılıyor çünkü karma mutfağı size bir şey vermiyor, evren veriyor. anladın mı? çok hoş. ama tabii ki başka birinin yemeğini ödemek isteyip istemediğiniz size kaldığı için biraz ağır da bir yük (bu başlangıçta ima ediliyor ve sonunda açıklanıyor, genellikle herkes verme arzusu ile yanıp tutuşuyor).

bu lokanta deneyimleri arasındaki başlıca somut farklardan biri tabii ki şeflerin tutumu. elbette şefler fevri doğaları ile ünlüdürler, ama gönüllüler, iş sahipleri, deney sahipleri, ücretli ortaklar ve çalışanlar arasındaki fark çok büyük. baskı, ağırlık, maaşlı iş gücü ve ezilme varsa bunun tadı yemeğe mutlaka geçiyor. bu bir irade ve bilinç meselesi ve örgütlenme biçiminden bağımsız olarak da mevcut. ama bence kötü enerjilerin yemeklere geçmesini engelleyecek olan bilinci destekleyecek yapılar geliştirebiliriz ve geliştirmeliyiz. tabii ki bu apayrı bir konu ve armağan ekonomisinden oldukça bağımsız. yani aşçı kadınların şarkı söylediği okul kantinleri olduğu gibi huysuz şeflere sahip armağan ekonomisi lokantaları da var. hiçbir şey kesinlikle olduğu şeyden başka bir şey değildir.

diğer bir ilgili ve umarım son not: esneklik. dilde, ekonomide ve kültürde deney yapma fikri bence esneklikle ilgili. bu yüzden yemek de aynı derecede esnek olmalı. karma mutfağı’nda muhteşem mango lassi’ler[4] yapıyorlar ve isteyenlere vegan olarak sunuyorlardı (sonuçta burası berkeley) ve bigode’de bütün yemeklerimiz vejetaryen veya vegandı. bir sonraki lokantamda kesinlikle her şey vejeteryan, vegan, yağsız, jain-ahimsa[5] ve çiğ seçeneklerle sunulacak.

bunların hepsi benim için ruhani araştırmaların maddi dışavurumları. burada hepimiz olabileceğimizin en iyisiyiz; armağan, yemek ve sevginin keşistiği yer, kim olduğumuzu daha iyi gösterebilmek için hem kendi içimizde hem de dünyada araştırmakta olduğumuz bir diğer alan. anladın mı?

“dil armağan vermeye dayalıdır. bu hipotez, diğer insan etkinlikleri için model olarak besleme eylemi (armağan verme) kavramının kullanılmasına karşı olan tabuyu yıkmakta ve önemli sonuçlar doğurmaktadır.

dil besleme eylemine dayalı ise ve düşünme de en azından kısmen dile dayalı ise, o hâlde düşünme en azından kısmen beslemeye dayalıdır.

ancak düşünme aynı zamanda dilsel olmayan besleme eylemine doğrudan da dayalı olabilir. vücuttaki kimyasal ve hormonal etkileşimleri tarif etmek için sıklıkla kullanılan mesaj gönderme ve verme, daha az kasıtla gerçekleşen bir verme ve alma biçimi olarak görülebilir.

dili sözel düzeye aktarılmış bir armağan verme olarak görürsek ve insanın evrimini sağlayan şeyin dil olduğu fikrini kabul edersek, ileri sıçramaya – “insanlık olarak ileri sıçramamıza” mı desek? sebep olan şeyin sadece dilin soyutlama kapasitesi değil, armağan verme yönü olduğu sonucuna varabiliriz.

bu sonuç bizi insanlığın karşılaştığı şu anki tehlike ve tehditleri aşmak üzere evrilmesinin yolunun armağan verme ve alma olabileceği düşüncesine götürebilir.

gerçekten de besleme eylemini yaratıcı norm olarak ele almaya, değiş tokuşun ise evrimi tersine çeviren ve insan türü ile birlikte gezegendeki diğer türleri de tehdit eden bir çarpıtma olduğunu görmeye başlayabiliriz.”

- genevieve vaughan

http://www.gift-economy.com/theory.html


[1] Hindistan ve Nepal’de bölgesel olarak değişen yemeklerden oluşan tabldot öğün.

[2] Mavi tabak, Brezilya’da mavi yakalı işçilerin öğlen yemekleri için ucuz lokantalarda yaygın olarak servis edilen et, pilav, patates, yumurta, fasulye ve salatadan oluşan tabldot öğün.

[3] İçi sebze ya da et dolgulu kızartılmış börek.

[4] Hint mutfağında yaygın meyveli bir ayran.

[5] Jainizm inancının Ahimsa yani şiddetsizlik etiği gereğince bitkinin tamamen öldürülmesiyle elde edilen kökler ve mantarların da yenmediği vegan beslenme biçimi.

Bisikletle Kutsal Yolculuk: Bir Sunma ve Kabul Etme Seyahati

yelizyilmaz |
31 Ekim 2013 |

Bin Paise Cycle Yatra, Chale, Chalo! Chalo! Cyclewalleh zindabad! – Bedava Bisiklet Yolculuğu. Haydi Gidelim! Haydi, Haydi! Yaşasın Bisiklete Binenler!

Shilpa Jain <shilpa@swaraj.org>

* Bu yazı Zumbara aracılığıyla, saat karşılığında Deniz Altuntaş tarafından çevirilmiştir. Makale Shikshantar’ın ‘Reclaiming the Gift Culture‘ kitabında yer almaktadır. Deniz’e desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

Son birkaç yıldır, Swapathgami’deki arkadaşlarımız “bildiklerinden vazgeçme” üzerine iddialı bir maceraya ev sahipliği yaptılar: bir hafta süreyle bisikletle seyahat. İddia neydi? Kimse yanına kuruş dahi almadı – bir lira bile- ve tabii ki yiyecek, cep telefonu, Ipod veya alopatik ilaçlar da… Bisikletle kutsal yolculuk, hem içe hem dışa dönük ruhani bir seyahattir. Bile bile girişilen, para korkusunu yenmenin ve kendimizi armağan ekonomisine yeniden yakınlaştırmanın bir deneyimi. Dayandığı güç ise; bize sevgi ve şefkat göstermenin yanısıra, yiyecek ve barınak da sunan insanların, doğanın ve evrenin iyilik ve cömertlikleridir. Çoktan görünmez kılınan armağanlarımızı tekrar keşfetme ve değerini bilme üzerine bir gezi.

Kutsal yolculuklara çıkmış herkes için aşılması gereken ilk psikolojik engel; evi, para almadan terkediyor olmaktır. Biz şehir insanları, bu kadar savunmasız olmaya alışkın değiliz. Bu öğrenilmiş savunmasızlık hissi, armağan ekonomisine ulaşmakta anahtar görevi görüyor. Ve sonra, diğer “güvenli alanlar” (hazır yemek, teknoloji ve ilaçlar) aşıldıkça, kutsal benliğimiz daha çok açığa çıkıyor. Kutsal yolculuk sırasında, günlük ihtiyaçlarımızı marketten alarak gideremeyiz. Bu yüzden insanlarla para veya statü farklılıkları söz konusu olmaksızın iyi iletişim kurmanın yollarını bulmalıyız. Yani, reddedilme ihtimali de var. Çoğumuz için aşılması kolay bir mesafe değil ama bunu defalarca deneyimlemiş biri olarak, biliyorum ki Kutsal Yolculuk yalnızca olası değil, aynı zamanda özgürleştiricidir.

3 Hafta süren 3 ruhani yolculuğa katıldım. (İkisi Mewar/Rajasthan’da, biri Chandiragh/Punjabi’de) Bu, her şeyden önce bir sunma ve kabul etme yolculuğudur. Ancak kendinizi cömertçe ve karşılıksız sunarsanız ve diğerlerinin armağanlarını kabul edecek kadar alçak gönüllüyseniz işe yarar.

İlk seyahatimden kısa bir öykü: Sekiz kişiydik. Birçok kişi o zamana dek ayrılmak zorunda kalmıştı, ya hastalanmışlardı ya da aileleri dönmelerini istemişti. Biz, “hedef”imize varmıştık (Udaipur’a geri dönmeye başlayacağımız, döngünün diğer ucundaki nokta): Jaisamand Gölü. Çok güzeldi. Birçoğumuz yüzmek için göle girdi. Güneş yakıcıydı. O yüzden biraz bekleyip, hava biraz serinleyince de geceyi bir köyde geçirmek üzere yola çıkmayı planladık.

Beklerken, bizi ve bisikletlerimizi merak eden satıcılarla sohbete daldık. Kısa bir zaman geçti ve bir de baktık ki bir duvarı boyuyoruz, chaat yapmak için sebze doğruyoruz, uğrayacagımız köylerde sunmak için hazırladığımız kısa oyunlar ve jonglör gösterileri yapıyoruz. Bunların karşılığında kabul ettiklerimiz ise; çay, meyveler ve hatta develere binmek.

Sonra, yerlileri ve yabancı turistleri göle götüren tekneciler, geceyi onların adasında geçirir miyiz diye sordular. Aileleri bu adada 400 yıldan fazladır yaşamıştı ve aileden 65 kişi halen orada yaşıyordu. Bisikletlerimizi gece boyunca koyabileceğimiz uygun bir yer bulmamıza yardım ettiler ve biz de onlara, adalarındaki evlerine doğru, gün batımında eşlik ettik. İkişer ikişer evlere dağıldık. Sohbet ettik. Birlikte yemek hazırladık ve yedik. Gece, bütün çocuklar etrafımızda toplandı; çadırımızı ve müzik enstrumanlarımızı onlarla paylaştık. Oyunlar oynadık. O gece, Asya’daki en büyük yapay gölde yüzen bir adadan bakarken, yıldızlar büyüleyiciydi. Sabah erkenden uyandık, inek ve bufalo ahırlarının temizliğine yardım ettik. Taneleri dökülsün diye mısırları dövdük ve onları torbalara doldurmaya yardımcı olduk. Bazı dostlarımız makrome konusunda bilgi alışverişi yaptı. Biraz daha oyun oynadık. Daha sonra tekneciler, bizi bisikletlerimizin sapasağlam beklediği kıyıya geri götürdüler. Uzaklaşırken, hepimiz deneyimlediklerimizin cömertliği ve güzelliğiyle kendimizden geçmiştik. Sihir gibiydi.

Yani, para ve unvanlar olmadan yaşamanın nasıl bir şey olduğunu deneyimlemek isteyenleriniz için, bisikletle kutsal yolculuk, çarpıcı ve cesur bir girişim. Bu yolculuğun bir başka güzelliği, diğer programlardan farklı olarak, organize etmenin masrafsız olması (Bisikletler ve temel tamir aletleri hariç, onlar da ödünç alınıp geri iade edilebilir). Ama getirisi gerçekten paha biçilemez. Ne de olsa, “hazır”dan ibaret dünyamıza en iyi çare, insanlığa ve doğaya olan güvenimizin tazelenmesidir! Buradan ilk ve ikinci bisiklet yolculuklarımızın bir filmine ve bazı fotoğraflara ulaşabilirsiniz.

Bisikletle kutsal yolculuğun, insanlığa inancımızı tazelemenin en güzel yollarından biri olduğunu düşünüyorum.Deneyimlerimden, armağan ekonomisini sağlıklı bir şekilde tekrar özümsemek için birkaç temel prensip/uygulama öğrendim:

−Yabancılarla konuşun

Bisikletle kutsal yolculuk risk almayla ve gerçek benliğinizi ortaya koymakla başlar. Öğrenilmiş utangaçlığımızı, korkularımızı ve hatta egomuzu yenmeyi içerir. Bazen, kendimizi biraz daha zorlayıp, özelimizi de daha çok paylaşmamız demektir. Köylüler bu süreçte, bize sık sık “şahsi” sorular sorarak yardımcı oldular. Bu, aynı zamanda koşullanmış olduğumuz; “cahil”, “geri kafalı”, “fakir” gibi etiketleri bir kenara bırakmamızı; basmakalıp algılardan kurtulup, insanları birey olarak ve sundukları dostluklarıyla görebilmemizi gerektirdi.Biz, zamanla armağanlarımızın ve “diğerlerinin” değerini bilmeyi öğrendikçe, onlar “diğerleri” olmaktan çıktı.

-Sınırlarınızı tekrar değerlendirin

Yolculuğumuz sırasında, kısa zamanda sınırların, kuralların ve normların sonsuza dek değişmez olmadığını anladık. Ne de olsa insan elinden çıkmışlardı ve biz veya başkaları tarafından tekrar konuşulup değiştirilebilirlerdi. Yol esnasında “özel mülkiyet”, “hijyen”, grup hiyerarşisi, din, cinsiyet rolleri gibi geleneksel kavramlarımızı tekrar değerlendirebileceğimiz birçok durum deneyimledik. Bu “sınırları aşma” tecrübesi, birlikte öğrenmenin birçok fırsatını doğurdu. Birçok şey -otellerde, yerel resmi kurumlarda veya hostellerde kalmak yerine insanların evlerinde ya da doğada konaklamayı seçtiğimiz için- kendiliğinden ve çok doğal akışında gerçekleşti.

-Bir “Dürüst Emek Günü” gerçekleştirmeye çalışın

Biz, en başından itibaren yemeğimiz için çalışacağımız ve şehirleşmiş yerlere gidip de parazit misali (hep alan, alan, alan) bir ilişkiye devam etmeyecegimiz konusunda nettik. İlk olarak; yiyecek, hava, su vs. gibi tüketimleriniz için ne kadar emek vermeniz gerektiğine yalnızca siz karar verebilirsiniz.
Bunu size söyleyecek hiç kimse yok. Herkes kendisi için çalışmak zorundaydı ve grup halinde yolculuk ettiğimiz için de bunun nasıl olacağını hep birlikte çözdük. İkinci olarak; hiçbir emek “çok küçük” veya “çok büyük” değildir. Kim, her ne iş yaparsa yapsın -ağır tezek kutularını tarlaya taşımak veya sonsuz görünen saman balyalarını kamyonlara yüklemek veya biber toplamak veya evi süpürmek veya toprak ocakta gözlemeler yapmak veya bulaşık yıkamak- hepsini içtenlikle kabul ettik. Her çalıştığımız an; ellerimiz, kalplerimiz, zihinlerimiz ve ruhlarımız arasındaki bağları iyileştirmenin bir fırsatıydı. Son olarak; iş, beklenti olmadan ortaya çıkmalı. Bazen çalışırdım ve o aile bana içecek veya yiyecek sun(a)mayabilirdi. Yine de evrenin bana ihtiyacım olanı sunacağına inanarak gülümser, bu fırsat için onlara teşekkür eder ve işime devam ederdim.

-En yavaşınız kadar hızlı gidin

Bu söz, arkadaşlarımız Zapatistalar’dan alıntıdır. Yolculuk, bireysel olduğu kadar birliktedir de. Bir yarış ya da herhangi bir çekişme değildir. Yolculuk ettikçe, yolcuların hem kendi ihtiyaçlarına hem gruptaki diğerlerinin ihtiyaçlarına dair farkındalığı yavaş yavaş yükselir. Kendi kendine, yolcuları bir arada tutan bir güven çemberi oluştu. Önde gidenler yavaşlayıp, herkesin görünür mesafede olduğuna emin oldu; yol ayrimlarinda durup kimsenin geride kalmadığını garantiye aldı. Patlak lastik ve bisiklet tamiri için malzemesi olanlar, ihtiyacı olan herkese yardımcı olabilmek için en arkalara kadar geldiler. Yorulduğumuzda birbirimize masaj yaptık. Yemeğimiz azaldığında elimizdekini paylaştık. Birbirimize, hislerimizi ve kavrayışlarımızı paylaşmak için zaman ve mekan tanıdık. Yol boyunca; iletişim, anlaşmazlıkları dönüştürme ve birbirimizi dinleme adına birçok şey öğrendik.

 

Giftival İstanbul’da!

yelizyilmaz |
03 Eylül 2013 |

Ekim 2013′te İstanbul’da çok anlamlı bir organizasyon gerçekleşecek – GIFTIVAL.

5 gün sürecek festivalde ’armağanla yaşamak’ gibi ortak bir bağı paylaşanlar bir araya gelecek.

Türkiye’de şahit olduğumuz üzere, hediye bilinci giderek artıyor. Giftival, bu hikayenin bir parçası olacak.

Etkinliğin gerçekleşmesi için desteğe ihtiyaç var. Bunun için bir kitle fonlaması (crowdfunding) kampanyası başlatıldı. Yardımda bulunmak istersen, iki seçenek var.

- Birincisi maddi yardımda bulunabilirsin.
- İkincisi varsa uçuş millerini hediye edebilirsin.

İstanbul’daki buluşma 3 yıllık bir seri halinde gerçekleşecek olan Giftival’in ilki olacak. Verilecek hediyeler sadece insanları bir araya getirmekle kalmayacak, ‘hediye’ye ve bu etkinliğe aktif bir biçimde katkı verildiğini gösterecek.

Daha fazla bilgi almak ve yardımda bulunmak için burayı inceleyebilirsin.

Armağan Çemberi Nasıl Yapılır?

aysegulguzel |
17 Temmuz 2013 |

Orjinal yazı: Alpha Lo

Çeviren: Aslı Tosuner

Düzenleme: Filiz Telek

Bu aralar forumlarda paylaşımı cesaretlendiren, tüketimi azaltan pek çok etkinlik düzenleniyor. Giderek popüler olan armağan ekonomisi pratiklerinden biri ‘armağan çemberi’. İlgilenenler ve merak edenler arttığı için armağan çemberi ile ilgili pratik bilgiler içeren bir yazı hazırladık.

Armağan çemberi nedir?

Armağan çemberi, insanların birbirine yardım etmek, servislerini ve ihtiyaçlarını paylaşmak için bir araya geldiği açık bir çemberdir. İnsanlar, karşılığında bir şey beklemeden vermek istediklerini paylaşır ve armağan olarak verirler.

Armağan çemberi, katılanların verebilecekleri ve ihtiyaç duydukları şeyleri paylaştıkları bir topluluk olma sürecidir. Verilebilecek armağanlarda sınır yoktur. Bilgi, beceri, yetenek, tecrübe ya da bir ürün… Konuda yetkinlik ya da donanımlılık gibi ayırıcı bir tavır yoktur. Armağan çemberinin içinde olmak ve armağanlaşmak, paylaşımı, çoğalmayı, güçlenmeyi, tüketmeden de yaşanabileceğini, geri döndürebilmeyi ve birlik olmayı deneyimlemenizi sağlar.

Armağan çemberinin amacı nedir?

İnsanların birbirlerine karşılıksız verebileceği ve dayanışabileceği bir alan açmak ve bir topluluk deneyimi ve dokusu yaratmak ve aynı zamanda armağan ekonomisi ve kültürünü geliştirmek, canlandırmak. Aynı zamanda ihtiyaçlarımızı para kullanmadan, ilişkilerimiz aracılığıyla gidererek ilişkileri güçlendirmek ve dirençli topluluklar oluşturmak.

Armağan ekonomisi nedir?

Armağan ekonomisi, insanların vermek üzere bu dünyaya geldikleri armağanları keşfettikleri, bu armağanları bütünün hayrına özgürce, koşulsuz olarak ve severek verdikleri ve kendilerine verilen tüm armağanları da (hava, su, gıda, sağlık, dostluklar, öğretiler, dayanışma, ve hatta para ve aklınıza gelebilecek herşey) şükran ile kabul ettikleri bir sistemdir.

Armağan ekonomilerine örnekler nelerdir?

Rainbow buluşmaları, Wikipedia, açık kaynak yazılımlar, Zumbara, imece kültürü, couchsurfing, yeryüzü sofraları

Bir armağan çemberi nasıl yapılır?

Katılımcılar bir çember olarak oturur ve sonrasında akış şöyle ilerler:

1. Tanışma – Katılımcılar isimlerini ve birbirlerini tanımıyorlarsa kısaca kendilerine dair bir şeyler paylaşırlar.

2. Armağanların paylaşımı: Katılımcılar gruba armağan edebilecekleri şeyleri – bilgi, beceri, deneyim, eşya, hizmet – ifade ederler. Bunu yapmanın bir yolu da, verilebilecek armağanları bir kağıt parçasına yazmak ve bunu çemberin ortasına koymaktır. Sonrasında isteyen kişi bu kağıt parçasını alabilir.

3. İhtiyaçların paylaşımı – Bu turda katılımcılar ihtiyaçlarının ne olduğunu paylaşır. Bu, yeni bir ev için eşya, ev arkadaşı bulma, köpeği gezdirebilecek birisi, gitar çalmayı öğrenme, bir blog açmak vb. bir şey olabilir.

4. Armağan ve ihtiyaçların eşleşmesi – Katılımcılar birbirlerinin armağanlarına talip olurlar ve karşılayabilecekleri ihtiyaçları belirtirler.

5. Teşekkürleri sunmak – Katılımcılar önceki çemberlerden aldıkları armağanlar için şükranlarını ifade eder.

6. Program yapmak – Katılımcılar bir araya gelir ve armağanlarını verip/almak için ne zaman bir araya gelebileceklerine karar verirler, iletişim bilgilerini paylaşırlar.

Çember yeni katılımlara açık mıdır?

Tekrar eden çemberler yeni katılımlara açıkken daha iyi çalışıyor gibi görünüyor çünkü yeni insanlar yeni armağan ve fikirler sağlıyorlar. Çeşitlilik her zaman iyidir!

Bir armağan çemberi için zaman çerçevesi nedir?

Çember katılımcı sayısına göre yarım saatten birkaç saate kadar sürebilir.

İnsanların vermek için motivasyonları nedir?

Bazen insanlar başkalarını samimiyetle önemsedikleri ve onlara yardım etmek istedikleri için veriyorlar. Bazen başkalarıyla gerçekten paylaşmak istedikleri bir armağanları olduğu için. Bazen bir topluluğa ait olmak istedikleri için. Bazen başkalarını daha iyi tanımak istedikleri için olabilir.

Şükranın rolü nedir?

Şükran çemberdeki modu değiştiriyor. Çemberde, şükran duygusunu vurgulamak ve paylaşmak katılımcılar arasındakı bağları güçlendirir.

Armağan çemberinde takas var mı?

Armağan çemberinde karşılık olarak hiçbir şeyin beklentisinin olmadığı saf armağanlaşmaya odaklanıyoruz. Bu yüzden çemberde gerçekleşen takas değildir. Ama elbette katılımcılar çemberin yanısıra takas yapmayı seçebilirler.

Beklentisiz olmanın rolü nedir?

Verdiğimizde, paylaşım isteğinin olduğu bir yerden veriyoruz. Karşılık olarak bir şey alma beklentisi yok. Beklentisiz verip almak şükran duygusunu güçlendirir.

Ya insanlar ihtiyaçlarını ifade etmede zorluk yaşarsa?

İnsanların, özellikle bir gruba doğrudan ihtiyaçlarını ifade etmesi yeni bir deneyim olabilir. Ama bu güçlenme sürecinin bir parçasıdır. Birçoğumuz ihtiyaçlarımız için sormamayı veya onların karşılanmasını beklememeyi, kendi kendimize yetmemiz gerektiğini öğrendik. Gruptan ve kolaylaştırıcıdan katılımcılara ihtiyaçlarını ifade etmesi için hafif bir cesaretlendirme olabilir. Bazen ihtiyaçlarımızın farkına varmak biraz zaman alabilir ki karşılanması için istekte bulunalım. Aynı zamanda çember üyelerinin ihtiyaçlarını ifade ederken nasıl hissettiklerini paylaşmaları için alan açılabilir.

Bir kolaylaştırıcı var mıdır?

Evet, oturum için bir kolaylaştırıcı olması faydalıdır. Bazen farklı insanlar araya girip, rehberlik etmek için yollar tavsiye edebilir. Oturumu kolaylaştırmakta daha çok insan ustalaştıkça, çember birden fazla kolaylaştırıcıyla kolaylaştırılabilir.

Kolaylaştırıcının rolü nedir?

Armağan çemberinin işleyişini katılımcılara anlatmak. Zamanla ilgili ihtiyaçları bütünüyle düşünmek: sürecin zamanında bitmesi için her insanın düzenli şekilde tahminen ne kadar konuşması gerektiği; grubun, her insanın konuşmaya vakti olması için daha ufak çemberlere bölünmeye ihtiyacı var mıdır? Grubun birbirini daha derinden dinlemesi amacıyla onlara rehberlik etmek. Çemberdeki modu sezmek ve grubun bütün olarak en iyi deneyimi yaşamasına izin vermek amacıyla akışı kolaylaştırmak.

Ne sıklıkla yapılmalıdır?

Haftada bir ya da en azından düzenli aralıklarla yapılması önerilir.

Her çemberde aynı kolaylaştıcı olmak zorunda mı?

Kolaylaştırıcının farklı insanlar olmasını yararlı bulduk. Bu, birçok insanın çemberin nasıl kolaylaştırıldığı deneyimini kazanmasını sağlıyor ve katılanların kolaylaşırıcının rolünü eşit olarak anlaması için yararlı oluyor. Kolaylaştırıcılık, aynı anda birçok şeyin farkında olma gerekliliğinden ötürü, insanlara çemberle ilgili farklı bir kavrayış getirebilir. Çok sayıda kolaylaştırıcı çemberin daha dirençli olmasın sağlar. Eğer “kurucu kolaylaştırıcılar” orada değilse veya ayrılmışsa, çember hala devam edecektir.

Eğer çember büyürse herkesin ihtiyaçlarını söyleyecek zamanı nasıl oluyor?

Bazen grubu ufak alt gruplara ayırmak gerekebilir. Böylece alt gruplarda insanlar birbiriyle ihtiyaçlarını paylaşma şansı elde ediyorlar. Alt gruplar daha sonra, alt gruplardaki insanların ihtiyaçlarına göre büyük gruba geri paylaşım yapabilirler.

Organizasyonel armağan çemberi nedir?

Birçok farklı organizasyonu bir araya getiren armağan çemberidir. Organizasyonlar ihtiyaçlarını ve armağanlarını paylaşırlar. Bu farklı organizasyonların sinerji yaşamasına, birlikte çalışmasına ve kaynaklarını paylaşmasına olanak tanır.

ARMAĞAN RUHU: CHARLES EISENSTEIN

aysegulguzel |
15 Nisan 2013 |

* Bu yazı zumbara.com (saat biriminin kullanıldığı alternatif bir ekonomi sisteminde) aracılığıyla Zuhal Kumruoğlu tarafından çevrilmiştir. Röportajın yapıldığı Charles Eisenstein, Zumbara’nın bilgelik çemberi üyesidir.

Armağan.

Bu basit bir önemseme, ilgi gösterme davranışıdır.  Açık bir avuç gibi, bağlantı kurmaya davet — bir başkasına destek, saygı veya iyi dileğin simgesidir. Acaba daha fazlası olabilir mi? Armağanlar mali sistemimizi yeniden yapılandırabilir mi? Armağan ekonomisinde yaşamanın anlamı nedir?

Geçen Cumartesi’nin Forest Call‘unda, Charles Eisenstein‘ın armağan ekonomisinde kendi kişisel yolculuğundan içgörü, görüş ve öyküleri paylaşımını dinledik. Konu hakkında kapsamlıca yazıp konuşmakla kalmayıp, kendi yaşamını; söylemini uygulamak için verimli bir yer olarak kullanıyor. Üç çocuk yetiştirirken üç kitap, pek çok deneme yazmış, parasız kalmış, parayla ilgili korkularıyla yüzleşmiş ve almanın değerini öğrenmiş.

Charles, başından sonuna kadar, gerçekten konfor alanlarının eşiğine gelerek insanlık ve varlığın daha derin sorunlarını sorgulayıp yanıtı için kendi yaşamını bir araç olarak kullanan biri.

Parayla Deneyler

Charles, gençlik yıllarından beri, dünyada anlaşılması zor bir yanlışlık olduğunu hissediyordu. “Bunun ne olduğunu bilmesem de, bana normal olarak sunulana içtenlikle katılmamı önledi.”

Bu onu dolambaçlı bir keşif yoluna – sağlık, evlilik ve para krizleri yaşayıp seyahat, profesyonel çalışmalar yolundan; “denetimli yaşamı” bırakarak, kendisi ve diğerleri ve etrafındaki çevreyle zengin bağlantılara adım atmaya yönlendirdi.

Charles,  İnsanlığın Yükselişi’ni yazdıktan sonra, mali sıkıntı yaşadı: “Beş parasızdım… 5$’dan az param olup yiyecek ile yakıt arasında seçim yapmam; daha doğrusu, bunu üç çocukla birlikte yapmamız gereken zamanlar oldu..”

Yine de hiçbir zaman aşırı ihtiyacı olmadı. Hiç aç kalmadı. Çocukları hiç aç kalmadı. Hiç üşümediler.

“Aslında hiç kötü bir şey olmadı” diye açıklıyor. “Olan tek şey, baştan beri gerçekten korktuğum şey olduğu sonradan ortaya çıkan, yardım istemek zorunda kalmamdı. O onur kırıcı ihtiyaç içinde olma deneyimi. Ve bunu yaşamak, parayla ilgili bütün korkularımı silmiş gibi oldu.”

İhtiyaç içinde olduğu zamanlarda, Charles kendini cömertlikle kucaklanmış halde buldu.

Dairesini kaybettiği anda ona evini açan biriyle tanıştı. Orada daha fazla kalamayacağında, bir kiropraktörle sohbetinde bundan bahsedince, o onun ‘River Sanctuary,’ (Nehir Barınağı/Tapınağı)  adında, insanların onlarla birlikte kalmalarına izin verdikleri bir yuvaları olan arkadaşlarıyla bağlantı kurmasını sağladı.

Kulağa pek basitmiş gibi gelecek şekilde, “Bu çok kolay olmuş gibiydi,” diyor.

Başka bir seferinde, Charles bir benzin istasyonunda, arabasının koltuğunun altından bozuk paraları arayıp çıkarmıştı. Birkaç dolarlık bozuk parayı zar zor denkleyip, benzin parasını ödemeye girdi. Gaz pompasının yanına döndüğünde, bir yabancı ona yaklaşıp 5$ uzatarak sadece, “Ben oradaydım,” dedi.

Alma ve Vermenin Psikodinamiği

Birleşik Devletlerde yaşamakla, Charles her yandaki kaynaklardan faydalanmayı öğrenmişti.  “Yemek odası masasına ihtiyacım olduğunda, birinin bodrumunda vardı. Zenginlik orada. Önemli olan sadece bağlantıları kurup, almaktan korkmadığım bir ruh haline girmek.”

Ama bu kadar maddi zenginliğin bulunduğu bir toplumda hala hakim olan yoksunluk hissi var. O bunun bizim alma ve verme psikodinamiğinde alıp vermeye gönülsüz olarak  kendimizi birbirimizden ayrı tutmamızdan kaynaklandığına dikkat çekiyor.

“Bir şey aldığınızda, “borçlusunuzdur”, ya da  minnettarlık duyarak karşılığında bir şey vermek istersiniz. Bence bu evrensel. Ve birbirimizden ayrı, bağımsız ve kendine yeten olmayı arzuladığımız bu ayrılık alışkanlıklarımız var… Ayrıca “Pekala, ben veren olmak istiyorum, alan değil. Almak istemiyorum, diyen şu ruhsal gurur da var.”

Ama Charles bunun da bir yanılgı olduğu açıklıyor çünkü “eğer gerçekten alabileceğinizden fazlasını verebileceğinizi düşünüyorsanız, o zaman, ‘Armağan benden gelir. Armağanın kaynağı benim,’ diyorsunuz.  Ama hiç kimsenin armağanlarının kaynağı olmadığını — ve bizim armağan için yalnızca bir kanal olduğumuzu — anlarsanız, o zaman, almak ve vermek denge halinde olmalıdır.  Armağan kaynakları size armağan olarak gelmelidir ki siz de onları armağan edebilin.”

O daha çok paylaştıkça, armağanın incelikleri daha da açığa çıktı. Örneğin, bir düzeyde, Charles kitaplarını ve çalışmalarını armağan olarak sunuyor. Daha ince yanların kavranabildiği bir düzeyde, o kendini başkalarındaki fikirleri alan olarak görür:

“Herhalde  pek çok sanatçı ilhamın onlara bir armağan olarak geldiğini kabul eder. Bu, benim fikri mülkiyet anlayışına katılmama nedenlerimden biri. Ben kendimi bu fikirlerin, hatta orijinal olduğunu savunabileceklerimin bile, sahibi olarak görmüyorum. Onlar da bana armağan olarak geliyor.”

Paranın Değeri

Armağan etmeye geçiş muazzam değerde olsa da, bu parayı tamamen terk etmenin ideal olduğu anlamına gelmek zorunda değil.

Charles, Avrupa’ya yakın zamandaki bir gezisinde, iki yıl boyunca parasız yaşayan biri olan Mark Boyle ile biraz zaman geçirdi. Mark paraya hiç dokunmayacak kadar ileri gitmiş ve o iki yıl içinde gayet iyi yaşamıştı. Bugün parayı yine kullanıyor. Neden mi? Gerçekleştirmek istediği projeleri var ve onları başarıyla tamamlamanın en iyi yolu para aracını kullanmak.

“Proje tam orada, gözünün önünde ve para olmasaydı  onları çok daha az verimli şekilde gerçekleştirmesi için her türlü ince elenip sık dokunmuş çözümleri bulması gerekecekti,” diye açıkladı Charles. Bunun da ötesinde, Mark parasız olmanın onun için — “saf” hale gelmek ve suçluluktan kurtulmak için yaptığı – bir fetiş türü haline gelmekte olduğunu hissetmiş.

Bilinçli yaşama çabalarında, bu toplumdan kaçış fikri bulunabilir. “Bazı insanlar — ben de bazen böyle hissederim — sırf parayla hiç ilgilerinin kalmamasını ister. Sırf buna hiç katılmamayı. Suç ortağı olmamayı. Araba kullanmamak, fosil yakıtlar kullanmamak, parayı kullanmamak…”

“Ama,” diye belirtiyor Charles, “Bunun yanında ormana gidip interneti hiç kullanmasam ve meyve ve çileklerle geçinsem bile, dünyanın hala etrafımda yanmaya devam ettiğinin de farkındayım. Bunu niye yapayım?”

Bir yandan, paranın anonim araç olduğuna dikkat çekiyor. O gıdamızı yetiştiren, giysilerimizi diken, evlerimizi inşa edenleri tanımamıza gerek bırakmayan bir değişim aracıdır ve anonimlik bizi yaşamı gerçekten zenginleştiren şeylerden — samimiyet, özgünlük, ilişkiler ve insan bağlantılarından yoksun bırakır.

Ancak, diğer yandan, “Dünyada anonim ilişkilere de yer var,” diye ayırt ediyor. “Benim kullandığım bilgisayardaki devre kartlarını kimin tasarladığını gerçekten şahsen bilmeme gerek yok. İnsan faaliyetinin akışını çok geniş sosyal mesafelere yönlendirme yoluna da ihtiyacımız var. Paranın en azından bir görevi var…ve öyle evrimleşmeye devam edecek ki bir gün paradan çok farklı görünüp artık ona para bile demeyebiliriz.”

Bolluk Kalbiyle 

Charles, her bir içgörü ile yeni bakış açısı düzeyleri açıyor. Ama yalnızca kendi zihninde geleceğe bir pencere açmıyor, dünyada kocaman bir kalp derinliğiyle de  hareket ediyor.

Ona ruhsal bir uygulamasının olup olmadığı sorulduğunda, “Benim uygulamam — aslında, eğer  uygulamam varsa — başkası gibi olmanın nasıl olduğunu anlamaya çalışmak,” diye alçakgönüllülükle yanıtlıyor.

Charles, vermenin ardındaki niyetleri ele alırken, birbirimize bağlılığımızı tarif eder: “Benliğin pek çok düzeyi vardır. Ve bu düzeylerin her biri bir sevgi alanıdır. Çünkü gerçekten de sevgi, başkası olmadığınız hissidir. Böylelikle sizin mutluluğunuz benim de mutluluğum, sizin acınız benim de acımdır. Biz ayrı bireyler değiliz.”

Görüşme sona ererken Charles ile konuşmanın zengin olasılıklar ekonomisinden yararlanmaya benzediği anlaşılıyor. Bizim dünyanın sürekli gelişmekte olduğunu — mali sistemimizin akışkan olduğu ve gerçek güvenliğin sosyal bolluk, birbirimize karşı cömertçe davranışlarımızda yattığını –  hatırladığımız bir ekonomi.

Tam bir armağan ruhu içinde, “Bizim küçük hareketlerimizin kozmik önemi vardır… Beni gerçekten güvende hissettiren, kendimi gerçekten kabul görmüş, gerçekten seviliyor hissettiğim zamandır. Başka insanlardan bolluk deneyimi aldığım zaman… Bolluk bilgisine geçiş kendi bildiğimizi okuyarak yapabileceğimiz bir şey değildir. O adım armağan olarak almamız gereken bir şeydir. Bunu kendi başımıza yapamayız, ama başkalarının bunu yapmasına yardım edebiliriz. Kendinize veremeyeceğiniz deneyimi başkasına verebilirsiniz.” diye belirtiyor.


Charles Eisenstein, Kutsal Ekonomi ve İnsanlığın Yükselişi’nin yazarıdır. Harrisburg, Pensilvanya’da karısı ve çocuklarıyla yaşıyor. Yazmaya devam edip konuşma ve atölye çalışmaları yaparak dünyayı dolaşmaya devam ediyor. Daha fazla bilgi ve en son haberlere internet sitesi ve bloğundan ulaşılabilir.

15 Ağustos 2012, Audrey Lin, Service Space

 

 

 

Marcel Mauss Hakkında Bir İnceleme (bir alıntı)

aysegulguzel |
21 Mart 2013 |

* Bu yazı Shikshantar’ın ‘Reclaming the Gift Culture’ adlı kitapçığından alınmıştır. Çevirisini Duygu Kayadelen Zumbara aracılığı ile yapmıştır. Kendisine, Shikshantar’a ve David Graeber’e teşekkürler.

Marcel Mauss’un ‘armağan’ hakkındaki makalesi, her şeyden çok, Rusya’daki olaylara, özellikle de Lenin’in 1921’de getirdiği, ticareti ortadan kaldırmaya yönelik önceki girişimlerden vazgeçen Yeni Ekonomi Politikası’na yanıtı idi. Eğer, Rusya’da, Avrupa’nın muhtemelen paraya en az bağımlı toplumunda bile, yasal düzenlemeler pazarı ortadan kaldırmak için yeterli olmuyorsa, Mauss bundan, devrimcilerin bu ‘pazar’ın gerçekten ne olduğunu, nereden çıktığını ve geçerli bir alternatifinin ne olabileceğini çok daha ciddi olarak düşünmeye başlaması gerektiği sonucunu çıkartıyordu. Tarihsel ve etnografik araştırmaların sonuçlarını uygulamaya koymanın zamanı gelmişti.

Mauss’un vardığı sonuçlar şaşırtıcıydı. Öncelikle, ‘ekonomi bilimi’nin ekonomik tarih konusunda söylediği hemen hemen her şeyin tamamen yanlış olduğu ortaya çıkmıştı. Serbest pazar hayranlarının o zamanki ve şimdiki evrensel varsayımına göre, insanları harekete geçiren şey, temelde, zevklerini, rahatlarını ve maddi varlıklarını (‘fayda’larını) en üst düzeye çıkarma arzusuydu ve bu nedenle tüm anlamlı insan etkileşimleri, pazar açısından incelenebilirdi. Başlangıçta, der resmi görüş, takas vardı. İnsanlar istediklerini, doğrudan bir şeyi başka bir şeyle değiştirerek elde etmek zorundaydı. Bu da pratik olmadığı için, sonunda, evrensel değiş tokuş aracı olarak parayı icat ettiler. Diğer değiş tokuş teknolojilerinin (kredi, banka, borsa) icat edilmesi ise yalnızca bunun mantıksal bir uzantısıydı.

Sorun, Mauss’un hemen ortaya koyduğu gibi, takasa dayalı bir toplumun var olduğuna inanmak için bir neden olmamasıydı. Aksine, antropologlar, ekonomik hayatın tamamen farklı ilkelere dayalı olduğu ve pek çok nesnenin armağan olarak el değiştirdiği – ve ‘ekonomik’ davranış olarak adlandırdığımız hemen hemen her şeyin, salt bir cömertlik bahanesine ve kimin kime neyi verdiğinin tam olarak hesaplanmasının reddine dayalı olduğu – toplumlar keşfediyorlardı. Bu ‘armağan ekonomileri’ zaman zaman son derece rekabetçi olabilirdi ama bu bizimkinin tam tersi yönde oluyordu: kimin en çok şeyi biriktirdiğini görmek için rekabet etmek yerine, en çok şeyi vermeyi becerenler galip geliyordu. Bazı durumlarda, örneğin British Columbia’daki Kwakiutl’da, bu durum dramatik cömertlik yarışlarına yol açabiliyordu; hırslı şefler, binlerce gümüş bilezik, Hudson Bay battaniyeleri ya da Singer dikiş makineleri dağıtarak, ve hatta, meşhur aile yadigarlarını okyanusa batırmak ya da varlıklarını tepeleme yığıp ateşe vermek suretiyle servetlerine zarar verip rakiplerine de aynı şeyi yapmaları için meydan okuyarak birbirlerine üstün gelmeye çalışıyordu.

Bunların tümü çok egzotik görünebilir. Ama Mauss bir soru da soruyordu: Bunlar bize gerçekten ne kadar yabancı? Kendi toplumumuzda bile, armağan verme düşüncesinde garip bir şey yok mu? Bir arkadaşından bir armağan (bir içki, bir yemek daveti, bir iltifat) alan biri, neden onu aynen mukabele etmek zorunda hissediyor? Ve bunu yapamazsa, cömertlik yapılan biri neden genellikle kendini küçük düşmüş hissediyor? Bunlar, bizim toplumumuzda önemsenmeyen, ama başka toplumlarda ekonomik sistemin temelini oluşturan evrensel insan duygularının örnekleri değil mi? Ve bu çok farklı dürtü ve ahlaki standardın, bizimki gibi kapitalist bir sistemde bile var olması, alternatif vizyonların ve sosyalist politikaların cazibesinin gerçek dayanağı değil mi? Mauss kesinlikle böyle olduğunu düşünüyordu.

Mauss’un analizi, pek çok açıdan, yabancılaşma ve şeyleştirme hakkında György Lukacs gibi kişiler tarafından aynı zamanlarda ortaya atılan Marksist teorilere dikkat çekici derecede benziyordu. Mauss, armağan ekonomilerinde değiş tokuşun, kapitalist pazarın kişisel olmayan niteliklerine sahip olmadığını iddia ediyordu: aslında, çok değerli eşyalar el değiştirdiğinde bile, gerçekten önemli olan insanlar arasındaki ilişkilerdir; değiş tokuş dostluk yaratmak ya da düşmanlıkları ya da zorunlulukları ortadan kaldırmakla ve bu arada dolaylı olarak da değerli malların el değiştirmesiyle ilgilidir.  Bunun sonucunda her şeye, gayrimenkullere bile, kişisel olarak anlam yüklenmiş olur. Armağan ekonomilerinde en bilinen servet nesneleri – aile yadigarı kolyeler, silahlar, tüy pelerinler – her zaman kendi kişiliklerini geliştiriyor gibi görünürler.

Bir pazar ekonomisinde, işler tam tersinedir. Alışverişler yalnızca işe yarar şeyleri elde etmenin yolu olarak görülür; ideal olarak alıcı ve satıcının kişisel nitelikleri tamamen konu dışıdır. Sonuçta her şey, insanlar bile, şeyler gibi muamele görmeye başlarlar. (‘Mallar ve hizmetler’ sözünü bir de bu açıdan düşünün.) Ama Marksizm’le arasındaki en önemli fark, onun zamanındaki Marksistler hala en katı ekonomik determinizmde ısrar ederken, Mauss’un geçmişteki pazar-sız toplumlarda – ve, dolaylı olarak, gelecekteki gerçekten insancıl tüm toplumlarda – yalnızca servetin üretilmesi ve dağılımı ile ilgili olan ve kendi kişisel olmayan mantığı ile hareket eden, otonom bir eylem alanı olarak ‘ekonomi’nin var olmayacağında ısrar etmesidir.

Mauss, uygulamaya yönelik olarak kesin sonuçlara asla varamadı. Rus deneyimi, alıp satmanın modern bir toplumda, en azından ‘öngörülebilir bir gelecek’te, basitçe ortadan kaldırılamayacağına onu inandırmıştı ama pazar zihniyeti ortadan kaldırılabilirdi. İşler, işbirliği ile yapılabilir, etkin sosyal güvenlik sağlanabilir ve yavaş yavaş, servet edinmenin tek olası gerekçesinin hepsini dağıtabilmek olduğu yeni bir zihniyet yaratılabilirdi. Sonuç: en yüksek değerleri “halka vermenin sevinci, cömert sanatsal harcamalardan alınan keyif, halka açık ya da özel ziyafetlerdeki misafirperverlikten gelen zevk” olan bir toplum.

Bunların bir kısmı, bugünkü bakış açımızla çok ilkel görünebilir ama Mauss’un temel anlayışı bugün – ekonomi ‘bilimi’nin modern çağın dini haline geldiği günümüzde – 75 yıl önce olduğundan daha da geçerli hale geldi.

David Graeber