Neden bedava bir lokanta açtın ki?

yelizyilmaz |
15 Ocak 2014 |

Ankur Shah <mangolandia@gmail.com>

* Bu yazı Zumbara aracılığıyla, saat karşılığında İlknur Urkun tarafından çevirilmiştir. Makale Shikshantar’ın ‘Reclaiming the Gift Culture‘ kitabında yer almaktadır. İlknur’a desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

armağan ekonomisi konularına ilgim, yerli halkların potlaç kavramları arasındaki farklar ile gita’nın “çıkarsız eylem yogası”nı incelerken doğdu. beni daha derinlerine iten ise karşılık beklemeden verme, yani gerçekleştirilen eylemlerden bir “meyve” beklemeden hareket etme kavramı oldu.

ilk araştırmalarım beni fransız antropolog marcel mauss’un “armağan” isimli kitabına ulaştırdı. bu makale marcel’in sözde ilkel toplumlardaki armağan ekonomisi incelemelerini sunuyordu. kitap yayınlandığında (1923), sanırım özellikle armağanın bizim kültürümüzdeki rolü ile “ilkel” toplumlardaki rolü arasındaki benzerlikler nedeniyle, oldukça ses getirmişti. misafirliğe gittiğimizde bir şişe şarap götürmemiz gibi.

tabii ki kitabın vardığı sonuç, bu toplumlarda armağanın sahip olduğu yerin, bizim yaratmaya çalıştığımız toplumdaki yeri ile aynı olmadığı, orada armağanın güçle, saygıyla, otoriteyle ve statüyle derin bir ilişki içinde olduğuydu. çıkarsız eylem, merhamet veya evrensel bolluk inancı ile pek ilgisi yoktu. orta sınıftan birinin evine giderken bir şişe (tabii ki fazla ucuz olmayan) şarap götürmenizin nedeni armağan verme eyleminin ya da bu şarabın sizi heyecanlandırması değil, daha önce evinize gelen birinin size bir şişe şarap getirmiş olması, yani bunun doğru ve uygun bir davranış olmasıdır. statü olarak armağan kavramı budur: ya statüyü korumak ya da potlaç kültüründeki gibi statü kazanmak için kullanılır.

yerli halkların düzenlediği potlaçların dayandığı ilkenin kim kendini iflas ettirirse o kişinin kazandığı olduğunu vurgulamak gerekir, ki bu ilke çok da etkileyicidir. yani, bugünlerde olduğu gibi paranın ve gücün bir paket halinde sunulması yerine, yerli halklar bunları birbiriyle değiş tokuş edilecek metalar olarak görür.

gerçekten olağanüstü. ama benim anladığım kadarıyla bu pek de kropotkin’lik bir durum değil.

dolayısıyla, bir şekilde brezilyalı çözüm konseptine ulaştığımda (ki aslında asla hiç gitmediğim bir ülkede bir vejetaryen lokantası işletme fikrini rüyamda görmüştüm) tek istediğim bunun farklı, güzel ve geleceğe ait bir şey olmasıydı. fikirlerimi beyaz bir kağıda yazdım ve benzer fikirleri olan, gelip yardım etmek isteyen ya da kendi hikâyelerini paylaşmak isteyen olup olmadığını görmek için mumbai’de 2004 dünya sosyal forumu’nda sundum. orada kimse çıkmadı. ama bence bu konularla ilgileniyorsanız sunumum okumaya değer. oldukça kısa bir sunum ve proje hakkındaki güncellemelerle birlikte internet üzerinden erişilebiliyor.

lokanta sonuçta o bigode adı ile anılır oldu. konsepti yiyeceklerin sevgiyle ve ücretsiz sunulduğu ve insanların istedikleri kadar ödeme yapabilecekleri bir ‘armağan ekonomisi’ lokantası olarak tanıttık gelen yerli köylülere ve balıkçılara.

her öğünde karışık bir tabak (thali[1]ye benzeyen prato feito’[2]), ayrıca sebzeli burgerler (yumurta ve peynir tercihe bağlı) ve empanadas (samosas[3] gibi ama fırında) sunuyorduk. yanında meyve suyu ve tabii ki bira oluyordu.

brezilya.

yerel kültüre yabancı kalmamak için empanada’lara bir fiyat koyduk. insanların anlayacakları bir şey olan empanada ile başlayıp bu sayede mekâna ve sohbete dâhil olduktan sonra zamanla ücretsiz yeme konusunda kendilerini rahat hissedeceklerini düşündük. “insanların ayağına gitme” kavramı. bir de bira ücretliydi. ahlaki deneylerle alkolün birlikte sunulabileceğine inanmıyordum, hâlâ da inanmıyorum.

lokanta her gün açıktı. her gün diye başladık ama hafta içi fazla gelen giden olmayınca kısa bir süre sonra sadece hafta sonlarına geçtik. kasadan para alıp pazardan alışveriş yapıyordum ve önceki günden ne kaldıysa onu kullanıyordum. başlangıçta ortaya para koyduk—fazla değil—ve para bitene kadar deneyelim, sonra bir toplantı yaparız (üç dört kişiydik) dedim kendime. ancak para hiç bitmedi. lokanta beş ay boyunca açık kaldı, herkes para ödedi, herkes benim normalde isteyeceğimden -ücretlendireceğimden çok daha fazla para ödedi. herkes yemekleri çok beğendi ve bir kez gelen herkes tekrar geldi. adaya sadece hafta sonu için gelmiş olanlar bile. çok güzeldi.

ama bu durum benim için bir başarısızlıktı. ben kısa süre içinde arkadaş olduğumuz köylülere sevgi soslu gurme vejetaryen yemekler sunmayı, onların kendilerini rahat hissedip gelmelerini ve bir tabak yemek yiyip bir gülümsemeden başka bir şey bırakmadan ayrılmalarını istiyordum. benim hedefim buydu. sadece iyi vakit geçirmek ve iyi vakit geçiren insanlarla bir arada olmak. çok eğlenmemizin yanında herkes mutlaka para ödedi ve ödeyemeyeceğini düşünen kimse gelmedi. tabii biliyorsunuz bu engellerin çoğu kültürel. başlangıçta portekizce’miz pek iyi değildi ve bırakın “post-kapitalist” lokantayı, vejetaryen lokantası fikrini bile açıklamakta zorlandık.

bu adlandırma kendimiz için kullandığımız diğer bir isimdi ve hâlâ hoşuma gidiyor. dolayısıyla 2005 yılı mart ayında bigode’den ayrıldıktan bir yıl sonra ahmedabad’a geldiğimde ve manav sadhna ve seva cafe’yle karşılaştığımda çok heyecanlandım. seva cafe’nin yeri çok güzel, kalıcı (satın aldılar), inanılmaz, profesyonel bir tasarım ve mükemmel bir konuma sahip.

farklı bir estetik anlayışına sahip olmakla birlikte bizim tasarımımız da harikaydı ve lokantadaki her şey arjantin ve fransa’dan zanaatkâr arkadaşlarımızın ürettiği el yapımı ve el boyaması objelerdi ydı. ama seva cafe benim için yepyeni bir kulvardı. bir çok yönden çok daha profesyonel ve can alıcı güzellikteydi. hem de yıllardır vardı. bizim deneyimizden farklı olarak orada tam zamanlı çalışan ve buradan geçimini sağlayan birkaç kişi vardı. deneyin başarılı olduğunu bile söyleyebiliriz.

ayrıca son derece hindistan’a özgü, hindistan kültüründe hem çok mütevazı hem de çok küstahça olabilen “misafir tanrıdır” ilkesine dayalıydı. biz bu post-kapitalist olma meselesi konusunda ukalalık ediyorduk ama, seva cafe’de yanınıza oturup insanların kalbindeki iyilik ve hizmetten bahsediyor ve nasıl evinizdeymiş gibi davranmanız gerektiği konusunda falan ciddi bir konuşma yapıyorlar. binlerce kültürü harmanlayan bir kültürün parçası olmanın tüm ağırlığı ve güzelliği ile gerçekten son derece hindistan’a özgü.

armağan ekonomisi bakımından, yemeğiniz bitince bağış yapmanız için size bir zarf veriyorlar. yani miktarı size kalmış olmakla beraber bir katkıda bulunmanızın beklendiği doğrudan gösteriliyor. biz de insanlara ne sipariş ettiklerini bilsinler diye yemeğin adisyonunu veriyorduk ve bunu konsepti açıklamak için bir fırsat olarak kullanıyorduk. para vermeleri gerekmiyordu ama vermek istiyorlarsa istedikleri kadar verebilirlerdi. sanırım seva cafe’de daha ciddi bir şekilde bir şey vermeniz isteniyor ama miktarı size bırakılıyor.

bu da felsefi olarak büyük bir farklılık bence. tabii ki bir çok farklı yaklaşım var ve gördüğüm kadarıyla üslup, biçim veya teknikteki küçük farklılıklar armağan ekonomisi deneyimlerinin yarattığı “hissiyat” üzerinde büyük etki sahibi oluyor. örneğin brezilya’daki dünya sosyal forumu’nda (2005) amanda bize armağan ekonomisiyle çalışan bir organik meyve suyu kafeteryaları olduğunu ve tezgâhtaki sepete istediğiniz kadar bırakıp üstünü istediğiniz kadar alabildiğinizi anlattı. dolayısıyla hiç kimse kaç para ödediğinizi bilmiyor (ama sonunda toplamı hesaplamak kolay olurdu, ilginç bir kriptolama tekniği). ödemelerin anonim olması çok güçlü bir etki yaratıyor. hem bigode hem de seva cafe’de her masanın ne kadar ödediği belli ve bu size içten içe değerlendirme ve yargılama (ve istatistiğe vurma) olasılığı sunuyor. istatistiği şimdilik tartışmanın dışında bırakacak olursak bence bu ikisi de armağan ekonomisinin merhamet/önyargısızlık/hizmet amaçlarına ters düşüyor.

amanda’nın gittiği bu meyve suyu kafeteryasının diğer bir yönü de tavsiye edilen fiyatların olmasıydı. tavsiye edilen fiyatlar armağan ekonomisi kavramının bir numaralı sorunu ile başa çıkılmasını sağlıyor: kafa karışıklığı. insanların kafası karışıyor, telaşlanıyorlar ve bocalıyorlar. insanların kafalarını karıştırmak büyüme –burada büyüme’nin ne olduğu anlaşılmayabilir, kalkınma daha doğru olur gibi geldi bana- için gerçekten faydalı olabilir, ama bazı insanların çıkmaza düştüklerini de gördüm.

bu da bir devrim sayılmaz. bence sunulan anonimlik ile tavsiye edilen fiyatın birleşimi oldukça güçlü bir etki yaratıyor. maliyeti karşılamak için ne kadar verilmesi gerektiği belli ama bir bakıma ne kadar verdiğinizle kimse ilgilenmiyor. ama seva cafe ve bizim bigode modelimizde bunun tersinin işlediği söylenebilir. ne kadar ödemeniz gerektiği konusunda bir fikriniz yok ama ne olursa olsun yargılanacağınızı biliyorsunuz.

daha sonra başka bir deneyi daha ziyaret ettim. berkeley’deki karma mutfağı’nı. manav sadhana ile bağlantılı olan charity focus’tan güzel insanların, belki de seva cafe’den ilhamla kurdukları bir yer. lokantada yemeden önce onlarla tanışma ve arkadaş olma zevkini tattım ve bu süreçte deneyimlerimi ve yemek kitabımın kopyalarını paylaşma imkânı buldum. karma mutfağı’na girdiğinizde (o zamanlar bir hint lokantasının içinde cumartesileri çalışıyordu) sizi oturtuyor ve günün menüsünü veriyorlar ve anonim bir kişi sağ olsun, hesabınızın ödenmiş olduğunu söylüyorlar.

bedava değil. bağışla da değil. size kalmış da değil. çok basit bir şekilde ödenmiş. çok basit bir kelime oyunu ve gerçekten de aynı fikri aktarıyor: yemek için para ödemeniz gerekmiyor, size gönülden sunuluyor. ama dilin gücü sayesinde sizin gibi rasgele bir insana sorumluluk yüklüyor. zekice ve güçlü bir teknik, şantaj kadar etkili, bunun egoyu ve olası tepkileri engelleme konusunda çok akıllıca olduğunu düşünmüştüm.

sana armağanı ben vermiyorum, evren veriyor. o yüzden bana hesap sorma, sadece ye.

beklentiler olasılıklar alanından ustaca çıkarılıyor çünkü karma mutfağı size bir şey vermiyor, evren veriyor. anladın mı? çok hoş. ama tabii ki başka birinin yemeğini ödemek isteyip istemediğiniz size kaldığı için biraz ağır da bir yük (bu başlangıçta ima ediliyor ve sonunda açıklanıyor, genellikle herkes verme arzusu ile yanıp tutuşuyor).

bu lokanta deneyimleri arasındaki başlıca somut farklardan biri tabii ki şeflerin tutumu. elbette şefler fevri doğaları ile ünlüdürler, ama gönüllüler, iş sahipleri, deney sahipleri, ücretli ortaklar ve çalışanlar arasındaki fark çok büyük. baskı, ağırlık, maaşlı iş gücü ve ezilme varsa bunun tadı yemeğe mutlaka geçiyor. bu bir irade ve bilinç meselesi ve örgütlenme biçiminden bağımsız olarak da mevcut. ama bence kötü enerjilerin yemeklere geçmesini engelleyecek olan bilinci destekleyecek yapılar geliştirebiliriz ve geliştirmeliyiz. tabii ki bu apayrı bir konu ve armağan ekonomisinden oldukça bağımsız. yani aşçı kadınların şarkı söylediği okul kantinleri olduğu gibi huysuz şeflere sahip armağan ekonomisi lokantaları da var. hiçbir şey kesinlikle olduğu şeyden başka bir şey değildir.

diğer bir ilgili ve umarım son not: esneklik. dilde, ekonomide ve kültürde deney yapma fikri bence esneklikle ilgili. bu yüzden yemek de aynı derecede esnek olmalı. karma mutfağı’nda muhteşem mango lassi’ler[4] yapıyorlar ve isteyenlere vegan olarak sunuyorlardı (sonuçta burası berkeley) ve bigode’de bütün yemeklerimiz vejetaryen veya vegandı. bir sonraki lokantamda kesinlikle her şey vejeteryan, vegan, yağsız, jain-ahimsa[5] ve çiğ seçeneklerle sunulacak.

bunların hepsi benim için ruhani araştırmaların maddi dışavurumları. burada hepimiz olabileceğimizin en iyisiyiz; armağan, yemek ve sevginin keşistiği yer, kim olduğumuzu daha iyi gösterebilmek için hem kendi içimizde hem de dünyada araştırmakta olduğumuz bir diğer alan. anladın mı?

“dil armağan vermeye dayalıdır. bu hipotez, diğer insan etkinlikleri için model olarak besleme eylemi (armağan verme) kavramının kullanılmasına karşı olan tabuyu yıkmakta ve önemli sonuçlar doğurmaktadır.

dil besleme eylemine dayalı ise ve düşünme de en azından kısmen dile dayalı ise, o hâlde düşünme en azından kısmen beslemeye dayalıdır.

ancak düşünme aynı zamanda dilsel olmayan besleme eylemine doğrudan da dayalı olabilir. vücuttaki kimyasal ve hormonal etkileşimleri tarif etmek için sıklıkla kullanılan mesaj gönderme ve verme, daha az kasıtla gerçekleşen bir verme ve alma biçimi olarak görülebilir.

dili sözel düzeye aktarılmış bir armağan verme olarak görürsek ve insanın evrimini sağlayan şeyin dil olduğu fikrini kabul edersek, ileri sıçramaya – “insanlık olarak ileri sıçramamıza” mı desek? sebep olan şeyin sadece dilin soyutlama kapasitesi değil, armağan verme yönü olduğu sonucuna varabiliriz.

bu sonuç bizi insanlığın karşılaştığı şu anki tehlike ve tehditleri aşmak üzere evrilmesinin yolunun armağan verme ve alma olabileceği düşüncesine götürebilir.

gerçekten de besleme eylemini yaratıcı norm olarak ele almaya, değiş tokuşun ise evrimi tersine çeviren ve insan türü ile birlikte gezegendeki diğer türleri de tehdit eden bir çarpıtma olduğunu görmeye başlayabiliriz.”

- genevieve vaughan

http://www.gift-economy.com/theory.html


[1] Hindistan ve Nepal’de bölgesel olarak değişen yemeklerden oluşan tabldot öğün.

[2] Mavi tabak, Brezilya’da mavi yakalı işçilerin öğlen yemekleri için ucuz lokantalarda yaygın olarak servis edilen et, pilav, patates, yumurta, fasulye ve salatadan oluşan tabldot öğün.

[3] İçi sebze ya da et dolgulu kızartılmış börek.

[4] Hint mutfağında yaygın meyveli bir ayran.

[5] Jainizm inancının Ahimsa yani şiddetsizlik etiği gereğince bitkinin tamamen öldürülmesiyle elde edilen kökler ve mantarların da yenmediği vegan beslenme biçimi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>