Sanki Son Yaşadıklarımız için Yazılmış Bir Anadolu Masalı
Hiç bir şeyin tesadüf olmadığına inanıyorum bu evrende. Pazar sabahı gelip İstanbul’da umutsuz düşen bizleri dinginleştiren ve bereket hissini yollayan yağmur gibi. Perşembe akşamı geç saatte Gezi Parkından döndüğümde kafamı dağıtmak ve umut dolmak için okuduğum masal kitabımdan şu masalı okumuştum. Günler geçtikçe bu masalı hep daha fazla düşünür oldum. Sanki yaşadıklarımız başka bir dönemde bu topraklarda daha önce de yaşanmış ve hep bilge olan Anadolu masalı oluşmuş gibi…
MAVİ KAHKAHA ÇİÇEĞİ
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken eski hamam içinde, var varadan, sür süreden. Manisadan Tireden, Mehmet Efem dedim düştüm yola. Mehmet Efe çıkmış dağa, silah atar sağa sola. Mehmet Efenin atları kıyır kıyır kişniyor, arpa buğday istiyor. Sus Mehmet Efe sus, masal başlıyor.
Çiçeğim çiçeğim seni kimler dikti?
Pamuk eller dikti.
Kimler suladı?
Kamış parmaklar suladı.
Hah hah hah hah haaaaaa!
Bir varmış, bir yokmuş. İnsanoğlunun başından geçenler dağdan taştan, kurttan kuştan daha çokmuş.
Adı sanı bilinmedik bir zamanda bir padişah varmış. Genç yasında geçmiş başa, hükmünü yürütmüş dağ ile taşa. Ne var ki işlediği hayır, yaptığı kötülüklerin yanında devede kulak kalırmış. “Bu insanlar benim yurttaşım, onlara kötülük edersen ağrır başım” demez, gözünü kapatır, kalbini karartır gelişi güzel buyruklar verirmiş. Yanındaki veziri, vüzerası ya söz geçiremediklerinden ya da iş bilmediklerinden padişahın memleketin hayrına olmayan buyruklarını önleyemezlermiş.
Allah böyle bir padişahtan memleketi korusun. Böyle bir insan başta iken insanlarda ne huzur kalır, ne mutluluk. İnsanoğlu bir ağaca benzer. Emek verirsen büyür, ulu bir varlık olur. Yoksa suyu seli bir ağaç gibi günden güne sararır, solar, kurur.
İnsanlar yaşadıkça deneyimleriyle birlikte akılları da artar. Kolay kolay hatalı yola sapmazlar. Ama padişah yaşlandıkça, huysuzluğu artmış, huysuzlandıkça halkı canından bezdirir olmuş. Sabahleyin daha kargalar gak demeden uyanır, vezirini yanına çağırır, ipe sapa gelmez buyruklarını sıralamaya başlarmış.
“iki kişinin bir araya gelmesi yasak! Buyruğum tezden halka duyrula!”
O ülkede develerden çok tellal varmış. Omuzlarında birer davul, güm güm de güm güm, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar çığırıp dururlarmış: “Ey ahali, duyduk duymadık demeyin! Bundan böyle şehirde köyde, tarlada tapanda, bahçede harmanda, handa hamamda iki kişinin bir araya gelmesi yasaktır!” Yiğitsen iki kişi bir araya gelip bir çift söz konuş. Kolcular yakanıza yapıştığı gibi haydı zindana… Artık oradan nasıl, ne zaman çıkılır, Allah bilir. O ülkede dışarıda gezenden çok içeride yatan varmış. Zindanlar tıklım tıklım insan doluymuş.
Gene bir gün padişah yatağından ters tarafından kalkmış. Ortada hiç bir neden yokken öfkeden çatlayacak, biri dokunsa pat diye patlayacak halde imiş. Bu sırada sokakta bir gülme sesi duymuş. Öfkesi büsbütün artmış. Daha kahvaltısını yapmadan vezirini çağırmış:
“Bundan sonra hiç kimse sesli ya da sessiz gülmeyecek! Gülenin, kahkaha atanın, hatta gülümseyenin boynu vurulacak.”
Vezir ne yapsın, carnacar, gitmiş, sokaklara tellallar salmış.
Aslında kimse gülecek durumda değilmiş. Aklı başında olan kimseler, gülmek şöyle dursun, düşünüp dururlarmış kara kara. İnsan gülebilen hayvandır demişler, şeker yemişler. Gülmenin kime ne zararı var. Bir kahkaha bin derdi savar. Nice hekimler kahkahanın ilaç yerine geçtiğini savunmuşlardır. Gençlikte kocalıkta, içerde, dışarıda, hatta iş tutarken ya da avare yatarken insan güleç yüzlü olmalı. Gel de bu gerçeği padişaha anlat…
Neyse… Bir mahallede on beş yasında, aklı başında yoksul bir kızcağız varmış. Aydan arı, sudan duru… Doğan aya ya sen doğ, ya ben doğayım diyor. İnsan seyretmeye doyar mı ki acaba? İnsanın talihi güzel olmayınca neye yarar… Kız anadan öksüzmüş. Babası yıllardır zindanda yatıyormuş. Kolcular, bir yasağa uymadı diye adamcağızı götürüp atmışlar. Gidiş o gidiş… Kızcağız yıllardır babasından ne bir haber almış. Ne de birisi gelip ona haber vermiş.
Kara yazılı kız durmaz ağlar, al yerine karalar bağlar, durmadan inci gibi gözyaşları akıtırmış. Bir gün bir saksının toprağını kabartırken toprağa iki damla gözyaşı düşmüş. Çok geçmemiş aradan, neler var etmez ki yaradan, gözyaşlarının düştüğü saksıda küçük bir filiz boy vermiş. Birkaç gün içinde de dallanıp budaklanmış. Köyü yeşil yapraklarının arasından öyle mavi çiçekler açmış ki, o güne kadar ne görülmüş ne de duyulmuş. Mavi, masmavi çiçekler. Gökyüzünden de mavi, engin denizlerden de. Bu çiçeklere bakanların içi, sevinç, neşe, huzur, dinginlik dolarmış.
Kızcağız her sabah saksıyı önüne alır, toprağı kabartır sular, çiçeği de koklayıp öpermiş. Karşılıklı konuşmaya başlarmış sonra da. Kızın sorularına bir bir karşılık verirmiş o maviler mavisi, güzeller güzeli çiçek:
“Çiçeğim çiçeğim, seni kimler dikti?”
“Pampal ( yumuşak, pamuk gibi) eller dikti”
“Kimler suladı?”
“Kamış parmaklar suladı”
“Kimler öptü?”
“Kiraz dudaklar öptü.”
Sonra çiçek uzun uzun: “Hah hah hah hah haaaa!” diye bir kahkaha salarmış. Kız da duramaz “Hah hah haaaa!” diye ona karşılık verirmiş. Bu kahkahaları bahçedeki güller duyar, katmer katmer olurlarmış. Kuşlar duyar çığlık çığlık, kanat kanada gelirlermiş. Kelebekler duyar, havada büsbütün yel yepelek olurlarmış.

Ah vah, gözyaşı, acı, keder dolu günleri değişivermiş o kara yazgılı kızın. Gülmeyen yüzü gülmüş, çatık kaşları gevşemiş. Karamsar düşünceler, kendisini mutsuz eden kuruntular silinivermiş içinden. Kıpır kıpır, sevgi dolu, yaşama isteği dolu bir genç kızmış artık. O aydan arı, sudan duru güzelliğine gelince bin kat daha artmış. Doğan ay bu güzellik karşısında elleriyle yüzünü kapatmak zorunda kalırmış her akşam. Güneş de her sabah doğarken kızı kıskanır, bulutların arkasına saklanırmış. Mavi çiçek, kızın geçim sıkıntısı çektiğini biliyor olmalı ki, bir gün:
“Yeni çiçekler büyüt incecik dallarımdan
Sat onları
Ben kahrolmam arımdan”
Diye bir şarkı fısıldayıvermiş kızın kulağına. Kız küçük dalcıklar koparmış. Bunları çimlendirdikten sonra yeni saksılara dikmiş. Pazara götürüp satmaya başlamış. Bu mavi mavi, ince ince çiçekleri bir alan bir daha almış. Kısa zamanda öyle aranır bir çiçek olmuş ki, değeri bir kaç misli artmış. İş bu kadarla kalmamış. Çok sürüm yaptığını görenler de yetiştirip satmaya başlamışlar. Kısa zamanda ülkenin köyü kenti mavi kahkaha çiçeği ile dolup taşmış. Bu ne demekmiş, biliyor musunuz? O gülmenin gülümsemenin yasak edildiği ülke, baştan başa kahkahaya, neşeye sevince boğulup kalmış. Padişahın adamları durmadan, suçlu olup olmadığını sormadan adam toplayıp içeri tıkıyorlarmış ama köyde, kasabada, kentte hep “hah hah hah haaa” kahkahalarıymış işitilen. Halk yasak edildiği halde durmadan kahkaha atıp dururken padişah öfke ile küp gibi dolar, saçını başını yolarmış.
Ha bire emirler yağdırırmış adamlarına: “Yakalayın! Tutun! Kaçırmayın! Kimse izinsiz kahkaha atamaz!”
Padişahın çılgınlığı belli, deliliği herkesçe malummuş ama neyleyip n’etsinler. Nereye başvurup kime gitsinler?
Yalnız Allah’ın işine bakın ki, tutmakla, zindana atmakla görevli olanlar da kısa zamanda mavi kahkaha çiçeğine teslim olmuşlar. Evlerinde kızları, kadınları çiçeği yetiştirdiği için onlar da kahkahalarını tutamaz, kahkaha atamaz olmuşlar. Bir şeye karşı düşkünlük, bu isterse bir çiçek olsun, memleket çapında artmışsa hiç kimse önleyemez. Sonunda saraylı kadınlardan birisi gizlice bir mavi kahkaha çiçeği saksısı satın almış, getirmiş padişahın yatak odasına koymuş. Padişah ertesi sabah uyandığında bakmış, başucunda bir çiçek, gülse gülecek. Mavi gözlerini kırpıştırarak kendisine bakıp duruyor. Çağırdığı oda hizmetçisine sormuş:
“Bu da ne?”
“Çiçektir padişahım.”
“Nasıl bir çiçek böyle? Sanki insan gibi bana bakıyor.”
“Bakar efendim! Dilerseniz sizinle konuşur da.”
“Konuşur mu? Bu çiçek mi? Peki ne konuşacağım?”
“Ne isterseniz konuşunuz padişahım.” Padişahın küpündeki öfkeler depreşmiş, cinleri başına üşüşmüş:
“Konuşmak ha? Şimdi ben ona gösteririm!” Yerinden doğrulmuş, saksıyı kaptığı gibi ye çarpmış. Üzerinde tepinip iyice çiğnemiş. Bunu yaptıktan sonra hizmetçisine:
“Kim yetiştirdi bu çiçeği?” diye sormuş.
Hizmetçi daha karşılık vermeden, çiğnenmiş, buruş buruş olmuş çiçek dirilivermiş yeniden. Dile gelmiş bülbül gibi şakımış:
“Pampal eller yetiştirdi”
“Kim köydü onu buraya?”
“Kamış parmaklar koydu.”
Her zaman olduğu gibi çiçek gene uzun uzun ”hah hah hah haaa!” diye bir kahkaha atmış. Padişah kendisini tutmak istemiş, tutamamış. Ağzını kapatmak istemiş, kapatamamış. Dana gibi bağırma ile böğürme arası bir kahkaha salmış ki sarayın her tarafına duyulmuş. Sarayın bacalarına tünemiş olan kargalar korkudan göğe fırlamışlar.
Padişah kahkaha attıkça atmış, uzanıp yere yatmış. Onu gülmekten alıkoyamamışlar bir türlü. Saray hekimini çağırmışlar da o içirdiği zehirden acı bir ilaçla susturabilmiş ancak. Şu Allah’ın hikmetine bak! Saatlerce çılgın gibi kahkaha atması öfke küpünün boşalmasını, cinlerinin savulmasını sağlamış olmalı ki ayıktığında artık aklı başında bir adammış. Eski azgın bakışlı insan o değilmiş sanki. Gülümseyen, gülümsedikçe de iyilikler düşünen bir yüz belirmiş yüzünde. Gayri bir fenalık görmemeye başlamış hem gecesinde, hem gündüzünde. Bir çırpıda kaldırıvermiş saçma yasakları. Sevimli, tonton bir padişah olmuş eskileri unutan halkın gözünde.
Kahkaha çiçeği de o ülkenin en has çiçeği olup çıkmış. Uğruna bayramlar, festivaller düzenlenmiş. Onun çile çekmiş yoksul bir kızın gözyaşlarından doğduğu unutulmuş gitmiş ama kahkaha atmak bir daha unutulmamış.
Köprülerin altından şular aktıkça, balık kavağa çıktıkça koku kurumuş kahkaha çiçeğinin. Unutulup gitmiş. Öyledir, insanoğlu bir gün şu kuşa gönlünü kaptırır, bir gün öbür kuşa. Bir gün kartalı başına kondurur, öbür gün serçeyi. Yalnız ben duydum ninemden, o da duymuş ninesinin ninesinden, ayak basılmadık bir ormanda mavi kahkaha çiçekleri hala açarmış. Kendi kendilerine kahkaha atıp dururlarmış orada. Onlar ermiş muratlarına, biz çıkalım kerevetine.
Gökten üç elma düştü, gülen, gülümseyen, kahkaha atan çocukların başına.
Hasan Latif Sarıyüce, Anadolu Masalları, Mavi Kahkaha Çiçeği, s. 57-62

Fakat bu iyi hissettiren paylaşımcı ekonomi eğlencesinin daha büyük ve felsefi sorunları var. Ve bu başlangıcı yapanların paylaşımı icat edenler olmadığı gerçeğidir. Onlar sadece ortalıkta pek görünmeyen insanların uzun bir süredir bedavaya yaptığı işlere bir dolar para koydular.
Espinoza kararlı- ve görüşünü doğrulatmak için bir çok defa sormak zorunda kalıyorum- Couchsurfing’in hiç para kazanma planı yok öyle mi?” Pazarlama masrafı olmadan ve düşük giderlerle site 40 çalışanı ile birlikte özgeçmiş kontrol hizmeti ile sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürecek parayı kazanıyor. Kullanıcıların yaklaşık yüzde 7 si bu servis için para ödüyor. Bu Benchmark, General Catalyst, Menlo Ventures ve Omidyar Network bir kaç yıl içinde 2011 ve 2012’de yatırdıkları 22 milyon doları geri istediklerinde neler olacağını açıklamıyor. Süreçte şirket kullanıcılarını sağladığı internet hizmetini ilerletmeye odaklanmış durumda. Şirket aslında organize olmayan ücretsiz bir hizmet olmak ve bugün paylaşım ekonomisi olarak sınıfladığımız eli yüzü düzgün kapitalist girişimler olmak arasında kalmış garip bir görünümde.





Geçen Cumartesi’nin 
Ama Charles bunun da bir yanılgı olduğu açıklıyor çünkü “eğer gerçekten alabileceğinizden fazlasını verebileceğinizi düşünüyorsanız, o zaman, ‘Armağan benden gelir. Armağanın kaynağı benim,’ diyorsunuz. Ama hiç kimsenin armağanlarının kaynağı olmadığını — ve bizim armağan için yalnızca bir kanal olduğumuzu — anlarsanız, o zaman, almak ve vermek denge halinde olmalıdır. Armağan kaynakları size armağan olarak gelmelidir ki siz de onları armağan edebilin.”
Charles, Avrupa’ya yakın zamandaki bir gezisinde, iki yıl boyunca parasız yaşayan biri olan Mark Boyle ile biraz zaman geçirdi. Mark paraya hiç dokunmayacak kadar ileri gitmiş ve o iki yıl içinde gayet iyi yaşamıştı. Bugün parayı yine kullanıyor. Neden mi? Gerçekleştirmek istediği projeleri var ve onları başarıyla tamamlamanın en iyi yolu para aracını kullanmak.