Yapmayı sevdiğin şeyleri başkaları için yap, istediğin şeyleri başkalarından öğren.

HEMEN TIKLA, SEN DE ZUMBARA’YA ÜYE OL!

Yeni Zumbara Mekanı: Halka Sanat

aysegulguzel |
22 Nisan 2014 |

Sizlere Halka Sanat ve Zumbara’nın yeni işbirliği hakkında güzel bir haberimiz var.  Halka Sanat’ı duymuşsunuzdur galiba: halka sanat projesi, hiç bir kurumsal sponsorluğa dayanmadan, çağdaş sanat sergileri, söyleşiler, atölye programları aracılığıyla genç ve bağımsız üretimi ve kültürel paylaşımı destekleyen bir sanat inisiyatifidir.


Bundan böyle, her Çarşamba 11:00-17:00 arası Halka Sanat mekanı, Zumbara servis değişimlerine açık. Eğer bu mekana konuk olmak ve paylaşımınızı gerçekleştirmek isterseniz, önceden rezervasyon için info@halkaartproject.net ve 0216 550 29 90′dan Halka Sanat ekibi ile iletişime geçmeniz gerekiyor.

Haydi bakalım, yeni dayanışmamız ve Zumbara mekanımız topluluğa hayırlı uğurlu olsun o zaman :)

Alışveriş’in İnsani Boyutu: Al-Ver

Şahin Güntekin |
21 Nisan 2014 |

Şahin Güntekin

Edip Cansever’in Mendilimde Kan Sesleri adlı şiirinde, “İnsan yaşadığı toprağa benzer” dizesine gönderme yaparak bu yazıya başlamak istiyorum. Başlarken yaşadığım toprağı yazmak istiyorum. Yaşadığım topraklarda fazla zaman kavramının nasıl değer bulduğunu anlatmak istiyorum.

Yaşadığım kent Eindhoven, Hollanda’nın beşinci büyük kentidir. Güney Hollanda’nın Brabant eyaletine bağlı ülkenin en zengin bölgelerinden biridir. 210 bin olan kent nüfusu bitişik yerleşim birimleriyle birlikte beş yüz bin nüfusa sahiptir.

Eindhoven dünyaca ünlü birçok markanın doğduğu kenttir. Anton Philips’in kardeşi ile birlikte kurduğu Philps, yük kamyonlarının markası Daf, chip fabrikası ASLM, NOVA otobüsleri ve daha birçok dünya markasının doğduğu kent Eindhoven ayrıca dünyanın sayılı üniversitelerinden Eindhoven Teknik Üniversitesi’ne ev sahipliği yapmakta.

Dünyada telefonlar, bilgisayarlar, televizyonlar ve akla gelebilecek diğer bütün ‘chip’lerin üretimini gerçekleştiren fabrikaların yüzde doksan oranındaki üretimi ASML tarafından gerçekleştiriliyor.

Philips’in kurduğu High Tech Campus dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen on bin bilim adamı ve mühendise ev sahipliği yapıyor. Bu kampüsteki ARGE harcamaları birçok ülkenin eğitime ayırdığı bütçeye eş değerdedir.

Karnaval kutlaması, Eindhoven

Dünyaca ünlü Dizayn Akademisi fotoğrafçılık ve ürün tasarımı konusunda seçkin bir yere sahiptir. İrili ufaklı dört müzesi, konser salonu, tiyatroları, kültür evleri ve dünyaca ünlü festivalleri olan Eindhoven her yıl sokakların ışıklandırılmasıyla Philips’in ışıklandırma sektöründeki payına gönderme yapan Işık Festivali’ne ev sahipliği yapıyor. Karnaval mevsiminde adı geçici olarak Lampke diye değiştirilen Eindhoven karnaval süresince atanan yeni bir belediye başkanı tarafından sembolik olarak yönetiliyor. Ve karnavalın en güzeli Hollanda’nın Nehirlerin Aşağı Bölgesi denilen bu güney kentlerinde kutlanır. Philips Sport Vereniging (PSV) sporseverlerin yakından tanıdığı bu dünyaca ünlü futbol kulübü Philips tarafından kurulmuş ve Eindhoven’e armağan edilmiştir. Onlarca yeşil sahası olan bu kent ayrıca Oranje-Zwart isimli hokey kulübü Avrupa’da tanınmış bir spor kulübüdür. Beşikten yeşil sahalara sporcular yetiştiren bu kentte kişinin istediği sporu yapacağı altyapı kusursuzdur.

Dört hastanesi olan bu kentin sağlık sistemi, aile hekimlerinden bakım evlerine, fizik ve psikolojik terapiden diş hekimliğine kadar birçok sağlık alanında oturmuş, tıkır tıkır işleyen bir mekanizmaya sahiptir.

Eindhoven ile ilgili anlatılacak birçok şey var ancak sözü burada değiştiriyor ve insan yaşamına dair konulara değinmek istiyorum. Yerel parlamentolar gibi yönetilen bu kentte insanlar yaşıyor: Sıcak evlerinde oturan, çalışan, öğrenen, spor yapan, bisiklet binen mutlu ve güzel insanlar… Bu kentin yaşlı, engelli ve hasta insanları da devletin kurduğu sistem içinde insana yaraşır bir şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. Ancak bakıma muhtaç bu insanların yaşamlarını sürdürmeye katkı sağlayan gönüllü çalışan insanlar var. İnsan yaşadığı topraklara benzer. İnsan doğduğu toprakları da hiçbir zaman unutamaz. Ben bu yazımı hem doğduğum hem de yaşadığım topraklara değinerek bitirmek istiyorum.

“Al-ver” doğduğum toprakların kültür yapısında değişim sisteminin adıdır. Türkçede “Alışveriş” denilen bu sistemin değişik kültürlerde farklı anlamları ve tanımları vardır. Değişim sistemi her kültürün giysi modelleri gibidir. Giysinizin beğeni görmesi ve kendinize yakıştırmanız içinde bulunduğunuz kültürün beğenileri ve gereksinimleri ile orantılıdır. Soğuk iklimlerde giyilen kürk-şapkalar gerekliliğin yanında aynı zamanda o kültürün beğenisidir. Bazı toplumlarda ise kürk-şapkalar ikliminden veya o toplumdaki hayvan sevgisi algısından dolayı makbul değildir. Kısaca “al-ver”e konu olan takas sistemi, içinde bulunduğunuz kültürün gereksinimi ve beğenisini içeren bir değişim yöntemidir.

Zumbara’nın benim için en güzel yanı bende olan artık/fazla, tüketim fazlalığı zaman dilimini gereksinimi olan ve beğenisini alacağını varsaydığım başka bir kişiye vermem ve o kişinin hizmetine sunmamdır. İçini kendi becerilerimle dolduracağım bu boş zaman dilimini kullanabilecek kişinin gereksinimleri ve beğenileri doğrultusunda yararlılığa dönüştürmemin karşılığında bana verilecek/iade edilecek zaman diliminin benim gereksinimim ve beğenim doğrultusunda olmasını bekler ve isterim. Örneğin özgür irademle senaryo yazarlığı konusundaki becerime karşılık isteyeceğim şey motoyat kullanımı olabilir.

Özetleyecek olursam ” al-ver” olayı açık bir değişim sistemidir. Gönüllülük temelinde işleyen bu sistem insanlık tarihi kadar eskidir. Doğduğum topraklara otuz yıldır uzağım. Ömrümün yarıdan çoğunu geçirdiğim Batı Avrupa/ Kuzeybatı Avrupa’da bu değişim sisteminin nasıl işlediğini gözlemleyerek, katılarak ve uygulayarak anlamaya çalışıyorum. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış birinin son günlerini paylaşmaktan tutun da çocukların orman kamplarına kadar değişik alanlarda gönüllülerin katkı sağladığı bir sistemden söz ediyorum.

Bu sistem Doğu kültürlerinde de vardır ama daha çok din merkezlidir. Buradaki gönüllülerin katkıları dinsel motiflerden öte bireysel hazlardan kaynaklanıyor. Kişinin harcadığı boş zaman diliminin karşılığı sadece kendi iç huzuru ve mutluluğudur. Kişi, “Ben içinde bulunduğum topluma hizmet ediyorum ve bunun karşılığı olarak toplumsal sorumluluklarımı yerine getirmeye çabalıyor ve bu yaptığım işten hem huzur hem de mutluluk duyabiliyorum” diye düşünüyor.

Sistem o kadar oturmuş ki örneğin Hollanda’da hemen hemen herkesin profesyonel işlerinin yanında gönüllülük temelinde bir veya birden çok işi vardır. Boş zaman diliminin içini doldurarak gereksinimi olan birinin hizmetine ve beğenisine sunuyor, karşılığında huzur buluyor, mutluluk duyuyorsun.

Hollanda’nın olmazsa olmazı bu fahri işler sistemine kendim birey olarak katılıyorum ve her hafta boş zaman diliminden bir kısmını bu işlere harcıyorum. Yaptığım iş o kadar sıradan ki o kadar herkesin yaptığı bir iş ki yazmaktan çekinmiyorum. Övünmek olur diye utanmıyorum, çünkü çevremdeki hemen hemen herkes bir veya birden çok fahri işlerde çalışıyor. Bunu yazarken iyi bir insan olduğum iddiasında olamam çünkü karşılığında iki önemli duygu hissediyorum: Mutluluk ve huzur

Zumbara Lab Başlıyor: Studio X’de, Bir Kent Laboratuarında

aysegulguzel |
15 Nisan 2014 |

Columbia Üniversitesi’nin İstanbul’da kentin geleceği ile ilgili araştırma projeleri ve fikirler üreten “laboratuvar”ı Studio X, bir süredir Fındıklı’da farklı sergi, panel, tartışma, buluşma, yemek vs. vs. bir çok farklı alana mekanlık yapıyor.

Bize de imece fonumuz zamanında kapılarını açan mekan, Passatempo’nun güzel müzikleri ile keyifli bir gece yaşamamızı sağlamıştı, hatırlarsanız.

Arkitera, Studio X’in açılış haberinde şöyle demişti mekan hakkında: ‘Columbia Üniversitesi’nin bir girişimi olarak dünyanın sayılı kentlerinin ardından İstanbul’da kurulan Studio-X Istanbul, kentin bugün ve gelecekte karşılaşacağı sorunları tanımlamayı ve çözümleri için yeni düşünce biçimleri üretmeyi hedefliyor. Bu doğrultuda Studio X Istanbul uzmanlar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler arasında bilgi alışverişini sağlayacak yeni bir platform oluşturacak.’

İşte Zumbara da kent, kamusal alan ve bu alanda meydana gelen ilişkiler, güvenme süreci, topluluk oluşturma biçimleri ve davranışlarına derinden bakmamızı, zamandan tasarruf etme alışkanlıklarıklarımızın farkına varmamızı ve para yerine zaman birimini kullanmamızı sağlayan bir deney aslında.

Bu deney en güzel bir kent kabaratuarından yapılır dedik :) 16 Nisan’dan itibaren her Çarşamba saat 14:00-18:00 arası Zumbara ile ilgili kolları sıvayarak çalışmak, üretmek isteyen herkesi Studio X’e Zumbara labine bekliyoruz. Zumbara ekibi artık çalışma saatlerini bu deneyde emek sarf etmek, üretim yapmak isteyen herkese açıyor.

Sorularınız varsa info@zumbara.com’dan bize sorun, kolları sıvamaya ve sorumluluk almaya çoktan hazırsanız çatkapı gelin. Biz Zumbara labinde üretmeye devam ediyor olacağız.

Paylaşım Ekonomisi – Sharing Economy

aysegulguzel |
09 Nisan 2014 |

Zumbaralı Ahmet Alper’in kendi blogunda yayımlanan Paylaşım Ekonomisi ile ilgili yazısını Zumbara blogda da yayınlıyoruz. Sizlerin de blogda yayınlamamızı istediğiniz yazılarınız varsa, bize yollayabilirsiniz.

Efendim Merhabalar,

Günümüzün internet aleminde popüler olan paylaşım siteleri çoğalmakta. Benim de severek kullandığım ve desteklediğim bir sistem. İsraf, üretim ve tüketimin azaltılması tükenmekte olan doğal kaynakları da rahatlatacaktır. Tabi para kullanımından önce trampa yöntemi yani takas sistemi vardı. Bir malı başka bir malla değiştiriliyordu veya kullanmadığımız bir malı ihtiyaç duyulan bir malla takas ediliyordu. Günümüzde paylaşım ekonomisinin tekrardan popüler olmasının sebebini ise bencilliğimizden kaynaklandığını düşünüyorum. Bencilliğimiz de israf yapmamızı oluşturuyordu. Zaten kapitalist düzen ihtiyaçlarımızın ötesinde üretim ve tüketimi bizlere sunmakta. Bizse finansal krizlerde tasarruf olarak ilk olarak yaptığımız şey israfları azaltmaktır. İşte paylaşım ekonomisi de kriz döneminde doğan bir olgu.

Sharing Economy yani Paylaşım Ekonomisi takas sisteminden biraz farklı. Bu farklılık takas sisteminde alıcı ve satıcıların olduğu bir olayken paylaşım ekonomisinde alıcı veya satıcının olması gerekmiyor. Paylaşım Ekonomisinde ise paylaşım yapılacak her şey olabilecek düzeyde ve illa mal olması gerekmiyor. Zamanınızı bir başkası ile paylaşabilirsiniz. 

Paylaşım Ekonomisinin felsefesi ise kullanmadığınız bir şeyi, karşılık beklemeden veya bekleyerek bir başkasının ihtiyacına sunmaktır. Karşılık beklemeden veya bekleyerek ifadesini ise şöyle açıklamalıyım. Evinizde olan bir tornavidanın başkasının ihtiyacını giderirken bir karşılık beklemeyiz; fakat daha değerli bir üründe karşılık bekleyebiliriz. Örneklerle devam edelim.

İlk olarak ekonomik büyüklüğü olan Airbnb‘den bahsetmeliyim. Evlerini veya bir odayı belli bir ücret karşılığında paylaşıma açıyorlar. En basitinden fiyat olarak otele göre daha uygun olan bir evi seçecek kişiler vardır. 2008′de kurulan sitenin 2012 verilerine baktığımda 8.5 milyon kişi, 192 ülkede 33 bin şehirde yarım milyon kayıtlı evde veya şato,ağaç ev,kulübe vb. yerde konaklamış. Airbnb otelcilik sektörünü bitirir mi bilmem; ama Paris şehrinin ekonomisine doğrudan ve dolaylı olarak €185 milyon katkı sağlamış. Burada AirBnb videosunu izleyebilirsiniz.

Airbnb’den önce Couchsurfing vardı.

Couchsurfing‘te ise evinizden ziyade yaşamınızı paylaşıma açıyorsunuz ve etkileşim içerisindesiniz. Couchsurfing’in asıl konsepti evinizdeki bir kanepeyi yabancı birinin ücretsizce konaklamasını sağlıyorsunuz. Temel amacı para kazanmak değil, yeni dostluklar ve kültürlerle tanışmak. 2004 yılından beri var ve ben de üyeyim. Yine rakamlardan gidecek olursak, 100 bin şehirde 6 milyon kanepelerini açacak kişi bulunuyor. 2012 yılında ise 10 milyon kişi konaklamış. İrili ufaklı 170 bin kadar da etkinlik yapmış durumda. İnsanlar arasında köprüler kuran bir sistem.


Şimdi ki örneğim ise Türkiye’den. Zumbara para yerine zamanın kullanıldığı, yetenek ve tecrübelerin paylaşıldığı bir topluluk. Burada mesela gitar çalmayı biliyorsunuz ve bir saat gitar öğretebilirim diye ilan veriyorsunuz. Bu işlem bittikten sonra sizin sistemden bir saat alacağınız oluşuyor. Bir başkasıyla yarım saat balık tutmayı tercih edebilir ve geri kalan zamanda da başkasından nasıl model uçak yapılacağını öğrenebilirsiniz.

Airbnb’nin türk versiyonları da mevcut. HemenKiralık.com veya VillaKeyfiniz.com aynı felsefe ile kurulmuş siteler.

Konut paylaşımdan çıkıp araç paylaşımına geçelim.
Çoğu ülke ve bizim ülkemizde de olduğu gibi trafik oluşmasının sebebi bir arabada tek kişinin yolculuk etmesi olarak gösteriliyor. Kriz oluşunca arabalar satıldı. Toplu ulaşım araçlarına yönenildi; fakat bir noktadan sonra bir arabada boş giden koltukların da paylaşıma açılmasına başlanıldı. Bunun ilk örneği olarak. Sabahları işe veya okula giderken bir başkasının araç masraflarına da ortak olarak kullanıma açıldı. Bu noktadan sonraki aşama ise hafta sonu veya geceleri boş duran aracınızın gelir getirmesi amaçlandı. Bu siteler de bir hayli fazla GetaroundRelayRidesdriveYoyo,UcuzaGidelimOrtakAraba … Araçları bir haftalık, günlük kiralayabileceğiniz gibi saatlik de kiralayabiliyorsunuz.
Freecycle, elinde kullanmadığı eşyalar olanlar ile o eşyalara ihtiyaç duyanları, e-posta aracılığı ile ve tamamen ücretsiz olarak birleştirmeye ve geri dönüşümü arttırmaya çalışan, uluslararası bir projedir. Tüm üyeler eşyalarını burada sunabilir veya aradıkları eşya için istekte bulunabilirler. Temel kural, burada sunulan veya aranan her eşyanın ücretsiz olmasıdır.
Benim de kendi üniversitemde oluşturmuş olduğum facebook grubunda ücretsiz olarak eşyaların dönüşümü gerçekleşmekte. Hatta ben bu gruptan kendime ders kitabı, evimi temizlemek için vileda, bilgisayarım için yazılımlar edindim.
Bu sistemin başka bir örnekleri ise EşyaKütüphanesi,GiysiTakasıhttp://www.verrr.com/http://neighborgoods.net,Bayanların daha çok kullandığı Poshmark‘ta ise gardolabınızda yer alan kullanmadığınız kıyafetleri satışa sunabiliyorsunuz. Kullanmadığınız kıyafetlerin dönüşüme açarak bu sayede hem gelir hem de yeni kıyafetler için bir fon oluşturabiliyorsunuz.Fon demişken fon.com‘dan bahsetmeliyim. Günümüzün internet dünyasında wifi ağlarını şifresiz olarak kullanıma açan vefakar kişileri bulmak zor; fakat fon.com‘da dünya üzerinde şifresiz olarak interneti paylaşan 12 milyon kişi var.

Son olarak da, spesifik olarak paylaşım ekonomisi ile ilgilenen bloglardan bahsetmeliyim. ortakkullanimhareketishareablethesharingsolution

Rachel Botsman, Roo Rogers ile birlikte 2010 yılında What’s Mine is Yours kitabını yazdı. Türkçesi Benim olan Senindir. Bu kitabın hepsini okumadım; fakat paylaşım ekonomisinin nedenlerini sonuçlarını ve örnekleriyle birlikte çözümlerini bulabileceksiniz.

$26 milyarlık bir sektör haline gelen paylaşım ekonomisi bize yeni fırsatlar ve kolaylıklar sunmakta. İnanıyorum ki ilerleyen günlerde hiç tahmin etmediğimiz yeniliklerle de karşımızda olacaktır. Bu sektör her gün daha da gelişecektir.

Kısaca özetlemek gerekirse paylaşım ekonomisi mal takasını sağlamaz, insanlar arasında bir köprü kurar. Kapitalizme düşman, doğaya karşı dosttur.

Paylaşım Ekonomisinin en son özetini ise Aslı Tosuner‘in blogundaki yerden alıntı yaparak bitiriyorum.

“Paylaşım ekonomisi sadece mala ve hizmete ulaşmayı sağlamaz, aynı zamanda insanlar arası hatta kimi zaman kültürler arası diyaloğu arttırarak geçici veya kalıcı ilişkiler kurulmasına destek verir. Hem bireyden hem topluluktan destek alarak ikisinin arasında sağlıklı bir alışveriş olmasına yardımcı olur. İnsanlar arasında, topluluk aracılığıyla dürüstlüğü arttıran sistemlere sahiptir. İnsanların ufak bile olsa her tür becerisi değer kazanır. Çöpe atılabilecek çok sayıda eşya yeni sahipler bulur. Kiralama ve takas sayesinde insanlar tasarruf yapar, hatta kendilerininki kiralatarak para bile kazanabilirler. Doğaya saygılıdır. Dünyamızın daha yaşanır bir yer olması için paylaşmayı öğrenmek zorundayız. Yaşam tarzımızı değiştirip var olanı paylaşmaya başlarsak, dünyadaki diğer canlılara da az zarar vermeye başlarız…”

Bu yazıyı yazdıktan sonra ulaşmış olduğum buradaki videoyu izlemenizi kesinlikle öneririm. Charles Eisenstein, Kutsal Ekonomi kitabının yazarı.
Ahmet Alper @ http://www.zumbara.com/profil/24835

 

Zumbara, Blog Yazarlarını Arıyor!

aysegulguzel |
03 Nisan 2014 |

Zumbara dünyasının eli kalem tutan, yazı yazmayı seven, ilhamı bol olan sevgili Zumbaralıları.

Size yeni bir haberimiz var. Gelecek haftadan itibaren Zumbara blogunu yeni yazarlara açıyoruz. Eğer paylaşım ekonomisi ve armağan kültüründe Türkiye ve dünyada olmakta olanlar ilgini çekiyor ve birileri ile paylaşmak istiyorsan, Zumbara topluluğunda yaşadıklarını diğerlerine anlatmaya can atıyorsan, Zumbara değerleri, hep dile getirdiğimiz ve inandığımız mümkün olan o başka bir dünya hakkında söyleyeceklerin, tartışacakların, bağıracakların, ifade edeceklerin varsa, bu blog senin.

Katıl bize, her zamanki gibi, seninle ilham ver bize :)

İlgilenenler, aysegulguzel@zumbara.com’dan benimle iletişime geçebilirler.

Haydi haberlerinizi bekliyoruz :)

 

Zumbara.com’u keşfe çıkalım vol.1

yelizyilmaz |
26 Şubat 2014 |

Bugün bir servisin altına yapılan yorumdan sonra bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum. Hatta bir seri halinde Zumbara.com‘un gözden kaçan özelliklerini mümkün olduğunca listelemeye karar verdim :) Bu yazı dizisi Zumbara.com’a yeni üye olanlara da yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.

Ankara’da ‘Sürdürülebilir Yaşam Destek Grubu’ oluşturmak için açılan servisi çok beğendiğini söyleyen Selim, Zumbara’da ‘beğen’ diye bir seçeneğin olabileceğinden bahsetmiş.

Aslında Zumbara.com’da açılan servisleri favorileyebiliyoruz. Bunun için yapılması gereken ise şu. Anasayfada servislere bakarken, beğenilen servisin fotoğrafının üzerine farenin imlecini getirirsek, sağ üst köşesinde bir ‘kalp’ işareti beliriyor. Bu kalbe tıklayınca da bu servis ‘Favorilerim’ kısmına ekleniyor. Böylece birisinin Zumbara’daki profilini incelerken favori servislerini de görmek mümkün oluyor :)

Neden bedava bir lokanta açtın ki?

yelizyilmaz |
15 Ocak 2014 |

Ankur Shah <mangolandia@gmail.com>

* Bu yazı Zumbara aracılığıyla, saat karşılığında İlknur Urkun tarafından çevirilmiştir. Makale Shikshantar’ın ‘Reclaiming the Gift Culture‘ kitabında yer almaktadır. İlknur’a desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

armağan ekonomisi konularına ilgim, yerli halkların potlaç kavramları arasındaki farklar ile gita’nın “çıkarsız eylem yogası”nı incelerken doğdu. beni daha derinlerine iten ise karşılık beklemeden verme, yani gerçekleştirilen eylemlerden bir “meyve” beklemeden hareket etme kavramı oldu.

ilk araştırmalarım beni fransız antropolog marcel mauss’un “armağan” isimli kitabına ulaştırdı. bu makale marcel’in sözde ilkel toplumlardaki armağan ekonomisi incelemelerini sunuyordu. kitap yayınlandığında (1923), sanırım özellikle armağanın bizim kültürümüzdeki rolü ile “ilkel” toplumlardaki rolü arasındaki benzerlikler nedeniyle, oldukça ses getirmişti. misafirliğe gittiğimizde bir şişe şarap götürmemiz gibi.

tabii ki kitabın vardığı sonuç, bu toplumlarda armağanın sahip olduğu yerin, bizim yaratmaya çalıştığımız toplumdaki yeri ile aynı olmadığı, orada armağanın güçle, saygıyla, otoriteyle ve statüyle derin bir ilişki içinde olduğuydu. çıkarsız eylem, merhamet veya evrensel bolluk inancı ile pek ilgisi yoktu. orta sınıftan birinin evine giderken bir şişe (tabii ki fazla ucuz olmayan) şarap götürmenizin nedeni armağan verme eyleminin ya da bu şarabın sizi heyecanlandırması değil, daha önce evinize gelen birinin size bir şişe şarap getirmiş olması, yani bunun doğru ve uygun bir davranış olmasıdır. statü olarak armağan kavramı budur: ya statüyü korumak ya da potlaç kültüründeki gibi statü kazanmak için kullanılır.

yerli halkların düzenlediği potlaçların dayandığı ilkenin kim kendini iflas ettirirse o kişinin kazandığı olduğunu vurgulamak gerekir, ki bu ilke çok da etkileyicidir. yani, bugünlerde olduğu gibi paranın ve gücün bir paket halinde sunulması yerine, yerli halklar bunları birbiriyle değiş tokuş edilecek metalar olarak görür.

gerçekten olağanüstü. ama benim anladığım kadarıyla bu pek de kropotkin’lik bir durum değil.

dolayısıyla, bir şekilde brezilyalı çözüm konseptine ulaştığımda (ki aslında asla hiç gitmediğim bir ülkede bir vejetaryen lokantası işletme fikrini rüyamda görmüştüm) tek istediğim bunun farklı, güzel ve geleceğe ait bir şey olmasıydı. fikirlerimi beyaz bir kağıda yazdım ve benzer fikirleri olan, gelip yardım etmek isteyen ya da kendi hikâyelerini paylaşmak isteyen olup olmadığını görmek için mumbai’de 2004 dünya sosyal forumu’nda sundum. orada kimse çıkmadı. ama bence bu konularla ilgileniyorsanız sunumum okumaya değer. oldukça kısa bir sunum ve proje hakkındaki güncellemelerle birlikte internet üzerinden erişilebiliyor.

lokanta sonuçta o bigode adı ile anılır oldu. konsepti yiyeceklerin sevgiyle ve ücretsiz sunulduğu ve insanların istedikleri kadar ödeme yapabilecekleri bir ‘armağan ekonomisi’ lokantası olarak tanıttık gelen yerli köylülere ve balıkçılara.

her öğünde karışık bir tabak (thali[1]ye benzeyen prato feito’[2]), ayrıca sebzeli burgerler (yumurta ve peynir tercihe bağlı) ve empanadas (samosas[3] gibi ama fırında) sunuyorduk. yanında meyve suyu ve tabii ki bira oluyordu.

brezilya.

yerel kültüre yabancı kalmamak için empanada’lara bir fiyat koyduk. insanların anlayacakları bir şey olan empanada ile başlayıp bu sayede mekâna ve sohbete dâhil olduktan sonra zamanla ücretsiz yeme konusunda kendilerini rahat hissedeceklerini düşündük. “insanların ayağına gitme” kavramı. bir de bira ücretliydi. ahlaki deneylerle alkolün birlikte sunulabileceğine inanmıyordum, hâlâ da inanmıyorum.

lokanta her gün açıktı. her gün diye başladık ama hafta içi fazla gelen giden olmayınca kısa bir süre sonra sadece hafta sonlarına geçtik. kasadan para alıp pazardan alışveriş yapıyordum ve önceki günden ne kaldıysa onu kullanıyordum. başlangıçta ortaya para koyduk—fazla değil—ve para bitene kadar deneyelim, sonra bir toplantı yaparız (üç dört kişiydik) dedim kendime. ancak para hiç bitmedi. lokanta beş ay boyunca açık kaldı, herkes para ödedi, herkes benim normalde isteyeceğimden -ücretlendireceğimden çok daha fazla para ödedi. herkes yemekleri çok beğendi ve bir kez gelen herkes tekrar geldi. adaya sadece hafta sonu için gelmiş olanlar bile. çok güzeldi.

ama bu durum benim için bir başarısızlıktı. ben kısa süre içinde arkadaş olduğumuz köylülere sevgi soslu gurme vejetaryen yemekler sunmayı, onların kendilerini rahat hissedip gelmelerini ve bir tabak yemek yiyip bir gülümsemeden başka bir şey bırakmadan ayrılmalarını istiyordum. benim hedefim buydu. sadece iyi vakit geçirmek ve iyi vakit geçiren insanlarla bir arada olmak. çok eğlenmemizin yanında herkes mutlaka para ödedi ve ödeyemeyeceğini düşünen kimse gelmedi. tabii biliyorsunuz bu engellerin çoğu kültürel. başlangıçta portekizce’miz pek iyi değildi ve bırakın “post-kapitalist” lokantayı, vejetaryen lokantası fikrini bile açıklamakta zorlandık.

bu adlandırma kendimiz için kullandığımız diğer bir isimdi ve hâlâ hoşuma gidiyor. dolayısıyla 2005 yılı mart ayında bigode’den ayrıldıktan bir yıl sonra ahmedabad’a geldiğimde ve manav sadhna ve seva cafe’yle karşılaştığımda çok heyecanlandım. seva cafe’nin yeri çok güzel, kalıcı (satın aldılar), inanılmaz, profesyonel bir tasarım ve mükemmel bir konuma sahip.

farklı bir estetik anlayışına sahip olmakla birlikte bizim tasarımımız da harikaydı ve lokantadaki her şey arjantin ve fransa’dan zanaatkâr arkadaşlarımızın ürettiği el yapımı ve el boyaması objelerdi ydı. ama seva cafe benim için yepyeni bir kulvardı. bir çok yönden çok daha profesyonel ve can alıcı güzellikteydi. hem de yıllardır vardı. bizim deneyimizden farklı olarak orada tam zamanlı çalışan ve buradan geçimini sağlayan birkaç kişi vardı. deneyin başarılı olduğunu bile söyleyebiliriz.

ayrıca son derece hindistan’a özgü, hindistan kültüründe hem çok mütevazı hem de çok küstahça olabilen “misafir tanrıdır” ilkesine dayalıydı. biz bu post-kapitalist olma meselesi konusunda ukalalık ediyorduk ama, seva cafe’de yanınıza oturup insanların kalbindeki iyilik ve hizmetten bahsediyor ve nasıl evinizdeymiş gibi davranmanız gerektiği konusunda falan ciddi bir konuşma yapıyorlar. binlerce kültürü harmanlayan bir kültürün parçası olmanın tüm ağırlığı ve güzelliği ile gerçekten son derece hindistan’a özgü.

armağan ekonomisi bakımından, yemeğiniz bitince bağış yapmanız için size bir zarf veriyorlar. yani miktarı size kalmış olmakla beraber bir katkıda bulunmanızın beklendiği doğrudan gösteriliyor. biz de insanlara ne sipariş ettiklerini bilsinler diye yemeğin adisyonunu veriyorduk ve bunu konsepti açıklamak için bir fırsat olarak kullanıyorduk. para vermeleri gerekmiyordu ama vermek istiyorlarsa istedikleri kadar verebilirlerdi. sanırım seva cafe’de daha ciddi bir şekilde bir şey vermeniz isteniyor ama miktarı size bırakılıyor.

bu da felsefi olarak büyük bir farklılık bence. tabii ki bir çok farklı yaklaşım var ve gördüğüm kadarıyla üslup, biçim veya teknikteki küçük farklılıklar armağan ekonomisi deneyimlerinin yarattığı “hissiyat” üzerinde büyük etki sahibi oluyor. örneğin brezilya’daki dünya sosyal forumu’nda (2005) amanda bize armağan ekonomisiyle çalışan bir organik meyve suyu kafeteryaları olduğunu ve tezgâhtaki sepete istediğiniz kadar bırakıp üstünü istediğiniz kadar alabildiğinizi anlattı. dolayısıyla hiç kimse kaç para ödediğinizi bilmiyor (ama sonunda toplamı hesaplamak kolay olurdu, ilginç bir kriptolama tekniği). ödemelerin anonim olması çok güçlü bir etki yaratıyor. hem bigode hem de seva cafe’de her masanın ne kadar ödediği belli ve bu size içten içe değerlendirme ve yargılama (ve istatistiğe vurma) olasılığı sunuyor. istatistiği şimdilik tartışmanın dışında bırakacak olursak bence bu ikisi de armağan ekonomisinin merhamet/önyargısızlık/hizmet amaçlarına ters düşüyor.

amanda’nın gittiği bu meyve suyu kafeteryasının diğer bir yönü de tavsiye edilen fiyatların olmasıydı. tavsiye edilen fiyatlar armağan ekonomisi kavramının bir numaralı sorunu ile başa çıkılmasını sağlıyor: kafa karışıklığı. insanların kafası karışıyor, telaşlanıyorlar ve bocalıyorlar. insanların kafalarını karıştırmak büyüme –burada büyüme’nin ne olduğu anlaşılmayabilir, kalkınma daha doğru olur gibi geldi bana- için gerçekten faydalı olabilir, ama bazı insanların çıkmaza düştüklerini de gördüm.

bu da bir devrim sayılmaz. bence sunulan anonimlik ile tavsiye edilen fiyatın birleşimi oldukça güçlü bir etki yaratıyor. maliyeti karşılamak için ne kadar verilmesi gerektiği belli ama bir bakıma ne kadar verdiğinizle kimse ilgilenmiyor. ama seva cafe ve bizim bigode modelimizde bunun tersinin işlediği söylenebilir. ne kadar ödemeniz gerektiği konusunda bir fikriniz yok ama ne olursa olsun yargılanacağınızı biliyorsunuz.

daha sonra başka bir deneyi daha ziyaret ettim. berkeley’deki karma mutfağı’nı. manav sadhana ile bağlantılı olan charity focus’tan güzel insanların, belki de seva cafe’den ilhamla kurdukları bir yer. lokantada yemeden önce onlarla tanışma ve arkadaş olma zevkini tattım ve bu süreçte deneyimlerimi ve yemek kitabımın kopyalarını paylaşma imkânı buldum. karma mutfağı’na girdiğinizde (o zamanlar bir hint lokantasının içinde cumartesileri çalışıyordu) sizi oturtuyor ve günün menüsünü veriyorlar ve anonim bir kişi sağ olsun, hesabınızın ödenmiş olduğunu söylüyorlar.

bedava değil. bağışla da değil. size kalmış da değil. çok basit bir şekilde ödenmiş. çok basit bir kelime oyunu ve gerçekten de aynı fikri aktarıyor: yemek için para ödemeniz gerekmiyor, size gönülden sunuluyor. ama dilin gücü sayesinde sizin gibi rasgele bir insana sorumluluk yüklüyor. zekice ve güçlü bir teknik, şantaj kadar etkili, bunun egoyu ve olası tepkileri engelleme konusunda çok akıllıca olduğunu düşünmüştüm.

sana armağanı ben vermiyorum, evren veriyor. o yüzden bana hesap sorma, sadece ye.

beklentiler olasılıklar alanından ustaca çıkarılıyor çünkü karma mutfağı size bir şey vermiyor, evren veriyor. anladın mı? çok hoş. ama tabii ki başka birinin yemeğini ödemek isteyip istemediğiniz size kaldığı için biraz ağır da bir yük (bu başlangıçta ima ediliyor ve sonunda açıklanıyor, genellikle herkes verme arzusu ile yanıp tutuşuyor).

bu lokanta deneyimleri arasındaki başlıca somut farklardan biri tabii ki şeflerin tutumu. elbette şefler fevri doğaları ile ünlüdürler, ama gönüllüler, iş sahipleri, deney sahipleri, ücretli ortaklar ve çalışanlar arasındaki fark çok büyük. baskı, ağırlık, maaşlı iş gücü ve ezilme varsa bunun tadı yemeğe mutlaka geçiyor. bu bir irade ve bilinç meselesi ve örgütlenme biçiminden bağımsız olarak da mevcut. ama bence kötü enerjilerin yemeklere geçmesini engelleyecek olan bilinci destekleyecek yapılar geliştirebiliriz ve geliştirmeliyiz. tabii ki bu apayrı bir konu ve armağan ekonomisinden oldukça bağımsız. yani aşçı kadınların şarkı söylediği okul kantinleri olduğu gibi huysuz şeflere sahip armağan ekonomisi lokantaları da var. hiçbir şey kesinlikle olduğu şeyden başka bir şey değildir.

diğer bir ilgili ve umarım son not: esneklik. dilde, ekonomide ve kültürde deney yapma fikri bence esneklikle ilgili. bu yüzden yemek de aynı derecede esnek olmalı. karma mutfağı’nda muhteşem mango lassi’ler[4] yapıyorlar ve isteyenlere vegan olarak sunuyorlardı (sonuçta burası berkeley) ve bigode’de bütün yemeklerimiz vejetaryen veya vegandı. bir sonraki lokantamda kesinlikle her şey vejeteryan, vegan, yağsız, jain-ahimsa[5] ve çiğ seçeneklerle sunulacak.

bunların hepsi benim için ruhani araştırmaların maddi dışavurumları. burada hepimiz olabileceğimizin en iyisiyiz; armağan, yemek ve sevginin keşistiği yer, kim olduğumuzu daha iyi gösterebilmek için hem kendi içimizde hem de dünyada araştırmakta olduğumuz bir diğer alan. anladın mı?

“dil armağan vermeye dayalıdır. bu hipotez, diğer insan etkinlikleri için model olarak besleme eylemi (armağan verme) kavramının kullanılmasına karşı olan tabuyu yıkmakta ve önemli sonuçlar doğurmaktadır.

dil besleme eylemine dayalı ise ve düşünme de en azından kısmen dile dayalı ise, o hâlde düşünme en azından kısmen beslemeye dayalıdır.

ancak düşünme aynı zamanda dilsel olmayan besleme eylemine doğrudan da dayalı olabilir. vücuttaki kimyasal ve hormonal etkileşimleri tarif etmek için sıklıkla kullanılan mesaj gönderme ve verme, daha az kasıtla gerçekleşen bir verme ve alma biçimi olarak görülebilir.

dili sözel düzeye aktarılmış bir armağan verme olarak görürsek ve insanın evrimini sağlayan şeyin dil olduğu fikrini kabul edersek, ileri sıçramaya – “insanlık olarak ileri sıçramamıza” mı desek? sebep olan şeyin sadece dilin soyutlama kapasitesi değil, armağan verme yönü olduğu sonucuna varabiliriz.

bu sonuç bizi insanlığın karşılaştığı şu anki tehlike ve tehditleri aşmak üzere evrilmesinin yolunun armağan verme ve alma olabileceği düşüncesine götürebilir.

gerçekten de besleme eylemini yaratıcı norm olarak ele almaya, değiş tokuşun ise evrimi tersine çeviren ve insan türü ile birlikte gezegendeki diğer türleri de tehdit eden bir çarpıtma olduğunu görmeye başlayabiliriz.”

- genevieve vaughan

http://www.gift-economy.com/theory.html


[1] Hindistan ve Nepal’de bölgesel olarak değişen yemeklerden oluşan tabldot öğün.

[2] Mavi tabak, Brezilya’da mavi yakalı işçilerin öğlen yemekleri için ucuz lokantalarda yaygın olarak servis edilen et, pilav, patates, yumurta, fasulye ve salatadan oluşan tabldot öğün.

[3] İçi sebze ya da et dolgulu kızartılmış börek.

[4] Hint mutfağında yaygın meyveli bir ayran.

[5] Jainizm inancının Ahimsa yani şiddetsizlik etiği gereğince bitkinin tamamen öldürülmesiyle elde edilen kökler ve mantarların da yenmediği vegan beslenme biçimi.

Zumbara’nın İmece Fonu Hikayesi

yelizyilmaz |
16 Aralık 2013 |

Zumbara.com’u ayağa kaldırmak için biayda.com’da düzenlediğimiz imece fonu kampanyamız %103 başarı oranıyla tamamlandı. Bu bir aylık maceramızda bize destek veren, duyuruların yayılmasına katkıda bulunan herkese tekrar tekrar teşekkür ediyoruz :)

Kampanya süresince yaşadıklarımızı eş zamanlı olarak paylaşmıştık, bu yazıda deneyimlerimizin hepsini bir arada paylaşıyoruz.

1. günün sonunda beklemediğimiz bir şekilde rekor kırarcasına, en azından Türkiye içerisinde, 1830 TL ile %20′lik kısım toplandı. 2. gün ise kampanyanın %30′una tekabül eden 2800TL’lik desteğe ulaşıldı. Harika gidiyorduk.

Zumbara’nın ne kadar güzel bir topluluk olduğu tekrar tekrar ispatlanıyordu. Aysu imece fonuna destek için Aşure Yapımı etkinliği düzenlemeye karar vermiş ve biz haberdar olana kadar herkese çağrı yapmıştı bile :)  4. günün başlangıcında %47 ile 4320 TL’ye ulaştık. Ardından Buğday derneği gönüllüsü Işıl’ın Buğday derneğinde Zumbara niyetine hazırladığı aşureler. İmece fonumuzun bereketli olacağı baştan belliydi :) İmece fonuna destek için bir başka şirin destek teklifi de Denizli Zumbara topluluk başlatıcısı Erhan Bozkurt’tan geldi. Zumbara’ya destek için kitaplarını satıyordu.

5. günde %50′yi geçtik, hem de daha aşureler ve kitaplar satılmadan :) Ve böylece 1. haftanın sonunda 5190 TL destek toplayarak %56′ya ulaştık. Biraz erkendi belki ama biz kampanyanın başarısını kutlamak için planlar yapmaya başlamıştık bile :)

Kampanyanın başarıya ulaşacağını hissetmiştik ve kampanyanın 2.haftasında programcılarla buluştuk, planlarımızı yaptık. Eğer merak ederseniz buradan ayrıntılarına bakabilirsiniz.
2. haftanın sonunda Studio-X’in daveti ile Zumbara, Biayda ve Superpool olarak alternatifleri kutladık ve bu gecede Zumbara imecefonuna destek için çalan Passatempo’nun ruha çok iyi gelen müziği ile mest olduk.

İmece fonuna destek için yapılan etkinlik haberleri bizlerin umuduna umut katmaya devam ediyordu. Bir haber de Ankara’dan gelmişti. 

 

 

 

 

 

 

Bu sıralarda Erçin ve Burcu çarşamba günleri Galata Şifahanesi’nde Zumbara hayrına manuel terapi, reflexoloji ve access bars terapisi servisleri verdiler.

Bir destek de İstanbul Permakültür Kolektifi’nden geldi. Armağan ekonomisi ile yapacaklari atölyeden kazandıklarını Zumbara’nın imecefon kumbarasına aktardılar.

Harika haberlerle geçen günlerden sonra kampanyanın tamamlanmasına 11 gün kala 1670 TL’ye ihtiyacımız vardı. Üç süper destek haberi daha aldık. Biri Zumbara İzmir‘den idi. İmece fonuna destek için Filiz’in evinde ‘Can Katma Buluşması’ yapmışlardı.

Diğeri haber de Özlem Lesport ve çocuklardan idi. Leonardo Sanat Galerisi’nde gercekleştirdikleri atölyede ağaç dikip, öykü dinleyip, resimleriyle kendi ormanlarını oluşturdular ve katılım paylarını Zumbara imece fonuna gönderdiler. Ve üçüncü haber ise Zumbara için tişört yapımı atölyesi idi. Cihan’ın kapılarını açtığı atölyesinde Zumbara tişörtleri aşkla hazırlanmıştı :)

Hande Arcan kendisinin yarattığı mandalaların karşılığında topladığı desteği yine Zumbara’ya sundu. Sosyal İnovasyon Merkezindeki dostlarımız yıllık biraraya gelişlerini de yine Zumbara için bir imeceye dönüştürdüler ve finanslal destek için kendi topluluklarını örgütlediler.

Kampanyanın bitmesine 4 gün 21 saat kala %98′deydik ve heyecanlıydık. Derkennnn %101 olduk bir anda ve hedefe ulaşıldı. Sevinçten havalarda uçtuk resmen :)

Biz kampanyanın başarıya ulaşacağına o kadar canı gönülden inanıyorduk ki, programcı arkadaşlarla 2. hafta yaptığımız toplantıdan sonra onlar çalışmalara başlamışlardı bile. Geliştirmeler hala devam ediyor ve biz haftalık raporlarımızı şuradan paylaşıyoruz. Kampanya süreci gibi, programlama sürecinin de şeffaf olmasını istiyoruz.

Şimdi kutlama zamanı! 17 Aralık’ta kutlama yapacağız. Henüz nasıl olduğuna karar vermedik ama gelişmeler merak ediyor ve katılmak istiyorsan, onu da buradan takip etmek mümkün :)

Ve son olarak, iyi ki varsınız, iyi ki varız, iyi ki imece gerçek :)

 

zumbara.com programlaması tekrar başladı

aysegulguzel |
02 Aralık 2013 |

Bildiğiniz gibi zumbra.com programlamasına tekrar devam edebilmek için bir imece fonu kampanyası başlattık. Kampanyanın tamamlanmasına 11 gün kaldı ve hala 1670 TL’ye ihtiyacımız var.

Biz kampanyanın tamamlanmasını bekleyemeden, tamamlanacağına dair güvenle kodlamaya başladık bile. Geçen Çarşambadan bugüne kadar yaptıklarımızı sizlerle paylaşmak adına raporladık. Burada görebilirsiniz.

Amaç yerine araç olarak kullandığımız parasal kaynağa ulaşabilmemiz için bize destek olun ki burada ve şurada yer alan zumbara.com geliştirmelerini yapabilelim.

Türkiye’nin ilk alternatif ekonomi deneyine hep birlikte can verelim!

 

 

 

Zumbara Bahane Oldu, İmece Gerçek…

aysegulguzel |
26 Kasım 2013 |

Merhabalar,

Zumbara imece fonu başladığı günden beri Zumbara topluluğunun yaratıcılığı, cömertliği ve şefkati bizi heyecanlandırıyor ve mutlu ediyor.

Aysu’nun ve Işıl’ın arkadaşlarıyla hazırlayıp Sosyal Değişim Fabrikası ve Buğday derneğinde Zumbara niyetine insanlara tattırdıkları bereketi bol aşure, Hande’nin satışa çıkardığı yazıcıları, Erhan’ın başlattığı kitaplarımı satıyorum Zumbara’ya destek kampanyası, Tijen’in Mutfakta Zen kitabı etkinliğinde kumbarada toplanan parayı Zumbara’ya armağan etmesi… Ve yine bu niyet ile bize gelen son çağrı: Erçin ve Burcu önümüzdeki 3 hafta Çarşambaları Galata Şifahanesinde Zumbara hayrına manuel terapi, reflexoloji ve access bars terapisi servisleri veriyorlar. Yapmanız gereken basit:

  1. Erçin ve Burcu’nun ve verdikleri servisler hakkında daha fazla bilgi için buraya bakınız
  2. Almak istediğiniz servisi, gün ve saatleri aysegulguzel@zumbara.com‘dan bize email atın
  3. Programa göre size uygun zamanı konfirme edelim
  4. Karar verilen saatte Galata Şifahanesine gelin ve servisinizi alın (Adres: Büyük Hendek Cad. No: 21/2 Kuledibi-Beyoğlu-İstanbul)
  5. Servis sonrası Zumbara niyetine içinizden gelen ücreti kumbaraya atın

Son olarak bütün bu imeceyi, bolluğu, armağanları kutlamak ve biraraya gelmek için bu Perşembe akşamı saat 19:00′da Studio-X’de toplanıyoruz. Hikayeler, muhabbet, güzel müzik ve atıştırmalıklar ile birlikte bize katılın, hep birlikte kutlayalım!