Yapmayı sevdiğin şeyleri başkaları için yap, istediğin şeyleri başkalarından öğren.

HEMEN TIKLA, SEN DE ZUMBARA’YA ÜYE OL!

Sanki Son Yaşadıklarımız için Yazılmış Bir Anadolu Masalı

aysegulguzel |
03 Haziran 2013 |

Hiç bir şeyin tesadüf olmadığına inanıyorum bu evrende. Pazar sabahı gelip İstanbul’da umutsuz düşen bizleri dinginleştiren ve bereket hissini yollayan yağmur gibi. Perşembe akşamı geç saatte Gezi Parkından döndüğümde kafamı dağıtmak ve umut dolmak için okuduğum masal kitabımdan şu masalı okumuştum. Günler geçtikçe bu masalı hep daha fazla düşünür oldum. Sanki yaşadıklarımız başka bir dönemde bu topraklarda daha önce de yaşanmış ve hep bilge olan Anadolu masalı oluşmuş gibi…

MAVİ KAHKAHA ÇİÇEĞİ

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken eski hamam içinde, var varadan, sür süreden. Manisadan Tireden, Mehmet Efem dedim düştüm yola. Mehmet Efe çıkmış dağa, silah atar sağa sola. Mehmet Efenin atları kıyır kıyır kişniyor, arpa buğday istiyor. Sus Mehmet Efe sus, masal başlıyor.

Çiçeğim çiçeğim seni kimler dikti?

Pamuk eller dikti.

Kimler suladı?

Kamış parmaklar suladı.

Hah hah hah hah haaaaaa!

Bir varmış, bir yokmuş. İnsanoğlunun başından geçenler dağdan taştan, kurttan kuştan daha çokmuş.

Adı sanı bilinmedik bir zamanda bir padişah varmış. Genç yasında geçmiş başa, hükmünü yürütmüş dağ ile taşa. Ne var ki işlediği hayır, yaptığı kötülüklerin yanında devede kulak kalırmış. “Bu insanlar benim yurttaşım, onlara kötülük edersen ağrır başım” demez, gözünü kapatır, kalbini karartır gelişi güzel buyruklar verirmiş. Yanındaki veziri, vüzerası ya söz geçiremediklerinden ya da iş bilmediklerinden padişahın memleketin hayrına olmayan buyruklarını önleyemezlermiş.

Allah böyle bir padişahtan memleketi korusun. Böyle bir insan başta iken insanlarda ne huzur kalır, ne mutluluk. İnsanoğlu bir ağaca benzer. Emek verirsen büyür, ulu bir varlık olur. Yoksa suyu seli bir ağaç gibi günden güne sararır, solar, kurur.

İnsanlar yaşadıkça deneyimleriyle birlikte akılları da artar. Kolay kolay hatalı yola sapmazlar. Ama padişah yaşlandıkça, huysuzluğu artmış, huysuzlandıkça halkı canından bezdirir olmuş. Sabahleyin daha kargalar gak demeden uyanır, vezirini yanına çağırır, ipe sapa gelmez buyruklarını sıralamaya başlarmış.

“iki kişinin bir araya gelmesi yasak! Buyruğum tezden halka duyrula!”

O ülkede develerden çok tellal varmış. Omuzlarında birer davul, güm güm de güm güm, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar çığırıp dururlarmış: “Ey ahali, duyduk duymadık demeyin! Bundan böyle şehirde köyde, tarlada tapanda, bahçede harmanda, handa hamamda iki kişinin bir araya gelmesi yasaktır!” Yiğitsen iki kişi bir araya gelip bir çift söz konuş. Kolcular yakanıza yapıştığı gibi haydı zindana… Artık oradan nasıl, ne zaman çıkılır, Allah bilir. O ülkede dışarıda gezenden çok içeride yatan varmış. Zindanlar tıklım tıklım insan doluymuş.

Gene bir gün padişah yatağından ters tarafından kalkmış. Ortada hiç bir neden yokken öfkeden çatlayacak, biri dokunsa pat diye patlayacak halde imiş. Bu sırada sokakta bir gülme sesi duymuş. Öfkesi büsbütün artmış. Daha kahvaltısını yapmadan vezirini çağırmış:

“Bundan sonra hiç kimse sesli ya da sessiz gülmeyecek! Gülenin, kahkaha atanın, hatta gülümseyenin boynu vurulacak.”

Vezir ne yapsın, carnacar, gitmiş, sokaklara tellallar salmış.

Aslında kimse gülecek durumda değilmiş. Aklı başında olan kimseler, gülmek şöyle dursun, düşünüp dururlarmış kara kara. İnsan gülebilen hayvandır demişler, şeker yemişler. Gülmenin kime ne zararı var. Bir kahkaha bin derdi savar. Nice hekimler kahkahanın ilaç yerine geçtiğini savunmuşlardır. Gençlikte kocalıkta, içerde, dışarıda, hatta iş tutarken ya da avare yatarken insan güleç yüzlü olmalı. Gel de bu gerçeği padişaha anlat…

Neyse… Bir mahallede on beş yasında, aklı başında yoksul bir kızcağız varmış. Aydan arı, sudan duru… Doğan aya ya sen doğ, ya ben doğayım diyor. İnsan seyretmeye doyar mı ki acaba? İnsanın talihi güzel olmayınca neye yarar… Kız anadan öksüzmüş. Babası yıllardır zindanda yatıyormuş. Kolcular, bir yasağa uymadı diye adamcağızı götürüp atmışlar. Gidiş o gidiş… Kızcağız yıllardır babasından ne bir haber almış. Ne de birisi gelip ona haber vermiş.

Kara yazılı kız durmaz ağlar, al yerine karalar bağlar, durmadan inci gibi gözyaşları akıtırmış. Bir gün bir saksının toprağını kabartırken toprağa iki damla gözyaşı düşmüş. Çok geçmemiş aradan, neler var etmez ki yaradan, gözyaşlarının düştüğü saksıda küçük bir filiz boy vermiş. Birkaç gün içinde de dallanıp budaklanmış. Köyü yeşil yapraklarının arasından öyle mavi çiçekler açmış ki, o güne kadar ne görülmüş ne de duyulmuş. Mavi, masmavi çiçekler. Gökyüzünden de mavi, engin denizlerden de. Bu çiçeklere bakanların içi, sevinç, neşe, huzur, dinginlik dolarmış.

Kızcağız her sabah saksıyı önüne alır, toprağı kabartır sular, çiçeği de koklayıp öpermiş. Karşılıklı konuşmaya başlarmış sonra da. Kızın sorularına bir bir karşılık verirmiş o maviler mavisi, güzeller güzeli çiçek:

“Çiçeğim çiçeğim, seni kimler dikti?”

“Pampal ( yumuşak, pamuk gibi) eller dikti”

“Kimler suladı?”

“Kamış parmaklar suladı”

“Kimler öptü?”

“Kiraz dudaklar öptü.”

Sonra çiçek uzun uzun: “Hah hah hah hah haaaa!” diye bir kahkaha salarmış. Kız da duramaz “Hah hah haaaa!” diye ona karşılık verirmiş. Bu kahkahaları bahçedeki güller duyar, katmer katmer olurlarmış. Kuşlar duyar çığlık çığlık, kanat kanada gelirlermiş. Kelebekler duyar, havada büsbütün yel yepelek olurlarmış.

Ah vah, gözyaşı, acı, keder dolu günleri değişivermiş o kara yazgılı kızın. Gülmeyen yüzü gülmüş, çatık kaşları gevşemiş. Karamsar düşünceler, kendisini mutsuz eden kuruntular silinivermiş içinden. Kıpır kıpır, sevgi dolu, yaşama isteği dolu bir genç kızmış artık. O aydan arı, sudan duru güzelliğine gelince bin kat daha artmış. Doğan ay bu güzellik karşısında elleriyle yüzünü kapatmak zorunda kalırmış her akşam. Güneş de her sabah doğarken kızı kıskanır, bulutların arkasına saklanırmış. Mavi çiçek, kızın geçim sıkıntısı çektiğini biliyor olmalı ki, bir gün:

“Yeni çiçekler büyüt incecik dallarımdan

Sat onları

Ben kahrolmam arımdan”

Diye bir şarkı fısıldayıvermiş kızın kulağına. Kız küçük dalcıklar koparmış. Bunları çimlendirdikten sonra yeni saksılara dikmiş. Pazara götürüp satmaya başlamış. Bu mavi mavi, ince ince çiçekleri bir alan bir daha almış. Kısa zamanda öyle aranır bir çiçek olmuş ki, değeri bir kaç misli artmış. İş bu kadarla kalmamış. Çok sürüm yaptığını görenler de yetiştirip satmaya başlamışlar. Kısa zamanda ülkenin köyü kenti mavi kahkaha çiçeği ile dolup taşmış. Bu ne demekmiş, biliyor musunuz? O gülmenin gülümsemenin yasak edildiği ülke, baştan başa kahkahaya, neşeye sevince boğulup kalmış. Padişahın adamları durmadan, suçlu olup olmadığını sormadan adam toplayıp içeri tıkıyorlarmış ama köyde, kasabada, kentte hep “hah hah hah haaa” kahkahalarıymış işitilen. Halk yasak edildiği halde durmadan kahkaha atıp dururken padişah öfke ile küp gibi dolar, saçını başını yolarmış.

Ha bire emirler yağdırırmış adamlarına: “Yakalayın! Tutun! Kaçırmayın! Kimse izinsiz kahkaha atamaz!”

Padişahın çılgınlığı belli, deliliği herkesçe malummuş ama neyleyip n’etsinler. Nereye başvurup kime gitsinler?

Yalnız Allah’ın işine bakın ki, tutmakla, zindana atmakla görevli olanlar da kısa zamanda mavi kahkaha çiçeğine teslim olmuşlar. Evlerinde kızları, kadınları çiçeği yetiştirdiği için onlar da kahkahalarını tutamaz, kahkaha atamaz olmuşlar. Bir şeye karşı düşkünlük, bu isterse bir çiçek olsun, memleket çapında artmışsa hiç kimse önleyemez. Sonunda saraylı kadınlardan birisi gizlice bir mavi kahkaha çiçeği saksısı satın almış, getirmiş padişahın yatak odasına koymuş. Padişah ertesi sabah uyandığında bakmış, başucunda bir çiçek, gülse gülecek. Mavi gözlerini kırpıştırarak kendisine bakıp duruyor. Çağırdığı oda hizmetçisine sormuş:

“Bu da ne?”

“Çiçektir padişahım.”

“Nasıl bir çiçek böyle? Sanki insan gibi bana bakıyor.”

“Bakar efendim! Dilerseniz sizinle konuşur da.”

“Konuşur mu? Bu çiçek mi? Peki ne konuşacağım?”

“Ne isterseniz konuşunuz padişahım.” Padişahın küpündeki öfkeler depreşmiş, cinleri başına üşüşmüş:

“Konuşmak ha? Şimdi ben ona gösteririm!” Yerinden doğrulmuş, saksıyı kaptığı gibi ye çarpmış. Üzerinde tepinip iyice çiğnemiş. Bunu yaptıktan sonra hizmetçisine:

“Kim yetiştirdi bu çiçeği?” diye sormuş.

Hizmetçi daha karşılık vermeden, çiğnenmiş, buruş buruş olmuş çiçek dirilivermiş yeniden. Dile gelmiş bülbül gibi şakımış:

“Pampal eller yetiştirdi”

“Kim köydü onu buraya?”

“Kamış parmaklar koydu.”

Her zaman olduğu gibi çiçek gene uzun uzun ”hah hah hah haaa!” diye bir kahkaha atmış. Padişah kendisini tutmak istemiş, tutamamış. Ağzını kapatmak istemiş, kapatamamış. Dana gibi bağırma ile böğürme arası bir kahkaha salmış ki sarayın her tarafına duyulmuş. Sarayın bacalarına tünemiş olan kargalar korkudan göğe fırlamışlar.

Padişah kahkaha attıkça atmış, uzanıp yere yatmış. Onu gülmekten alıkoyamamışlar bir türlü. Saray hekimini çağırmışlar da o içirdiği zehirden acı bir ilaçla susturabilmiş ancak. Şu Allah’ın hikmetine bak! Saatlerce çılgın gibi kahkaha atması öfke küpünün boşalmasını, cinlerinin savulmasını sağlamış olmalı ki ayıktığında artık aklı başında bir adammış. Eski azgın bakışlı insan o değilmiş sanki. Gülümseyen, gülümsedikçe de iyilikler düşünen bir yüz belirmiş yüzünde. Gayri bir fenalık görmemeye başlamış hem gecesinde, hem gündüzünde. Bir çırpıda kaldırıvermiş saçma yasakları. Sevimli, tonton bir padişah olmuş eskileri unutan halkın gözünde.

Kahkaha çiçeği de o ülkenin en has çiçeği olup çıkmış. Uğruna bayramlar, festivaller düzenlenmiş. Onun çile çekmiş yoksul bir kızın gözyaşlarından doğduğu unutulmuş gitmiş ama kahkaha atmak bir daha unutulmamış.

Köprülerin altından şular aktıkça, balık kavağa çıktıkça koku kurumuş kahkaha çiçeğinin. Unutulup gitmiş. Öyledir, insanoğlu bir gün şu kuşa gönlünü kaptırır, bir gün öbür kuşa. Bir gün kartalı başına kondurur, öbür gün serçeyi. Yalnız ben duydum ninemden, o da duymuş ninesinin ninesinden, ayak basılmadık bir ormanda mavi kahkaha çiçekleri hala açarmış. Kendi kendilerine kahkaha atıp dururlarmış orada. Onlar ermiş muratlarına, biz çıkalım kerevetine.

Gökten üç elma düştü, gülen, gülümseyen, kahkaha atan çocukların başına.

Hasan Latif Sarıyüce, Anadolu Masalları, Mavi Kahkaha Çiçeği, s. 57-62

Zumbara’nın yolculuğuna bağımsız bir şekilde devam edebilmesi sana bağlı!

aysegulguzel |
29 Mayıs 2013 |

Türkiye’den ve dünyadan bir çok farklı sosyal girişimcilik ödülü alan, farklı bir çok şehir, üniversite, mahalle ve kurumda sağlıklı topluluklar kurmayı başaran Türkiye’nin ilk alternatif ekonomisi Zumbara yoluna bağımsız bir şekilde devam edebilmek için topluluğun desteğini arıyor!

Başka türlü bir dünyanın mümkün olabileceğine mi inanıyorsun? Rekabet yerine dayanışma, materyalizm yerine anlam, kuşku yerine güven, sahip olma yerine paylaşım mı diyorsun? Paranın yarattığı değer dünyasını sık sık sorguluyor musun? Dünya cömertlik üzerine tasarlansaydı nasıl olurdu diye mi düşünüyorsun? Seni Türkiye’deki zaman bankası Zumbara’ya destek olmaya davet ediyoruz!

Artık bir yol ayrımındayız! Bizim Zumbara’yı buralara getirmek için kullandığımız kişisel kaynaklarımız tükendi. İhtiyacımız olan finansal kaynağı tek bir kişi veya kurum yerine, projeyi desteklemek isteyen çok sayıda kişi veya kurum aracılığıyla sağlıyor olacağız ve bunu da kitlesel finansman kampanyası (crowdfunding) yoluyla yapıyoruz.

Bir ay boyunca, bağlantıda yer alan projeye, bireyler ve kurumlar katkıda bulunmak istedikleri miktar oranında destek olacaklar. Bu bir ay içerisinde hedeflenen miktara ulaşıldığında, Zumbara bu kaynağı, Türkiye’de ve dünyada alternatif ekonomi hareketinin bağımsız bir şekilde ilerleyebilmesi için kullanıyor olacak.

Destek olmak için kampanyamızı incele, yapmak istediğin katkıyı belirt ve paylaşım dünyasına sen de katıl!

* Yukarıdaki fotoğrafa tıklayın ve para yerine zaman kullanılarak hazırlanan videomuzu izleyin!

 

 

Para Paylaşımcı Ekonomiyi Bozuyor mu?

aysegulguzel |
20 Mayıs 2013 |

Bu makale, Erin Griffith tarafından, Pando Daily adlı web sitesinde yayınlanmıştır ve Zumbara aracılığıyla, saat karşılığı Melih Sever tarafından çevrilmiştir. Melih’e desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

Paylaşımcı ekonomiyi sevmek için çok şey var. “Birleşik İşler”  yaratılıyor. Yeni iş gücünün bir parçası olarak insanlar patronsuz bir hayat için beraberce uğraş verebiliyorlar. TaskRabbit, RelayRides ve Airbnb şirketlerde eskiden atıl olan kaynakları ekonomiye yeniden kazandırıyorlar.

Fakat bu iyi hissettiren paylaşımcı ekonomi eğlencesinin daha büyük ve felsefi sorunları var. Ve bu başlangıcı yapanların paylaşımı icat edenler olmadığı gerçeğidir. Onlar sadece ortalıkta pek görünmeyen insanların uzun bir süredir bedavaya yaptığı işlere bir dolar para koydular.

Ücretsiz en azından kapitalist olmayan bu paylaşımcı ekonomi uzun bir süredir bu yeni parlak sermaye dolu trendin dünyanın geri kalanını kasıp kavurduğundan habersiz olarak işine devam ediyor.

Mesela ismini zayıf organize olmuş bazen anarşist ama her zaman ücretsiz ve toplum odaklı sınıf gruplarından alan Skillshare.  Veya Couchsurfing modelini alarak onu kar amaçlı bir girişime dönüştüren Airbnb. TaskRabbit ise eski model takasın farklı bir hali. Araba paylaşımı ise araba havuzunun daha organize olmuş hali. Acaba bu ücretsiz paylaşım ekonomisinin arkasındaki gerçek insanlar yeni ve şaşalı girişimcilerin piyasalarına bir doz kapitalizm enjekte etmeleri hakkında ne düşünüyor?

Başka şekilde söyleyelim, para paylaşımcı ekonomiyi bozar mı?

Kısa cevap evet, muhtemelen. Para içeren alışveriş aslında paylaşım değil bir satın alma veya kiralamadır. Bu hala güzel çünkü insanlar kendilerine yeni gelir kaynakları sağlayabiliyor fakat bu gerçek paylaşımın samimi niyetlerine dayanmıyor. Bir devrim de değil ayrıca.

Bu argümanın diğer yüzü ise paranın bu sağlanan hizmetlerin kalitesini çok önemli derecede artırdığıdır. Profesyonellik olmadan kullanıcıları ana risklere karşı koruma isteği ile ve açıkçası dolarları harcamayarak bir çok paylaşımcı ekonomi siteleri bugün oldukları büyüklüğe gelemezlerdi. Para isteyen siteler daha etkili sonuç olarak da aksi şekilde ulaşabileceği insanlardan daha fazlasına etki etmiş durumda. Bu çoğu durumda kar amacı güden şirketlerin nasıl da ücretsiz rakiplerinden daha büyük olduklarını açıklıyor.

Bu soru Airbnb’den Brian Chesky’nin katıldığı aylık Pando toplantısında soruldu.

Onun cevabı çok netti. O daha iyisini bilmiyordu. O şirketini kendi kirasını çıkarmak için başlatmıştı. Bedava olmak Airbnb için hiçbir zaman bir seçenek olmamıştı. Chesky farklı bir yol olduğunun farkında değildi. Biz siteyi açtığımızda Couchsurfing’den bir çok insan “Bu para için Couchsurfing gibi bir şey ve fahişelik gibi zamanını insanlarla arkadaş olmak için satıyorsun gibi, ve bu gerçekten samimice değil” dedi.  Ben buna inanmadım, çünkü ben bana para ödeyen insanlarla bile güzel arkadaşlıklar geliştirdim.”

Paylaşımın para ile takası olmayacağını tartışırken, Chesky şu ana kadar medyada paylaşımcı ekonominin aleyhinde çıkan hikayelerin hepsine karşı çıkan bir ifade ile konuşmasını bitirdi: “Airbnb kullanıcıları bunu para için yapmıyor.”  Çoğu kullanıcılarımız para için yapmıyor diye konuştu. Bazıları iş gibi kullanıyor fakat çoğu değil. Bu sadece birbirine yardımcı olmanın bir yolu.” Bu görüşe katıldığımı söyleyemem fakat yeniden, Chesky müşterileri ile konuşma takıntısı olan biri. Eğer birisi Airbnb kullanıcılarının motivasyonunu biliyorsa bu O.

Tamam da eğer durum böyle ise Airbnb niye paralı? Couchsurfing 2003’de kuruldu ve hiç para istemedi ve istemeyecek.  Kullanıcılar somut olmayan şeylerle borçlarını ödüyor- hikayelerini paylaşıyorlar, bir yemek pişiriyorlar belki veya ülkelerinden bir hediye getiriyorlar. Bunları yapmak zorunda değiller fakat bu Couchsurfing ilkelerinden.  Şirket bunun para ile ilgisi olmadığını ve gezginlerle yerelleri buluşturmanın bir yolu olduğunu, kültür paylaşımının, misafirperverliğin ve maceraların paylaşımını esas aldığını söyledi.

Aslında Coucsurfing sayesinde yapılan bağlantıların çoğu bir kişinin bir yerde kalmasına ilişkin değil. Couchsurfing CEO’su Tony Espinoza Airbnb’nin kendi tanımına karşı olarak “eşsiz mekânlar için bir sosyal pazar” Couchsurfing sayesinde paylaşılanların para ile alınamayacağını söylüyor.

Espinoza kararlı- ve görüşünü doğrulatmak için bir çok defa sormak zorunda kalıyorum- Couchsurfing’in hiç para kazanma planı yok öyle mi?”  Pazarlama masrafı olmadan ve düşük giderlerle site 40 çalışanı ile birlikte özgeçmiş kontrol hizmeti ile sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürecek parayı kazanıyor. Kullanıcıların yaklaşık yüzde 7 si bu servis için para ödüyor. Bu Benchmark, General Catalyst, Menlo Ventures ve Omidyar Network bir kaç yıl içinde 2011 ve 2012’de yatırdıkları 22 milyon doları geri istediklerinde neler olacağını açıklamıyor. Süreçte şirket kullanıcılarını sağladığı internet hizmetini ilerletmeye odaklanmış durumda.  Şirket aslında organize olmayan ücretsiz bir hizmet olmak ve bugün paylaşım ekonomisi olarak sınıfladığımız eli yüzü düzgün kapitalist girişimler olmak arasında kalmış garip bir görünümde.

Skillshare amatör öğretmen ve öğrenci öğrenme platformu için ücretsiz olandan daha etkili. Ücretli derslerde katılımın, etkileşimin, ikmalin ücretsizlerden daha fazla olduğunu şirkette sözcü olan Helena Price açıklıyor. Sözcü Skillshare’in derslerinin hala alternatiflerinden daha ucuz olduğunu iddia ediyor. “Ruby’i başka bir yerde 1000 dolar olabilecek (normal bir üniversitede fazla bile) Skillshare’deki 20 dolarlık ray kursunda göreceksiniz ve insanlar tam uygulamalar yapmış olarak bitiriyorlar diye sözcü bir emailinde yazmış.

Skillshare’in yaratıcıları bunu farklı görüyor. “Benim yürümesine yardım ettiğim şeyin sosyal yönü en büyük kısım öyle hissediyorum” diye Brooklyn Skillshare organizatörü Meg Watcher açıklıyor. Sözcü “Eğer bir ustalık paylaşımı ücretsiz veya bağış destekli değilse tümüyle kapsayıcı olamaz ki bu da projenin en önemli ilkelerinden biri” diyerek sözlerine devam ediyor. (Açıklama- Watcher ve ben bir kaç yıl once oda arkadaşı idik. )

Ücretsiz servislerle ile ilgili problemin birazı da kaynakların yetersizliği ve profesyonelizm eksikliği. Paylaşım ekonomisinin bazı noktaları çok fazla güven gerektiriyor. Bir yabancıyı arabana ya da evine almak büyük bir risk. Airbnb girişimcisinin kötü yönettiğini kabul ettiği bir Methamphetamine kullanıcısı (meth head) felaketi vardı.

Fakat eğer Airbnb’nin bir maceracı sermaye şirketinden hem finansal hem de danışma desteği olmasaydı daha kötü olabilirdi. Şirketin olayın olduğu daire ile ilgilenişine olan öfkenin en üst seviyede olduğu anda, Chesky zarar gören kullanıcılara 5000 dolar garanti telafi ödemesi de içeren bir anlaşma yayınlamak üzereydi. Şirketin yatırımcısı ve danışmanı Marc Andreessen’in mektubu gördüğünü ve miktarın sonuna bir sıfır daha eklediğini söylüyor Chesky. Bu Airbnb’nin güven ve güvenlik hakkında ne kadar ciddi olduğunu göstermenin bir yolu idi-50.000 dolarlık bir ciddiyet. Bu miktar 1 milyon dolara çıkartıldı. Böyle bir miktarı kar amacı gütmeyen bir şirket veremezdi ve bu Airbnb kullanıcılarının güvenini sağlamak adına hayati öneme sahip.

Sidecar ve Getaround gibi araba paylaşımı uygulamaları da aynı risklere maruz. Onlar Airbnb’nin “Meth-Head” vakasını tecrübe edecek kadar eski değil. Bu olduğunda düzenleyicilerin bu hizmetlerin yasal olmasının çok tehlikeli olduğu kanıtına muhtemelen ağzı sulanacak. Fakat ben hala bir çeşit incelemeden geçmiş araba paylaşımı hizmeti ile ilgisi olan bir arabaya binmeyi, Brooklyn’deki mahallemde gezinen 1 dolarlık çingen minibüslerine tercih ederim.

Bu ücretsiz ve serbest paylaşımı destekleyenler için acı bir gerçek fakat neredeyse her kategoride kapitalist versiyon genelde ücretsiz olandan daha sağlam. Couchsurfing bir sermaye desteği alana kadar ve site dizaynı tamamen elden geçmeden önce oldukça gudubet bir şeydi. Ben 2010’da kullanmıştım ve çok ödüllendirici bir çevrimdışı bir deneyim elde etmiştim fakat online tecrübem oldukça hantaldı ve çok değerli gezi zamanlarımdan günleri internet kafe’de siteye bakarak geçirmeme neden oldu. Bu skillshare içinde geçerli- oldukça zayıf bir organizasyonları var ve şehirden şehire farklılık gösteriyor. Eğer bir ders almak istediğini biliyorsan, yıl boyu farklı konularda dersler öneren düzgün bir siteye gitmek, düzenli şekilde güncellenmeyen yerel skillshare’lerin gönüllüler tarafından kurulan sitelerinde avcılık yapmandan daha çok başarı getirir. Aynı şey bulabildiğim en iyi ücretsiz sürüş paylaşımı mesaj platformu örneği için de geçerli.

Ücretsiz paylaşım siteleri insanların fıtri kapitalist doğalarını göz ardı ediyor. Eğer bir Airbnb kullanıcısı parayı gerçekten umarsamasaydı Couchsurfing kullanırdı. Tanıdığım çoğu New York’lu arkadaş edinmek için değil de kiralarına yardım olsun diye Airbnb kullanıyor. Aynı şey Skillshare içinde geçerli. Tabii ki de bir kısım insana paylaşma ruhu içinde örgü örmeyi öğretmek güzel. Fakat onlar bunu birkaç yüz dolar ruhu içinde de yapabilirler. Bir piyasanın iş yapmak için iki yüze ihtiyacı var ve paylaşım ekonomisindeki servis vericiler para ile çok daha fazla motive oluyorlar.

Ücretsiz servislerin başarılı olabileceği bir alan aslında fiziki eşyaların paylaşımı. Çok sıklıkla, ihtiyacımız olmayan şeyleri hala tutarız çünkü onlara Craigslit’de (Amerika’da hepsiburada tarzı bir site) bir alıcı bulmaya çalışmak çok sinir bozucudur. Craigslist internetteki en hızlı alışveriş mekanı. Krrb, Ketup ve Yardsale gib diğer binlercesi satıcı ve alıcıları çekmek için deli gibi uğraşıyorlar. Hız olmadan çoğu alıcı kaybolup gider.

Eşya paylaşımı sitesi Yerdle Kasım’da az kullanılmış eşyalar için bir site açtı. Kurucu Any Ruben bazı durumlarda paraya ve onu diğerlerinden ayırmaya ihtiyaç olduğunu söylüyor. Komşuları merdiven veya matkap gibi şeyleri ortaklaşa almaya teşvik eden NextDoor’da benzer fikirlere sahip. Ve Freecycle, ve Neighborgoods, ve SnapGoods, ve Sharehood. Ve insanların eşyalarını ücretsiz olarak fiziki olmayan gezi, bir akşam yemeği ya da bir bira karşılığında vermesine yardımcı olacak olan Bondsy. Yerdle’den Ruben bazı durumlarda parayı ortadan kaldırmanın gerekli olduğunu çünkü bunun alışverişi bozabileceğini söylüyor.

“Biz birçok insanın paranın doğru kullanımı ile ilgili saçma sapan şeyler yaptıklarına şahit olduk. Arkadaşlarına yemeğe gittiğinde onlara 20 dolar vermezsin fakat belki bir içecek şarap getirirsin” diyor Ruben. Yerdle eşyaların paylaşımı için çoğunlukla sosyal bağlantılara bağlı olduğu için bu onun çokça düşündüğü bir problem. “Bir ilişki olduğunda para gerçekten çok uygunsuz ve berbat ve bunun dışında gayet güzel işliyor… başarılı olacak siteler hangisini ne zaman kullanacağını bilen siteler olacak”.

“Gerçek paranın ve birini tanımanın ödeme olduğu bir yer var” diye devam ediyor Ruben. Alışverişler daha fazla risk içerdikçe ödemenin sıcak yumuşak hisler yerine soğuk nakit para olması daha muhtemel. Peki bunun en dibi nedir?  Paylaşım ekonomisi hiç paylaşım olmadığında en muazzam olabilir. Fakat o anda o sadece ekonomidir.

Erin Grifftih

Makalenin orjinal versiyonu bağlantıda.

1 Saatin Hikayesi

meltems |
11 Mayıs 2013 |

Zumbara’da 1 saatin yolu nerelerden geçiyor merak ediyor musunuz? 1 saatin hikayesini takip edip nelere, hangi servislere uğruyor, hangi Zumbara sakinlerinden geçiyor, paylaşım dünyasında 1 saatin oluşturduğu ağı bir görelim dedik.  Nasıl mı olacak? Bir kum saati ile ve biz bu kum saatini dolaştırmaya başladık bile!

1 saatin hikayesi serisinin ilk servis değişimini Zumbara sakinlerinden Gizem Malkoç ile yaptık. Gizem bana ve Zumbara Denizli’den Erdi’ye Catan oyununu öğretmekle kalmayıp, sayımız tamamlansın diye bir arkadaşını çağırarak oyun ekibini de kurdu.  Catan çok keyifli bir oyun,  19 altıgen toprak parçası ile oluşturulan bir adada geçiyor. Bu altıgenlerin kesiştiği köşelere kasaba veya şehir kurup yün, buğday, maden cevheri, tuğla veya odun üretiyorsunuz. Ürettiklerinizle yeni yollar kasabalar, şehirler yaparak gelişiyorsunuz. Oyuncular birbiri ile ticaret yapabiliyor, limanlardan aracılığıyla da yeni mallar alıp veriyorsunuz. Oyunda en çok puanı toplayan en sonunda Gizem oldu. Kum saati devir teslim töreni sonrasında da 3 saate yakın süren servis değişimimizi sonlandırdık.

 

Nereden mi çıktı bu fikir? Birkaç hafta önce İzmir’deydik, Zumbara İzmir ve Zumbara Denizli grubuyla hep beraber oturup Zumbara etrafında muhabbet ederken Murat izlediği bir filmden bir sahneyi anlatırken birdenbire aynı anda birçok kişinin aklına 1 saati takip etmek geldi. Sanırım her birimiz Zumbara’da olup bitenlerin çok daha görünür olmasını istiyoruz.

Kum saati eğer senin eline geçerse yapman gerekenler basit:

1. Kum saatine “hoşgeldin” de! 1 saatin hikayesi’nin artık bir parçasısın!

2. Kum saati eline geçtikten sonra arayı fazla açmadan bir başkasına transfer ediyor olman önemli. 1 hafta içerisinde 1 saatin hikayesine katılacak bir sonraki kişiyi ve servisi belirle.

3. Servis değişimi yapacağın kişiye “1 saatin hikayesi” nden bahset, buna katılıp katılmak istemediğini sor. Kum saatinin dolaşıyor olması önemli.

4. Kum saati başka şehirlere de gidebilir. Başka bir şehirden birisi ile online bir servis değişimi yaparsan kum saatini kargoyla gönder, hikaye yayılsın.

5. Kum saati eline geçen kişi, kum saatini transfer ederken yaptığı servis değişiminin hikayesini yazar! Hikayeni yaz, bize gönder, blogda yayınlayalım!

Bakalım 1 saat nerelerden geçiyor, hep beraber göreceğiz. Mutlu paylaşımlar!

 

Zumbara İhtiyaç Listesi

aysegulguzel |
09 Mayıs 2013 |

Zumbara’yı sürdürülebilir kılmak her zaman çok kolay olmuyor. Süreç boyunca farklı kaynaklara ihtiyacımız oluyor. Bu ihtiyaçları farklı kanallarla sizlere iletmek istiyoruz ki, Zumbara’nın sürdürülebilirliğini hep birlikte sağlayabilelim. Zumbara’nın ihtiyaçlarını karşılayan kişilere, Zumbara’nın farklı süprizleri olacak, şimdiden söyleyelim :)

Nedir peki bu ihtiyaçlar?

* Sunucu (server)
* Basında çalışan ve/veya basında kontağı olan kişiler
* Zumbara’nın düzenli kullanabileceği ofis mekanı
* Zumbara’nın etkinliklerini gerçekleştirebileceği, zaman merkezi olarak kullanabileceği mekan
* Zumbara’nın poster, afiş, rozet, t-shirt, dergi, kitap vb. alanlarda duyduğu tasarım ihtiyacını karşılayabilecek tasarımcılar
* Zumbara’nın poster, afiş, rozet, t-shirt, dergi, kitap vb. materyallerinin basımını üstlenebilecek kurumlar
* Zumbara’nın farklı zamanlarda video çekim ve kurgu ihtiyacını karşılayabilecek kişiler
* Farklı dillerde çeviri yapabilecek çevirmenler
* Ofis malzemeleri (post-it, renkli kalem, farklı boyutlarda kağıtlar…)
* Zumbara ekibinin ulaşım masraflarının karşılanması (uçuş milleri veya biletlerin alınması)
* Zumbara ekibinin yemek masraflarının karşılanması (yetiştirdiğiniz sebze-meyveyi yollama, yemek ticketları, mekanınıza davet vs.)
* Facebook’ta reklam vermek için finansal destek vermek isteyen kişiler
* Kullanıcı deneyimi (UX) tasarımı yapabilecek, bu alanda deneyimli tasarımcı
* Zumbara’nın programlamasına destek olabilecek Symfony PHP framework‘ünde deneyimli back-end programcıları
* Zumbara’nın front-end programlama ihtiyaçlarını karşılayabilecek, front-end programcıları
* Zumbara’yı ‘open source’a taşıma projesini sürdürebilecek olan, bu konuda deneyimli programcılar

Aynı zamanda şimdiden ilk haberlerini vermiş olalım. Yakın zamanda büyük bir ‘crowdfunding’ (kitle fonlaması) kampanyasına hazırlanıyoruz. Bu kampanya süresince vereceğiniz maddi destekler Zumbara ekibinin, Zumbara’yı devam ettirebilmesini sağlayacak.
Peki Zumbara ekibi hangi rollerle haşır neşir?
* Programlama
* Zumbara süreçlerini koordine
* İşbirliği yaratma
* Finansal sürdürülebilirlik
* Sosyal medya stratejisi ve yönetimi
* Topluluk koordine
* Etkinlik koordine

Ah, son olarak unutmadan, biz Mayıs ve Haziran ayı içerisinde, kitlesel finansman kampanyasını hazırlarken olabildiğince fazla insanın katılımını sağlayabilmek için, bir ofis mekanı, bir crowdfunding üssü arıyoruz. Eğer böyle bir mekanınız var ise ve bu mekanı 2 ay boyunca Zumbara’nın kullanımına açmak isterseniz, bize haber verin lütfen!

Destekleriniz için çok teşekkürler!

 

 

 

Yerel Para Birimleri Paylaşım Ekonomisi İçin Temel Oluşturabilir mi?

aysegulguzel |
06 Mayıs 2013 |

* John Boik’in yazdığı bu makale 6 Ocak 2013 tarihinde Shareable‘da yayınlanmıştır. Zumbara topluluğu üyesi Sema Seymen tarafından da Zumbara saatleri kullanılarak çevrilmiş ve Zumbara bloguna armağan edilmiştir.

Paylaşım hareketini mükemmel bir şekilde güçlendirebilecek nispeten yeni bir finansal araç ortaya çıkıyor. Bu araç yerkürenin her yerinden şehirlerde ortaya çıkmakta olan yerel para birimleri. “Boston meteliği” en yeni ABD örneklerinden. Birleşik Krallık’tan Bristol’da yerel para birimi, yerel ticari vergileri ödemek için bile kullanılabiliyor. Gerek umutsuz ekonomik şartlar gerekse yerel para biriminin yerel ekonomileri canlandırma potansiyeli sebebiyle heyecan hızla yayılıyor.

Şu anda, pek çok para birimi esas olarak mahal sakinlerini kendi topluluklarından mal ve hizmet alımına yüreklendiren “yerel olarak satın al” programlarıdır. Fakat daha gelişmiş bir form, genişletilmiş bir paylaşım ekonomisinin finansal desteği olarak hizmet edebilir.

Yerel bir para birimi, borçtan arınmış yeni bir para birimi yaratacak ve onu da akıllıca, sürdürülebilir bir gelişim için kullanacak olan tam teşekküllü bir yerel ekonomik sisteme dönüşebilir; ek olarak eğitimi, kamu işlerini ve sosyal hizmetleri de finanse edebilir. Pek çok işyerleri ya da kar amacı gütmeyen yerler -fakat özellikle de inşaat, sağlık, çocuk bakımı, tarım, eğitim, turizm, yemek hizmetleri ve araştırma gibi hizmet sektöründeki yerler- faydalanabilirler.

Bir Prototip

Bir prototip, kitabım Sürdürülebilir Toplumlar Yaratmak’ta da açıklandığı üzere Jeton Değişim Sistemi’dir ve şu anda da Prensipli Toplumlar Projesi tarafından geliştirilmektedir. Jetonlar, üyelik bazlı bir toplum yararı kuruluşunca verilen elektronik para birimidir. Doların yerine koymak yerine, doları tamamlamaktadırlar. Sistem, geleneksel olana belirgin zıtlıkta ekonomik bir görüş sunmaktadır. Jeton Değişim Sistemi, kıtlık ve mücadeleyi yansıtmak yerine işbirliğini, ortak amacı ve bunlardan gelecek olan ekonomik ve sosyal faydaları somutlaştırır.

Bugün, paylaşım ekonomisinin yükselişi dayandığı parasal ve finansal temeller tarafından engellenmektedir. Tipik yatırımcı ve banka fayda ve bağlantılı risk analizlerine göre finansal kararlar alır, toplumu ve çevreyi düşünmek şart değildir. Bunun sonucunda, paylaşım ekonomisi ve yeşil ekonomiyi-yerel organik çiftliklerden geri dönüşüm ve yeniden kullanım firmalarına, güneş panellerine, bisiklet ve sürüş paylaşım kurulumlarına kadar- geliştiren küçük bir işletmeler topluluğu ihtiyaçları olan fonu bulmakta zorluk çekmektedirler.

Dahası, yatırımcı karı için çalışmak ne pahasına olursa olsun ekonomik açılımı özellikle de çevre ve kamu faydasına verilen hasarı cesaretlendirir. Akıllı büyüme yerine, savurgan tüketim teşvik edilmektedir.

Aksine, Jeton Değişim Sisteminde fonlama kararları topluluk ve çevre kaygıları bazlıdır, hem de sağlam iş planları kadar iyidir. Kalabalığı finanse etmenin kar amaçsız, yeni bir formunu kullanır, bu formda sistemdeki her bir pay sahibi yatırım sınıfının üyeleri olur. Jeton sistemi faizsiz krediler sunarak, girişimci küçük ticaret sektörüne yeni bir soluk getiriyor. Paylaşım toplumunun kültürel yapısı- yeteneklere, becerilere, kendi üyelerinin kaynaklarına dokunmak ve bunları diğerlerinin yararına dağıtmak- giderek daha ulaşılabilir bir hayale dönüşmektedir.

Benzer bir kalabalık finanse yöntemi yerel okullar, kar amacı gütmeyen kurumlar ve kamu hizmetleri için yeni bağışlar toplamaktadır. Sistemin kullanılmasıyla yerel ekonomiler güçlenir, daha yeşil olur, daha kişi yararı odaklı, esnek ve adil olur. Katılımcılar somut ekonomik ve sosyal faydalar elde ederler. Ve her şeyden öte, çoktan yasallaştı, yeni yeni aşılması gereken yasalar yok. Dahası, Jeton Değişim Sistemi şeffaftır ve demokratik olarak kontrol altındadır, katılımcı gönüllüdür. Geleneksel finansal kuruluşların yerine geçmez, ancak onları tamamlar.

Jeton Değişim Sisteminde sonraki adım, sanal bir yerel ekonomide jeton ve dolar akışını modelleyen bilgisayar modelleri geliştirmektir. Bu modeller önce sistemi arıtacak ve sonra da sistem yöneticilerine yardımcı olarak görev yapacaktır. Bilgisayar simülasyonları eğer sorularının keşfine müsaade eder ve yaşayan pilot denemeleri için ev sahibi şehirlerde zemin hazırlar.

Pilot denemeler daha pek çok yıl alacaktır, ama kentsel bölgelerin sorunları da yakın zamanda yok olacak değil. Pilot denemeler ekonomik güvenlikteki ve toplum refahındaki artışı gösterirse, sistemin kullanımı yeni bölgelere yayılacaktır. Eğer öyle olursa da, paylaşım hareketi bir hak sahibi olacaktır.

John Boik

 

Zumbara Sahnesi ve Deneyimleri

aysegulguzel |
30 Nisan 2013 |

31 Mart’da inanılmaz keyifli bir Zumbara Sahnesi etkinliği gerçekleştirdik. Kurgu basitti, kendini ifade etmek isteyen kişilerin yer alacağı bir sahne olacak, kişiler başvuru yapacaklar ve biz de programı belirleyeceğiz ve sahne günü hep birlikte buluşup sahne performanslarını izleyeceğiz, paylaşacağız, ilham alacağız, eğleneceğiz, düşüneceğiz, sorgulayacağız, yani hissedeceğiz!

 Sahnemizin çok keyifli geçtiği fotoğraflara yansımış olacak ki, ardından farkı şehirlerdeki, üniversitelerdeki ve mahallelerdeki insanlardan Zumbara sahnesi yapmak istersek nasıl yapabiliriz emailları ve telefonları alınca, biz de dedik ki sahne deneyimlerimizi detaylı bir şekilde yazma vaktidir. O zaman buyrunuz:

Başvuru Formu ve Duyuru: 

Zumbara sahnesi, katılımcılar ile var olan bir sahne. Bu nedenle sahne başvuru formunda detaylı bilgi istemeniz çok önemli: sahnede yapılacak performansın detaylı tanıtımı, sahnenin ortalama ne kadar süreceği, sahnede kaç kişi olunacağı, sahnede gerekli olan ihtiyaç, kontak kişinin ismi, soysimi, email, telefon bilgileri ve eklemek istedikleri.

Zumbara sahnesinin içeriğini yazdınız ve insanların başvurması için duyuruya çıkmanız gerekiyor, peki nerelerde duyurabilirsiniz?

Zumbara emailing, basın, internet siteleri ve ilgileneceğini düşündüğünüz Facebook sayfaları, ekipte farklı network’ten olan kişilerin tanıdıklarına duyurması ve onları davet etmesi…

Facebook etkinlik sayfası yaratma ve yönetme:

Facebook etkinlik sayfasını, Zumbara sahnesi tarihinden bir ay önce açmakta fayda var. Başlık, açıklama, mekan, tarih/saat, afiş-sticker-flyer, başvuru formuna karar vermiş veya bu konularda aksiyona geçmiş olmak önemli, Facebook etkinlik sayfasını açmadan önce. Bu bilgilere ihtiyaç duyarsanız bizden de alabilirsiniz. Bizim oluşturduğumuz Zumbara sahnesi sayfasına da buradan bakabilirsiniz.

Facebook sayfasını düzenli olarak yönetmek çok önemli:

- Henüz etkinlikler belli olmadığında, farklı tarz sahne fikirlerinin (örneğin pantomim) fotoğraflarını ‘Zumbara sahnesinde pantomim olsa güzel olmaz mı?’ tarzında bir mesajla, başvuru formuna ve etkinlik sayfasına link vererek duyurmak,
- Sahne etkinlikleri belli olmaya başladıkça, fotoğraf ve linkler ile paylaşmak,
- Program belli olunca fotoğraf halinde paylaşmak ve katılımcıları tag’lemek bazı fikirlerden

Süre: 

Bizim ilk yaptığımız sahne 7 saat sürdü. Belki biraz abartmış olabiliriz :) 3-4 saatlik bir sahne de hiç fena fikir değil. Genelde sahne alacak etkinliklerin süresi şöyle değişiyor:

- Grup olarak müzik: 30′
- Tek kişilik müzik: 10-15′
- Dans atölyeleri: 30-40′
- Dans gösterisi: 5-10′
- Sohbet, hikaye anlatma, şiir: 10-15′

Çeşitlilik: 

- Zumbara sahnesinde çeşitliliğe önem verdik. İlk 45′ farklı etkinlikler ile doldurup, 15′ ara şeklinde her bir saati tasarladık. İlk 45′ da dikkat etmeye çalıştığımız çeşitlilik de şöyleydi: sohbet-konuşma (örn. hikaye anlatma, şiir) + fiziksel aktivite (dans gösterisi + pantomim) + müzik
- Sahne süresince enerji seviyesinin farkında olmak ve modu yakalamak için esnek olmak önemli. Etkinliklerin sırasını değiştirebilme veya etkinliği iptal etmek durumunda kalabilirsiniz.
- İlk 2 saat için 30′ar dakikalık etkinlikler koymak önemli. İlk baştaki gecikmeyi böylelikle telafi edecek zamanınız oluyor sonradan.
- Akşama doğru müzik daha iyi oluyor. Konuşma ve workshoplar gündüz daha çok tercih ediliyor.
- Kaliteli ve ‘cool’ etkinlikleri çekebilmek önemli.
- Tüm başvuruları aldıktan sonra, her birini ayrı bir post-it’e yazıp, program tasarımını post-itleri farklı kombinasyonlarda deneyerek yapmak en ideali.

Mekan:

- Modu yakalamak için mekanı tasarlamak ve esnek olmak önemli.
- Mekan hali hazırda başkaları tarafından kullanılan bir mekan ise, mekanın etkinliği sahiplenmesi olmazsa olmaz.
- Mekanın diğer özellikleri: merkezi, insanların gördüğü bir yer, cool, atmosferi sıcak, sahne görüntüsü sağlayan bir mekana sahip olmak olabilir.
- Mekanda sahne olarak kullanılacak yerde, Zumbara sahnesi yazarak, mekanın görünürlüğünü sağlayabilirsiniz.
- Programın mekanda küçük flyer ve afiş halinde görünür olması önemli.
- Ve tabii parti modu ve bira da.

Menü ve Yeme & İçme:

Açık bir alanda yapılacaksa, insanların yemek ve içeceklerini getirmesini isteyebilirsiniz. Sahne alacak kişilere de yiyecek ve içecek konusunda misafirperverliğinizi gösterebilirsiniz.

Eğer bir kafe/barda yapıyorsanız, gelecek kişiler için fiyatlarda indirim yapmaya çalışarak, katılımcılara bir güzellik yapmaya çalışabilirsiniz ama en azından sahne alacak insanlara ikram yapsalar hiç fena olmaz. Biz bunu istememiştik ancak önemli olduğunu düşünüyoruz.

Katılımcılarla İletişim:

Sahne alacak kişiler ile kurulacak iletişim çok önemli ve işin en keyifli kısımlarından biri. Bu kişiler ortak değerlere inanan ve sahne alacak yetenek ve cesaretleri olan insanlar olduğu için bu kişilerle tanışmak ve iletişimde olmak çok keyifli ve önemli bir rol.

Bu iletişim farklı aşamalarda gerçekleşebilir. Biz hali hazırda bu aşamalardan geçtiğimiz için email formatlarını sizlerle paylaşabiliriz:

- Katılımcı seçildiğinde; ilgin için teşekkürler seçildin, katılamama durumun varsa bir an önce bize bildir, fotoğraf veya video yolla ki facebook sayfamızdan paylaşalım, duyurmamıza yardım et emaili,
- Program belli olduktan sonra, programı, bize bildirdikleri ihtiyaçların listesini ve ilgili kişinin telefonunu yollama
- Etkinlik sonrası teşekkürler emaili yollarken fotoğrafları paylaşma ve geri bildirim (olumlu-olumsuz) isteme

Ekip ve Görevler:

Zumbara sahnesi bir ekip işi. Yapılacak işlerin çeşitliliğini görünce bize hak vereceksiniz:

- Duyuru için içerik hazırlanması
- Facebook sayfasının yaratılması ve yönetilmesi
- Katılımcılarla sahne öncesi iletişim
- Programın hazırlanması
- Görsellerin tasarlanması ve basılması
- Duyuru (offline/afiş-sticker, online)
- Etkinliğin fotoğraflanması
- Etkinlik sırasında katılımcılarla ilgilenilmesi (1 saat öncesinden gelmeyen varsa durumunun sorulması için aranması, aralarda, bir sonraki sahne bölümünde sahne alacak kişilerin ihtiyaçlarının karşılanması ve sahnenin düzenlenmesi, zamanlamanın takip edilmesi)
- Zumbara ve sahne konusunda bilgi sahibi, misafirperver, insanları rahat hissettirecek kolaylaştırıcıların olması
- Ses sisteminin ayarlanması

- Mekanda fiziksel güç gerektiğinde karşılayabilecek birilerinin olması

Aksilikler: 

Her şey olabilir, modunuz iyi olsun, basit çözümler bulun ve gerilmeyin

Ses sisteminde sorun olabilir, katılımcılardan son anda gelmeyenler, iptal edenler çıkabilir, ki biz de hepsi oldu.

Akışa güvenin, keyif alın. Unutmayın, sen keyif alıyorsan diğerleri de alıyordur.

Aklınıza takılan bir şey olursa biz buralardayız. Bize info@zumbara.com’dan da ulaşabilirsiniz.

 

 

ARMAĞAN RUHU: CHARLES EISENSTEIN

aysegulguzel |
15 Nisan 2013 |

* Bu yazı zumbara.com (saat biriminin kullanıldığı alternatif bir ekonomi sisteminde) aracılığıyla Zuhal Kumruoğlu tarafından çevrilmiştir. Röportajın yapıldığı Charles Eisenstein, Zumbara’nın bilgelik çemberi üyesidir.

Armağan.

Bu basit bir önemseme, ilgi gösterme davranışıdır.  Açık bir avuç gibi, bağlantı kurmaya davet — bir başkasına destek, saygı veya iyi dileğin simgesidir. Acaba daha fazlası olabilir mi? Armağanlar mali sistemimizi yeniden yapılandırabilir mi? Armağan ekonomisinde yaşamanın anlamı nedir?

Geçen Cumartesi’nin Forest Call‘unda, Charles Eisenstein‘ın armağan ekonomisinde kendi kişisel yolculuğundan içgörü, görüş ve öyküleri paylaşımını dinledik. Konu hakkında kapsamlıca yazıp konuşmakla kalmayıp, kendi yaşamını; söylemini uygulamak için verimli bir yer olarak kullanıyor. Üç çocuk yetiştirirken üç kitap, pek çok deneme yazmış, parasız kalmış, parayla ilgili korkularıyla yüzleşmiş ve almanın değerini öğrenmiş.

Charles, başından sonuna kadar, gerçekten konfor alanlarının eşiğine gelerek insanlık ve varlığın daha derin sorunlarını sorgulayıp yanıtı için kendi yaşamını bir araç olarak kullanan biri.

Parayla Deneyler

Charles, gençlik yıllarından beri, dünyada anlaşılması zor bir yanlışlık olduğunu hissediyordu. “Bunun ne olduğunu bilmesem de, bana normal olarak sunulana içtenlikle katılmamı önledi.”

Bu onu dolambaçlı bir keşif yoluna – sağlık, evlilik ve para krizleri yaşayıp seyahat, profesyonel çalışmalar yolundan; “denetimli yaşamı” bırakarak, kendisi ve diğerleri ve etrafındaki çevreyle zengin bağlantılara adım atmaya yönlendirdi.

Charles,  İnsanlığın Yükselişi’ni yazdıktan sonra, mali sıkıntı yaşadı: “Beş parasızdım… 5$’dan az param olup yiyecek ile yakıt arasında seçim yapmam; daha doğrusu, bunu üç çocukla birlikte yapmamız gereken zamanlar oldu..”

Yine de hiçbir zaman aşırı ihtiyacı olmadı. Hiç aç kalmadı. Çocukları hiç aç kalmadı. Hiç üşümediler.

“Aslında hiç kötü bir şey olmadı” diye açıklıyor. “Olan tek şey, baştan beri gerçekten korktuğum şey olduğu sonradan ortaya çıkan, yardım istemek zorunda kalmamdı. O onur kırıcı ihtiyaç içinde olma deneyimi. Ve bunu yaşamak, parayla ilgili bütün korkularımı silmiş gibi oldu.”

İhtiyaç içinde olduğu zamanlarda, Charles kendini cömertlikle kucaklanmış halde buldu.

Dairesini kaybettiği anda ona evini açan biriyle tanıştı. Orada daha fazla kalamayacağında, bir kiropraktörle sohbetinde bundan bahsedince, o onun ‘River Sanctuary,’ (Nehir Barınağı/Tapınağı)  adında, insanların onlarla birlikte kalmalarına izin verdikleri bir yuvaları olan arkadaşlarıyla bağlantı kurmasını sağladı.

Kulağa pek basitmiş gibi gelecek şekilde, “Bu çok kolay olmuş gibiydi,” diyor.

Başka bir seferinde, Charles bir benzin istasyonunda, arabasının koltuğunun altından bozuk paraları arayıp çıkarmıştı. Birkaç dolarlık bozuk parayı zar zor denkleyip, benzin parasını ödemeye girdi. Gaz pompasının yanına döndüğünde, bir yabancı ona yaklaşıp 5$ uzatarak sadece, “Ben oradaydım,” dedi.

Alma ve Vermenin Psikodinamiği

Birleşik Devletlerde yaşamakla, Charles her yandaki kaynaklardan faydalanmayı öğrenmişti.  “Yemek odası masasına ihtiyacım olduğunda, birinin bodrumunda vardı. Zenginlik orada. Önemli olan sadece bağlantıları kurup, almaktan korkmadığım bir ruh haline girmek.”

Ama bu kadar maddi zenginliğin bulunduğu bir toplumda hala hakim olan yoksunluk hissi var. O bunun bizim alma ve verme psikodinamiğinde alıp vermeye gönülsüz olarak  kendimizi birbirimizden ayrı tutmamızdan kaynaklandığına dikkat çekiyor.

“Bir şey aldığınızda, “borçlusunuzdur”, ya da  minnettarlık duyarak karşılığında bir şey vermek istersiniz. Bence bu evrensel. Ve birbirimizden ayrı, bağımsız ve kendine yeten olmayı arzuladığımız bu ayrılık alışkanlıklarımız var… Ayrıca “Pekala, ben veren olmak istiyorum, alan değil. Almak istemiyorum, diyen şu ruhsal gurur da var.”

Ama Charles bunun da bir yanılgı olduğu açıklıyor çünkü “eğer gerçekten alabileceğinizden fazlasını verebileceğinizi düşünüyorsanız, o zaman, ‘Armağan benden gelir. Armağanın kaynağı benim,’ diyorsunuz.  Ama hiç kimsenin armağanlarının kaynağı olmadığını — ve bizim armağan için yalnızca bir kanal olduğumuzu — anlarsanız, o zaman, almak ve vermek denge halinde olmalıdır.  Armağan kaynakları size armağan olarak gelmelidir ki siz de onları armağan edebilin.”

O daha çok paylaştıkça, armağanın incelikleri daha da açığa çıktı. Örneğin, bir düzeyde, Charles kitaplarını ve çalışmalarını armağan olarak sunuyor. Daha ince yanların kavranabildiği bir düzeyde, o kendini başkalarındaki fikirleri alan olarak görür:

“Herhalde  pek çok sanatçı ilhamın onlara bir armağan olarak geldiğini kabul eder. Bu, benim fikri mülkiyet anlayışına katılmama nedenlerimden biri. Ben kendimi bu fikirlerin, hatta orijinal olduğunu savunabileceklerimin bile, sahibi olarak görmüyorum. Onlar da bana armağan olarak geliyor.”

Paranın Değeri

Armağan etmeye geçiş muazzam değerde olsa da, bu parayı tamamen terk etmenin ideal olduğu anlamına gelmek zorunda değil.

Charles, Avrupa’ya yakın zamandaki bir gezisinde, iki yıl boyunca parasız yaşayan biri olan Mark Boyle ile biraz zaman geçirdi. Mark paraya hiç dokunmayacak kadar ileri gitmiş ve o iki yıl içinde gayet iyi yaşamıştı. Bugün parayı yine kullanıyor. Neden mi? Gerçekleştirmek istediği projeleri var ve onları başarıyla tamamlamanın en iyi yolu para aracını kullanmak.

“Proje tam orada, gözünün önünde ve para olmasaydı  onları çok daha az verimli şekilde gerçekleştirmesi için her türlü ince elenip sık dokunmuş çözümleri bulması gerekecekti,” diye açıkladı Charles. Bunun da ötesinde, Mark parasız olmanın onun için — “saf” hale gelmek ve suçluluktan kurtulmak için yaptığı – bir fetiş türü haline gelmekte olduğunu hissetmiş.

Bilinçli yaşama çabalarında, bu toplumdan kaçış fikri bulunabilir. “Bazı insanlar — ben de bazen böyle hissederim — sırf parayla hiç ilgilerinin kalmamasını ister. Sırf buna hiç katılmamayı. Suç ortağı olmamayı. Araba kullanmamak, fosil yakıtlar kullanmamak, parayı kullanmamak…”

“Ama,” diye belirtiyor Charles, “Bunun yanında ormana gidip interneti hiç kullanmasam ve meyve ve çileklerle geçinsem bile, dünyanın hala etrafımda yanmaya devam ettiğinin de farkındayım. Bunu niye yapayım?”

Bir yandan, paranın anonim araç olduğuna dikkat çekiyor. O gıdamızı yetiştiren, giysilerimizi diken, evlerimizi inşa edenleri tanımamıza gerek bırakmayan bir değişim aracıdır ve anonimlik bizi yaşamı gerçekten zenginleştiren şeylerden — samimiyet, özgünlük, ilişkiler ve insan bağlantılarından yoksun bırakır.

Ancak, diğer yandan, “Dünyada anonim ilişkilere de yer var,” diye ayırt ediyor. “Benim kullandığım bilgisayardaki devre kartlarını kimin tasarladığını gerçekten şahsen bilmeme gerek yok. İnsan faaliyetinin akışını çok geniş sosyal mesafelere yönlendirme yoluna da ihtiyacımız var. Paranın en azından bir görevi var…ve öyle evrimleşmeye devam edecek ki bir gün paradan çok farklı görünüp artık ona para bile demeyebiliriz.”

Bolluk Kalbiyle 

Charles, her bir içgörü ile yeni bakış açısı düzeyleri açıyor. Ama yalnızca kendi zihninde geleceğe bir pencere açmıyor, dünyada kocaman bir kalp derinliğiyle de  hareket ediyor.

Ona ruhsal bir uygulamasının olup olmadığı sorulduğunda, “Benim uygulamam — aslında, eğer  uygulamam varsa — başkası gibi olmanın nasıl olduğunu anlamaya çalışmak,” diye alçakgönüllülükle yanıtlıyor.

Charles, vermenin ardındaki niyetleri ele alırken, birbirimize bağlılığımızı tarif eder: “Benliğin pek çok düzeyi vardır. Ve bu düzeylerin her biri bir sevgi alanıdır. Çünkü gerçekten de sevgi, başkası olmadığınız hissidir. Böylelikle sizin mutluluğunuz benim de mutluluğum, sizin acınız benim de acımdır. Biz ayrı bireyler değiliz.”

Görüşme sona ererken Charles ile konuşmanın zengin olasılıklar ekonomisinden yararlanmaya benzediği anlaşılıyor. Bizim dünyanın sürekli gelişmekte olduğunu — mali sistemimizin akışkan olduğu ve gerçek güvenliğin sosyal bolluk, birbirimize karşı cömertçe davranışlarımızda yattığını –  hatırladığımız bir ekonomi.

Tam bir armağan ruhu içinde, “Bizim küçük hareketlerimizin kozmik önemi vardır… Beni gerçekten güvende hissettiren, kendimi gerçekten kabul görmüş, gerçekten seviliyor hissettiğim zamandır. Başka insanlardan bolluk deneyimi aldığım zaman… Bolluk bilgisine geçiş kendi bildiğimizi okuyarak yapabileceğimiz bir şey değildir. O adım armağan olarak almamız gereken bir şeydir. Bunu kendi başımıza yapamayız, ama başkalarının bunu yapmasına yardım edebiliriz. Kendinize veremeyeceğiniz deneyimi başkasına verebilirsiniz.” diye belirtiyor.


Charles Eisenstein, Kutsal Ekonomi ve İnsanlığın Yükselişi’nin yazarıdır. Harrisburg, Pensilvanya’da karısı ve çocuklarıyla yaşıyor. Yazmaya devam edip konuşma ve atölye çalışmaları yaparak dünyayı dolaşmaya devam ediyor. Daha fazla bilgi ve en son haberlere internet sitesi ve bloğundan ulaşılabilir.

15 Ağustos 2012, Audrey Lin, Service Space

 

 

 

Marcel Mauss Hakkında Bir İnceleme (bir alıntı)

aysegulguzel |
21 Mart 2013 |

* Bu yazı Shikshantar’ın ‘Reclaming the Gift Culture’ adlı kitapçığından alınmıştır. Çevirisini Duygu Kayadelen Zumbara aracılığı ile yapmıştır. Kendisine, Shikshantar’a ve David Graeber’e teşekkürler.

Marcel Mauss’un ‘armağan’ hakkındaki makalesi, her şeyden çok, Rusya’daki olaylara, özellikle de Lenin’in 1921’de getirdiği, ticareti ortadan kaldırmaya yönelik önceki girişimlerden vazgeçen Yeni Ekonomi Politikası’na yanıtı idi. Eğer, Rusya’da, Avrupa’nın muhtemelen paraya en az bağımlı toplumunda bile, yasal düzenlemeler pazarı ortadan kaldırmak için yeterli olmuyorsa, Mauss bundan, devrimcilerin bu ‘pazar’ın gerçekten ne olduğunu, nereden çıktığını ve geçerli bir alternatifinin ne olabileceğini çok daha ciddi olarak düşünmeye başlaması gerektiği sonucunu çıkartıyordu. Tarihsel ve etnografik araştırmaların sonuçlarını uygulamaya koymanın zamanı gelmişti.

Mauss’un vardığı sonuçlar şaşırtıcıydı. Öncelikle, ‘ekonomi bilimi’nin ekonomik tarih konusunda söylediği hemen hemen her şeyin tamamen yanlış olduğu ortaya çıkmıştı. Serbest pazar hayranlarının o zamanki ve şimdiki evrensel varsayımına göre, insanları harekete geçiren şey, temelde, zevklerini, rahatlarını ve maddi varlıklarını (‘fayda’larını) en üst düzeye çıkarma arzusuydu ve bu nedenle tüm anlamlı insan etkileşimleri, pazar açısından incelenebilirdi. Başlangıçta, der resmi görüş, takas vardı. İnsanlar istediklerini, doğrudan bir şeyi başka bir şeyle değiştirerek elde etmek zorundaydı. Bu da pratik olmadığı için, sonunda, evrensel değiş tokuş aracı olarak parayı icat ettiler. Diğer değiş tokuş teknolojilerinin (kredi, banka, borsa) icat edilmesi ise yalnızca bunun mantıksal bir uzantısıydı.

Sorun, Mauss’un hemen ortaya koyduğu gibi, takasa dayalı bir toplumun var olduğuna inanmak için bir neden olmamasıydı. Aksine, antropologlar, ekonomik hayatın tamamen farklı ilkelere dayalı olduğu ve pek çok nesnenin armağan olarak el değiştirdiği – ve ‘ekonomik’ davranış olarak adlandırdığımız hemen hemen her şeyin, salt bir cömertlik bahanesine ve kimin kime neyi verdiğinin tam olarak hesaplanmasının reddine dayalı olduğu – toplumlar keşfediyorlardı. Bu ‘armağan ekonomileri’ zaman zaman son derece rekabetçi olabilirdi ama bu bizimkinin tam tersi yönde oluyordu: kimin en çok şeyi biriktirdiğini görmek için rekabet etmek yerine, en çok şeyi vermeyi becerenler galip geliyordu. Bazı durumlarda, örneğin British Columbia’daki Kwakiutl’da, bu durum dramatik cömertlik yarışlarına yol açabiliyordu; hırslı şefler, binlerce gümüş bilezik, Hudson Bay battaniyeleri ya da Singer dikiş makineleri dağıtarak, ve hatta, meşhur aile yadigarlarını okyanusa batırmak ya da varlıklarını tepeleme yığıp ateşe vermek suretiyle servetlerine zarar verip rakiplerine de aynı şeyi yapmaları için meydan okuyarak birbirlerine üstün gelmeye çalışıyordu.

Bunların tümü çok egzotik görünebilir. Ama Mauss bir soru da soruyordu: Bunlar bize gerçekten ne kadar yabancı? Kendi toplumumuzda bile, armağan verme düşüncesinde garip bir şey yok mu? Bir arkadaşından bir armağan (bir içki, bir yemek daveti, bir iltifat) alan biri, neden onu aynen mukabele etmek zorunda hissediyor? Ve bunu yapamazsa, cömertlik yapılan biri neden genellikle kendini küçük düşmüş hissediyor? Bunlar, bizim toplumumuzda önemsenmeyen, ama başka toplumlarda ekonomik sistemin temelini oluşturan evrensel insan duygularının örnekleri değil mi? Ve bu çok farklı dürtü ve ahlaki standardın, bizimki gibi kapitalist bir sistemde bile var olması, alternatif vizyonların ve sosyalist politikaların cazibesinin gerçek dayanağı değil mi? Mauss kesinlikle böyle olduğunu düşünüyordu.

Mauss’un analizi, pek çok açıdan, yabancılaşma ve şeyleştirme hakkında György Lukacs gibi kişiler tarafından aynı zamanlarda ortaya atılan Marksist teorilere dikkat çekici derecede benziyordu. Mauss, armağan ekonomilerinde değiş tokuşun, kapitalist pazarın kişisel olmayan niteliklerine sahip olmadığını iddia ediyordu: aslında, çok değerli eşyalar el değiştirdiğinde bile, gerçekten önemli olan insanlar arasındaki ilişkilerdir; değiş tokuş dostluk yaratmak ya da düşmanlıkları ya da zorunlulukları ortadan kaldırmakla ve bu arada dolaylı olarak da değerli malların el değiştirmesiyle ilgilidir.  Bunun sonucunda her şeye, gayrimenkullere bile, kişisel olarak anlam yüklenmiş olur. Armağan ekonomilerinde en bilinen servet nesneleri – aile yadigarı kolyeler, silahlar, tüy pelerinler – her zaman kendi kişiliklerini geliştiriyor gibi görünürler.

Bir pazar ekonomisinde, işler tam tersinedir. Alışverişler yalnızca işe yarar şeyleri elde etmenin yolu olarak görülür; ideal olarak alıcı ve satıcının kişisel nitelikleri tamamen konu dışıdır. Sonuçta her şey, insanlar bile, şeyler gibi muamele görmeye başlarlar. (‘Mallar ve hizmetler’ sözünü bir de bu açıdan düşünün.) Ama Marksizm’le arasındaki en önemli fark, onun zamanındaki Marksistler hala en katı ekonomik determinizmde ısrar ederken, Mauss’un geçmişteki pazar-sız toplumlarda – ve, dolaylı olarak, gelecekteki gerçekten insancıl tüm toplumlarda – yalnızca servetin üretilmesi ve dağılımı ile ilgili olan ve kendi kişisel olmayan mantığı ile hareket eden, otonom bir eylem alanı olarak ‘ekonomi’nin var olmayacağında ısrar etmesidir.

Mauss, uygulamaya yönelik olarak kesin sonuçlara asla varamadı. Rus deneyimi, alıp satmanın modern bir toplumda, en azından ‘öngörülebilir bir gelecek’te, basitçe ortadan kaldırılamayacağına onu inandırmıştı ama pazar zihniyeti ortadan kaldırılabilirdi. İşler, işbirliği ile yapılabilir, etkin sosyal güvenlik sağlanabilir ve yavaş yavaş, servet edinmenin tek olası gerekçesinin hepsini dağıtabilmek olduğu yeni bir zihniyet yaratılabilirdi. Sonuç: en yüksek değerleri “halka vermenin sevinci, cömert sanatsal harcamalardan alınan keyif, halka açık ya da özel ziyafetlerdeki misafirperverlikten gelen zevk” olan bir toplum.

Bunların bir kısmı, bugünkü bakış açımızla çok ilkel görünebilir ama Mauss’un temel anlayışı bugün – ekonomi ‘bilimi’nin modern çağın dini haline geldiği günümüzde – 75 yıl önce olduğundan daha da geçerli hale geldi.

David Graeber

2013 Zumbara için Armağan Ekonomisi Yılı Olacak

aysegulguzel |
13 Mart 2013 |

Mesela düşünün bir hayaliniz var. Birlik, bütünlük, berekete hizmet edecek; insanlara parayı amaç değil araç olarak yarattıklarını hatırlatacak; birbirimize ihtiyacımız olduğunu aslında ilişkilerimizden oluştuğumuzu tecrübe ettirecek bir dünya hayaliniz var. Bu hayale o kadar çok inanıyorsunuz ki bu hayali gerçekleştirmek için çalışırken bitmek bilmeyen, tükenmeyen bir heyecanınız, enerjiniz var. Sonra bu hayale başkaları da inanmaya başlıyor, onlar da hayallerini katıyor ve hayal büyüdükçe büyüyor.

Anlam bulduğun, enerjinin aktığı bir şekilde yaratıcılık içinde armağanlarını sunduğun, ürettiğin bir dünya bu. Para için değil içinden geldiği için ve inandığın için çalıştığın bir dünya. Armağanlarının kendisini ifade etmek istediği, döngüye girmek istediği bir dünya; yeni bir ekonomi bu. Ekonomi zaten, armağanlarımızın ve ihtiyaçlarımızın birbirini karşıladığı; bu süreçte güven temelli ilişkiler ve birbirine bağlı topluluklar oluşturmamızı sağlayan bir yapı değil miydi?

Sana iyi bir haberimiz var. Biz Zumbara olarak, kalbimizin mümkün olduğunu söylediği, inandığımız, hayalini kurduğumuz dünyayı ve yeni ekonomiyi bilinçli bir şekilde yaşamaya karar vermiş bulunuyoruz. Armağanlarımızı özgürce ve heyecanla sunup; ihtiyaçlarımızı açıklıkla paylaşıp, topluluğa güvenmeyi seçiyoruz. Çünkü biliyoruz ki dünyayı değiştirmek için değişime önce kendi hayatlarımızdan başlamalıyız. Bize katılmaya var mısın?