Yapmayı sevdiğin şeyleri başkaları için yap, istediğin şeyleri başkalarından öğren.

HEMEN TIKLA, SEN DE ZUMBARA’YA ÜYE OL!

Armağan Verme ve Kamusal Alan

yelizyilmaz |
18 Ağustos 2014 |

Maralena Murphy ve Jenny Leis <jennyleis@riseup.net>

* Bu yazı Zumbara aracılığıyla, saat karşılığında Emre Çakman tarafından çevirilmiştir. Makale Shikshantar’ın ‘Reclaiming the Gift Culture‘ kitabında yer almaktadır. Emre’ye desteğinden dolayı teşekkür ederiz.

Bu yayındaki diğer eserler, eksiksiz ve anlaşılır bir biçimde, armağan ekonomisinin, dönüşüme uğrayan insan ilişkileri ekosisteminin ortaya çıkışıyla olan ilişkisinden bahsetmektedir. Bu makalede ise, birlikte çalışmak için fiziksel bağlarla bağlanmış biyolojik varlıklar olduğumuz, biriktirmek ve gözetmekten ziyade, vermekle daha büyük tatminler yaşadığımız önermesini kuvvetlendirmek istedik.O halde, sorumuz şu: Bu kamusal, esaslı, yaygınlaşabilir ve etkili bir yolla nasıl yapılır?

Portland, Oregon’daki ‘Şehir Onarım Projesi’ (The City Repair Project) serbest bölgeler oluşturarak ve kamusal alanda karşılıklı değiş tokuş imkanları sağlayarak armağan kültürünü evrensel anlamda yaşanır ve ulaşılır kılıyor. Şehir Onarımı çalışmasının özünde; karşıt durumunun kısa bir tarifiyle daha rahat anlaşılır hale gelecek olan, Alan Oluşturma (Placemaking) fikri yatıyor. Bizler Amerika Birleşik Devletleri’nde, egemenlik ilkeleri, isimsizlik ve kapitalist toplumun tarafsız değişim özellikleriyle demlenmiş hayatlar yaşıyoruz. Ailelerimizin inşa etmediği (ve muhtemelen hiçbir zaman sahibi olamayacağı) evlerde doğduk. Türdeş tasarımların sonucu olan coğrafyalara tanık olduk ve sınır içinde sınırlara hapsolmuş hayatlarımızla, doğal dünyanın saf çeşitliliğinden koptuk. Bize, dünyaya ‘YAŞIYORUZ; ŞİMDİ VE BURADA’ diye haykırırarak kök salmak için fırsat tanınmadı.

Placemaking (Alan Oluşturma), kent sakinlerinin aktif katılımcı olduğu, ikamet ettikleri; hayatlarının manzarasını oluşturan yerlerle ilişki kurdukları, kişilerin bu yerlere kamusal yönetim ve toplumsal yapıyla ilişki içinde olduğu hissiyle şekil verdiği çok katmanlı bir yöntemdir. Bu, çoğunlukla kamusal alanın ıslahıyla olur: sokak köşelerindeki yükseltilerin oturulabilir, dinlenip sohbet edilebilir yerler haline getirilmesi, kaldırımlarda komşuların yerel etkinlikler, ihtiyaçlar ve kaynaklar hakkında ilanlar paylaşabileceği kulübeler yapılması, kaldırımlara halkın kullanmadığı eşyalarını bırakabildiği ve ihtiyacı olanların bunlara ücretsiz sahip olabileceğini bildiği ‘ücretsiz kutular’ koyulması, gelip geçenlere buranın bir “Mekan: İçinde yaşanılan, sakinleri tarafından bilinen ve sevilen bir yer” olduğunu gösteren sokak boyamaları gibi projeler.

Bu projeler, her defasında, kendi muhitinde neler olmasını istediklerini tartışmak için bir araya gelen yerel topluluklar tarafından üstlenilir – kamusal alanda neler eksik ve bu topluluk, şu an yaşadığı yerde birlikte çalışarak, nasıl kendi cennet bahçesini yaratır? Böylece, Şehir Onarımcısı’nın işi, katılımcılarının hediyeler vermesini gerektirir –zaman, kaynak, enerji, mesuliyet ve hizmetten oluşan hediyeler. Verilen bu hediyeler sayesinde şehrin sosyal ve fiziksel onarımı tamamlanmış olur. Şehir sakinleri büyük oranda, para alışverişi ve bürokrasiden ibaret soyutlamalar yerine, tanıdık insanlar ve mekanlarla, yaşamak ve soluk almanın alışverişi üzerine ekosistemler geliştirmeyi öğrenir.

Buradaki önemli nokta, bu komşuluk projeleri armağan ekonomisinin deneyimlerini sunarken, projenin yaratımında yer almayanların durumu. Siz okuyucunun talihsizliği, Şehir Onarımcısı’nın işiyle edebi bir alanda karşılaşma yaşıyor oluşunuz. Onarılmış alanlardan geçen insanların deneyimlerini anlamanız için size gereken şey, betimlemeler: güzel bir tablo, topraktan yapılmış bir bank, ilan tahtasından bir mozaik. Trafiği yavaşlatan, yaşam detayı ve güzelliği yaratan, hiçbir mühendislik firmasıyla uyuşmayan bu projeler, insanların yardım edemediği ama durup ‘Bu ne?’ dediği baskın, şekilsiz ve kişiliksiz ‘kamusal’ fikrine alternatif, fiziksel bir boşluk sunmaktadır.

Bu ilgi ve merak kıvılcımı, bizim masum şehir sakinimizi hediye endüstrisine çekmek için bir kancadır: aniden, bir kulübeden bir bebek bakıcısının telefon numarasını alıyorlar ya da kendilerini bir bankta, gerektiğinden fazla kabak yetiştirmiş bir komşunun yanında otururken buluyorlar, kadın poşetler dolusu kabak uzatıyor ya da ‘iletişim istasyonu’nda bir anı defterine çocukluğundan güzel bir anısını yazıyor, oradan geçen, küçük spiralli deftere ulaşacak yüzlerce insandan birinin tanıklık edeceği ve seveceği bir hikaye.

Bu projenin kamusal alandaki varlığı armağanın verilmesini sürdürecektir; eğer biz yeteri kadar cesur olabilirsek…

Bir evrenselleşmiş pazar ekonomisinden bir çok yerel, birleşmiş armağan ekonomisine kadar, apaçık bir türler arası geçiş gerekliliği bağlamında, Şehir Onarımcısı’nın projeleri insanların kendilerinden verebilme yeteneklerini güçlendirecek geri bildirim düğümleri atacaktır. Lezzet vererek ve doku oluşturarak ilişkileri geliştiren tek şey hediyeler değil; aynı zamanda, yapan ve kullanan, verici ve alıcı arasındaki bağlantıdaki anı ve tavırlardır. Bu ilişkilerin içinde var olmak, paylaşılan deneyimler ve kollektif hareketle oluşturulan güven ve anlayışla, kendimizden daha ve daha fazla verebilmemize olanak sağlanacaktır.Saygın paylaşım kültürünü kuran, hareketlenmeleri ateşleyen ve dünyaları yeniden kuran şey, bu ilişkiler, insanlar arasındaki bu güvendir.

Sefa’nın Vefası

Emine Yılmaz Bilgin |
30 Haziran 2014 |

Yaklaşık birkaç hafta önceydi. Arkadaşım ile, oturduğum yere 15 dk uzaklıktaki Heusden İsimli küçük bir kasabada buluşmak üzere sözleşmiştik. Eşime beni bırakmasını rica ettim. Henüz arabadan inmemistim ki yolun karşısındaki bir genç dikkatimi çekti. Kaldırıma oturmuş bir şekilde yeri kazıyordu. Eşime ‘’ ne yapıyor olabilir sence ? ‘’ diye sordum. Hiçbir fikri olmadığını ve kendisinin biraz acelesi olduğunu söyledi.

Kafamda birkaç teori ürettim. Bir görevli olabilirdi işi oraları temizlemek olan. Spor çantası ve rahat tavırlarıyla pek de bir görevliye benzemediğini düşündüm daha sonra. Bir protestocumu acaba diye düşündüm. Bu kadar sakin bir protestocu olarak en son duran adamı hatırlıyordum. Belçikalılar yakınlarını bir kazada kaybettilerse kazanın olduğu yere vefat eden insanın sevdiği eşyaları ve fotoğraf çiçek yazı gibi şeyleri koyabiliyor veya aşabiliyorlar. ‘’Acaba’’ dedim ‘’bir yakınını mi kaybetti? ‘’. Ben bunları düşünürken eşim acelesi olduğunu yineleyince dusuncelerrden sıyrılıp arabadan inmem gerektiğini hatırladım. Eşimle vedalaşıp biraz geç kalan arkadaşımı beklemeye koyuldum. Caddenin tam karşı tarafında işini yapmaya devam eden gence çok dikkatli bakmış olmalıyım ki dönüp bana gülümsedi. Biraz da bundan cesaret alarak merakımın da baskısıyla caddenin karşı tarafına gidip selam vermeye karar verdim.

Ona doğru yürüdüğümde yerdeki taşların etrafını temizlediğini ve çöpleri ayırdığını farkettim. Flamanca ‘’ Merhaba , burada ne yapıyorsun? ‘’ dedim. ‘’ Temizlik’’ dedi. ‘’ Peki neden? ‘’ diye sordum. ‘’ Çünkü temiz değil ‘’ dedi. Evet temiz değildi. Insanlar içtikleri içeceklerin kutularını biraz ötedeki çöp kutusu yerine yere atmıştı. Bunun yanında bir sürü çöp vardı. Fakat bir çoğu bu genç tarafından toplanılmış ve hemen oturduğu yerde, yanında duran poşetin içine çöpe atılmak üzere konulmuştu. Fakat kimse yerler pis diye yerlerdeki çöpleri toplamazdı. Olayı tam olarak anlamamıştım fakat hangi soruyu soracağımı pek de bilmediğimden olsa gerek ‘ hangi milletten olduğunu sordum. ‘’Türküm’’ diye cevap verince şaşkınlığımı pek de gizlemeye ihtiyaç duymadan ‘’ Ben de Türküm. O zaman Türkçe konuşabiliriz’’ dedim gülümseyerek.

Nereli olduğunu sordum. Trabzonluymuş. Hollanda da doğup büyümüş. adı Sefa imiş. ‘’Ben görevli değilim. Şu an burdaki çöpleri istediğim için ve yapmam gerektiğini düşündüğüm için yapıyorum. Birkaç gün önce Hollanda’dan buraya geldim. Bir arkadaşımı ziyaret için geldim ve burada birkaç gün kalmayı planlıyorum. Hollanda’ya nazaran burasının daha kirli olduğu dikkatimi çekti. Bugün de arkadaşımın işi vardı ve benim burada yapacak başka bir işim yoktu. Çevreye karşı duyarlı olmak zorundayız. Birileri yapmıyor diye biz de boşverirsek birgün herkes birlik olsa bile altından kalkamayacağımız bir pozisyona düşebiliriz. Herkes ufak da olsa birseyler yapmalı. Bak şuradaki çöp kutusunu ben doldurdum. Yani o kadar çöp topladım, varmış ki topladım. Herkes toplamaz tabi, ama en azından atmayabilirler. Ya da çevre için başka şeyler yapabilirler. ‘’

Haklıydı. Ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi yaptığı şey. Daha da önemlisi anlattığı şeyler ancak bu kadar güzel, ‘’davranışla’’ ifade edilebilirdi. Bazen herkesin bu tür şeyleri bildiğini ve anlattığını duyarım. Çevreyi kirletmemeliyiz, hayvanlara karşı duyarlı olmalıyız , içimizdeki evrensel insan sevgisi vb. Fakat davranışa dökmek söz konusu olduğunda orda sıkıntı başlar. Bazen kendimizi hayatın merkezine öyle bir koyarız ki herseyi dilediğimiz gibi hunharca kullanmaya hakkimiz varmış gibi hissederiz.

Sefa’ya onu ve yaptıklarını zumbara blogda yazmak istediğimi ve fotoğrafını çekip çekemeyeceğimi sordum. Zumbaranin ne olduğunu anlattım ayak üstü. Çok ilgili davrandı. Cebinden üstüne başka notlar da alınmış bir kağıt parçası çıkarıp oraya Zumbara’nin adresini yazmamı rica etti.

Eğer gerçekten zumbarada aramıza katılmış ve bu yazıyı okuyor ise Sefa’ya gecikme için özür dilemek istiyorum ve duyarlı yüreği için yeniden teşekkür ediyorum. Keşke hepimiz senin gibi olabilsek…

ZumbaraLab toplantılarında neler oluyor?

yelizyilmaz |
05 Haziran 2014 |

Dün yine Studio-X’te haftalık ZumbaraLab toplantısındaydık. Önümüzdeki haftaki toplantıda, yaz döneminde çoğu kişinin programı olduğu için, bu toplantılara devam edip etmeme durumunu konuşacağız. Yeni döneme yani Eylül’e kadar bir daha toplanamıyor olabiliriz, haberiniz olsun, haftaya gerçekleşecek toplantıya gelin :)

Haftaya gündemimizde Zumbara çalışma grupları oluşturarak üretime devam etmek var. Mesela Zumbara atölyelerini düzenleyecek olan bir çalışma grubu haftaya ilk toplantısını yapıyor olacak.

Eylül’de ise ‘Zumbara’nın Geleceğini Konuşma Kampı’ yaparak yeni döneme başlıyor olabiliriz. Henüz hiçbir detayı belli olmasa da, muhtemelen Bahçemist’te yapacağımız bu kampa Zumbara için elini taşın altına koyabilecek ve zaman ayırabilecek arkadaşların katılacağını öngörüyoruz.

Toplantılara katılamıyorum ama Zumbara için ne yapabilirim diye soranlar varsa, bizim önerimiz şudur: Mesela gittiğin yerlerde, katıldığın etkinlik/kamp/toplantılarda Zumbara’yı anlatabilirsin. İhtiyacın olabilecek materyale(sunum, Zumbara çeki, poster) kolayca ulaşmanı sağlayabiliriz. Yaptığın sunumu video veya fotoğraf çekerek bizimle paylaşabilirsen, çok mutlu oluruz ki :)

Son olarak, Zumbara’nın programlaması konusunda maalesef ki hala sorunlar yaşıyoruz. Bu konuda destek verebilecek arkadaşlara da hala çağrımız açık. Etrafınızda PHP Symfony bilen ve Zumbara’ya yardımcı olmak isteyen varsa, lütfen bize ulaşın.

Bu toplantılara dair gelişmeleri Facebook’ta kurduğumuz Zumbara Lab grubundan takip etmek mümkün.

Bu da toplantı sonrası selfie çalışmamız. Ayşegül ve Burcu çekim esnasında orada olmadığı için sonradan eklemeye çalıştım. Tamam kabul ediyorum, Zumbara’dan en kısa sürede Photoshop servisi almam lazım :)

Keyifli günler.

 

Gardıroptaki Mektup

Şahin Güntekin |
30 Mayıs 2014 |

Şahin Güntekin

Londra’da katıldığım bir sempozyumda duvarda kocaman bir posteri, üzerindeki yazılanlardan hemen tanıdım. Posterin üstünde yazılanlar, 1978 yılında, İngiltere’de bir yaşlılar bakımevinin geriartri bölümünde ölen bir kadına aittir. Varlığından haberdar olduğum bu mektubu daha önce hiç okumamıştım. Ölümünden önceki son yıllarını kendisi ile paylaşan bir hemşire bu yaşlı kadının odasını toplarken gardırobun içinde, odadaki işe yarar tek şey, titrek elle yazılmış buruşuk bir mektup buluyor. Hemşire yazılanları okuduktan sonra, yaşlı kadının bu mektubu kendisine hitaben yazdığını anlıyor. Okuyunca iç dağlayan, göz yaşartan bu mektuba geçmeden önce size başka bir insandan söz etmek istiyorum.

Bu raslantıdan yıllar sonra, beyin kanaması geçirmiş ve tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş 68 yaşındaki Huub‘ü tanıdım. Fahri olarak haftanın bir kaç saatini ayırdığım Dommelhof Bakımevi’nde tanıdığım Huub’e her hafta uğruyor, tekerlekli sandalyesiyle şehir turuna çıkıyor, uzun sayılabilecek sohbetler yapıyordum. Uzun boylu, yakışıklı bir erkek olan Huub evli ve beş çocuk babasıydı. Huub’le paylaştığım üç yıl benim için yaşamımın en öğretici yılları oldu diyebilirim. Avukat eşi Els evde tek başına Huub’e bakamadığından bakımevine yerleştirilmişti. Konuşmayı çok seven Huub’ü dinlemek benim için haftamın en güzel saatleriydi. Eindhoven Teknik Üniversitesi’nde mimarlık dersleri veren Huub, uzun yıllar dağcılık sporuyla uğraşmış ve zinde bir vücuda sahipti. Okumayı, müzeleri ve klasik müziği çok seven Huub, yürüyen bir mimari tarih arşiviydi. Eindhoven’de tekerlekli sandalye ile geçtiğimiz bütün sokaklardaki önemli mimari eserlerin tarihçesini biliyor ve hangi mimari stilden olduğunu anlatmaktan adeta zevk alıyordu. Klasik müzik sevgisini paylaşabildiğim az insanlardan biri olan Huub ile bir süre sonra ilişkimiz fahri bakıcı ve hasta ilişkisinden arkadaşlık ilişkisine evrilmişti. Öldüğü gün eşi ve çocukları onunla son olarak vedalaşmak için odasında toplanmışlardı. Eşi Els beni arayarak vedalaşmak isteyip istemediğimi sorduğunda, tereddüt etmeden gittim ve verilen morfinin etkisiyle baygın yatan Huub’le vedalaştım. Odada beş çocuğu ve eşi Els’ten başka en büyük kızının hamile eşi de bulunuyordu. Lezbiyen olan büyük kızının eşinin hamile olduğunu Huub’den öğrenmiştim. Suni döllenmeyle yapılan bu hamileliğin doğumunu büyük bir heyecanla bekleyen Huub, ne yazık ki bu doğumu göremeden vefat etti. Odasında upuzun yatan Huub’e ben artık tekerlekli sadelyeye mahkum biri olarak değil de onun çocukluk, gençlik ve olgunluk yıllarını da bilen biri olarak hayranlıkla ve acılı bir hüzünle bakıyordum. Son günlerini yaşayan yaşlı ve aciz durumdaki bütün insanların herkes gibi bir geçmişlerinin olduğunu Huub’le tanıştıktan sonra daha iyi anlamaya başladım. Başarılı bir kariyere, sevimli bir aileye ve saygın bir kişiliğe sahip olan Huub hiçbir zaman kibirlenmez, diğer insanları küçümsemezdi. Huub’ün ölümünü ve onunla ilgili anılarımı başka bir yerde yazmak için saklıyorum. Aşağıda yazacağım İngiliz kadının yazdığı mektubu okurken Huub’ü saygıyla ve özlemle anıyorum.

Hubb

İngiltere’deki bakımevinde ölen kadının mektubuna dönmek istiyorum. Yaşlı kadının yazdığı mektubu sağlığında ne yazık ki hemşireye okumamış veya okuyamamıştır. Şiir stilinde yazılmaya çalışılan bu mektubu ben size nesir yazı ile anlatacağım. Bu eşsiz değerdeki yazının bir gün şiir olarak da Türkçeye çevrileceğini umut ediyorum.

Mektup şöyle başlıyor:  ” Gözlerini aç ve şimdi bana bak hemşire, bana bak…!

Ne görüyorsun? Bana baktığında ne görüyorsun? Yaşamdan kopmuş, kırışıklıklar içinde yaşlı bir kadın mı? Önüne konulan yemekle oynayan, tereddüd içinde, söylediklerini anlamakta zorlanan yaşlı bir kadın mı? Ona “yemeğini kendin yiyebilir misin?”diye bağırarak sorarken, anlayıp anlamadığını bilmediğin bunak bir kadın mı görüyorsun? Çoraplarını ve ayakkabılarını durmadan kaybeden yaşlı bir bunak mı görüyorsun? Bütün gününü el yüz yıkamak ve yemek yemekle dolduracak kadar yavaş hareket eden ve söylediğin her şeyi kabul eden, hiç bir şeye itiraz etmeyen birini mi görüyorsun? Gözlerini aç ve bana bak hemşire! Bana bakmıyorsun bile… Şurada oturan, senin isteğinle çişini yaptırdığın, emirle yemek yedirdiğin kadının kim olduğunu şimdi sana söyleyeceğim . Bu yaşlı, bunamış kadının kim olduğunu sana söyleyeceğim. Şimdi gözlerini aç ve bana bak!”

“Güzel ve sıcak yuvası olan, sevgi dolu anne ,baba ve kardeşleriyle birlikte mutlu bir hayat yaşayan on yaşındaki bir kızım.

“Evlilik yeminini ederken heyacandan kalbi duracak kadar olan genç ve güzel bir gelinim

“Güzel, sağlıklı ve mutlu çocukları olan yirmi beş yaşında bir anneyim.

“Hızla büyüyen çocuklarım var. Kardeşlik bağları ve aile bağları asla bir daha kopmayacak çocukların otuz yaşlarındaki annesiyim.

“Kırk yaşlarına geldiğimde, giderek büyüyen çocuklarım evden ayrılıyorlar. Bu hüznü onunla paylaşan, ona destek olan kocası olan bir kadınım.

“Küçük çocukları etrafında toplayan, onlarla oynayan, onlarla gülen , onları kucağından indirmeyen bir nineyim.

“Şimdi artık yaşlı bir kadınım.

“Zamanın zülmünden aptal gibi görünen yaşlı bir kadın olmuşum.

“Vücudu kırışıklıklar içinde yaşlı ve pörsük bir kadınım.

“Bir zamanlar hayat dolu kalbimin yerinde bir taş duruyor.

“Bana iyi bak hemşire! Fakat…bu yaşlı iskeletin içinde hala o genç kız yaşıyor.

“Bazen kalbim çok hızlı atıyor.

“Acıları ve mutlulukları, iyi günleri, güzel günleri, kederli günleri hatırlıyorum.

“Her şeyi, ama her şeyi ve hayatı yine seviyorum.

“Geçmiş yılları düşünüyorum da, zaman ne çabuk geldi geçti. O yılları ben mi yaşadım? Zamanın getirdiği bu yaşlılığı kabullenmekte zorlanıyorum.

“Gözlerini aç ve bana bak hemşire!

“Hayır, bu yaşlı kadına değil.

“Çok iyi bak hemşire! Bana çok iyi bak.”

Bu hüzünlü ama yaşamın acı ve tatlı gerçeklerini hatırlatan bu güzel mektubun sonuna geldik. Yaşlı insanlara yardım eden bütün gönüllü insanların okuması gereken bu mektup, hemşirelik okullarında ders konusu olarak okutuluyor. Yaşlı ve yardıma gereksinimi olan bu insanlara zamanımızın küçük bir kısmını ayırarak kendimize saygın bir gelecek hazırlıyor olacağız. Birgün biz de yaşlı ve yardıma muhtaç bir insan olarak bizden sonraki genç kuşakların göstereceği saygı ve ilgiye ihtiyacımız olacak. O “bir gün”ü bu günden hazırlıyabilir, anlamlandırabiliriz.

Ola ki yolunuz bir gün bir bakımevine düştü… Orada yaşayan dedelerinizi, ninelerinizi, akrabalarınızı ziyarete gittiğinizde gördüğünüz o yaşlı ve pörsük vucutların sahiplerinin doğup, büyüyüp ve yaşlanan insanlar olduğunu hatırlayın. O insanların da bir zamanlar sıcak yuvalarında anne babalarıyla birlikte yaşayan mutlu çocuklar olduğunu hatırlayın. Bir zamanlar büyük aşklar yaşayan, birileri tarafından sevilen ve belki de tapılacak kadar sevilen gençler olduğunu hatırlayın. Güzel ve mutlu çocuklar yetiştiren, onları doyuran, koruyan onlara güven içinde bir yuva kuran insanlar olduğunu hatırlayın. Çocuklar yetiştiren ve yaşadığımız topluma vergi vererek hizmet eden o genç insanların ne acılar ne kederler uğruna geçmişi inşa edenler olduğunu hatırlayın. Bakımevlerinin hüzünlü koridorlarında yol bulmaya çalışan bu yaşlı ve bunamış insanların hala aynı kalbi ve beyni taşıyan insanlar olduğunu hatırlayın.

Ola ki boş zamanınızın ufak bir bölümünü bu insanlara gönüllülük bazında yardıma ayırırsanız, bu insanlardan çok şey öğrenebilceğinizi hatırlayın. Bu insanların kendilerinden sonraki dünyayı hazırlayan, geliştiren emek vererek güzel gelecekler hazırlayanlar olduğunu hatırlayın. Onların bizlere bırakacakları dünyadan ayrılırken yaşlanma, bunama, vucutlarının kırışıklıklar içinde kalma sırasının bizlere de geleceğini hatırlayın. Bu insanların bu dünya ile vedalaşmalarında onlarla yaşamlarının son günlerini paylaşmanın hayatınızdaki en saygın ve kutsal bir deneyim olacağını hatırlayın. Ve onları minnet duygularıyla uğurlayarak, gelecekte sizleri minnetle anacak bir kuşağa örnek olacağınızı hatırlayın.

Zumbaracılar, Bahçemist’te Buluştu!

Evren |
28 Mayıs 2014 |

Zumbaracılar, geçen Pazar (25 Mayıs) günü Firuzköy’de Birkan Özgüner‘in ev sahipliğinde gerçekleştirilen Bahçemist etkinliğinde bir araya geldi. Yasemin Aksoy da katıldığı bu eğlenceli etkinliği kişisel blogunda fotoğraflar eşliğinde kaleme aldı. İşte o yazı:

Yaz Panayırı Bu, Yazmazsam Olmaz!

Bazı mevsimler insanın gerçekten enerjisini durduramadığını hissettiği olur. Benim tam o zamanlarım şimdiler. Güller dallarda, uğur böcekleri uçuyor, iğdeler çiçeklendi mis gibi kokuyor ve kokuları hanımellerine karışıyor ya hani işte o zamanlar tutmayın beni. Üstüne bir de dutlar oldumuydu dallarda değmeyin keyfime.

Aynı mevsimler gibi insanlar var bir de ruhumuzu coşturan. Hani aynı mekanı aynı düşünceyi aynı zamanı aynı şarkıyı aynı filmi falan paylaştığınıza sevindiğiniz birileri olmuştur mutlaka. Onlarlaydık biz kocamla bu hafta sonu. Tatlı bir pazar geçirdik Küçükçekmece gölüne nazır efsane bir bahçe olduğunu tatlı mı tatlı 112 abinin hikayesini dinlerken öğrendiğimiz Bahçemistte. Aynı fikri, aynı yürek çarpıntısını, aynı hayalleri paylaştığımız dostlarla aynı mekanda aynı yazı kutlamanın tadını çıkarttık.

Zumbara Yaz Panayırı bahsettiğim ve ekip gerçekten öyle sıcak ev sahipliği yaptı ki eminim dile getirmesek de hepimiz “bahçemiz” için ne yapabiliriz noktasındaydık.

Alan uzak bize ama üşenmedik yaklaşık 65-70 km gittik biz. Çoğu kişide aynı öyle, özlemiş, üşenmemiş kalkmış gelmiş 40-50 kişi vardık. Düşünün siz gönülden akan enerjiyi. Önce ufak ufak kucaklaşmalarla özleyenler hasret giderirken, tanışmayanlar tanışıyor derken, armağan çemberinde bulduk kendimizi. “Biz bugün topluluğa ne verebiliriz” bunu dile getirdik gönülden. Ceviz ağacının gölgesinde yatmak içinden geçen de oldu, tarot falı bakmak geçen de, kimisi kitaplığa kitap getirmişti kimisi takas pazarına çocuklarının küçülen eşyalarını.

O sırada canla başla çocuklar için gölgelikler yapıldı ve heykel etkinliğine başladılar, çok da güzel hayat dolu bir öğretmenleri vardı. Bir yanda go oyunu atölyesi devam ederken bir yanda biz salsa dersi alırken bulduk kendimizi. Çok eğlendik, salsa adımları öğrendik Sevgili Zaferden ve keyifli bir paylaşım yaşadık.

Ardından Sevgili Füsun Soft Pulsation nedir onu paylaştı bizlerle ve danslarla bedensel blokların açılmasına katkı sağladı.

Sonrasında Kahkaha Yogası Atölyemiz başladı. Nefes egzersizleri yaptık ve içimizdeki çocukla randevulaştık az sonra oynayacağımız çocuksu oyunlarda bizi yalnız bırakmasın diye. Nefes egzersizleri sonrası kahkaha egzersizleri ve oyunlarımız neşeyle devam etti. Sonunda da yorgunluğumuzu atmak ve dinlenmek için kısa bir meditasyon yaptık ve kucaklaşarak atölyemizi tamamladık. Buraya tıklarsanız videomuzu izleyebilirsiniz :)

Hava kararırken ateş başında şarkılar söylemeye başladık ve doğaçlama müzik yaptık. Aa bu arada ateş böcekleri gördük kocamla :) Poposunda ampul olan bir varlığa hayran olmamak elde mi uzuuunn uzun izledik elbet ve o soru belirdi zihnimizde “Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?” E sorunca da Gülseren’i anmadan olmaz “Dutsa duttur dut değilse dut diye dutturmayalım” diyerek güldük ve dün akşamda akşam yemeğinde bir kez daha izledik o ölümsüz eseri, tavsiyemdir şiddetle tam zamanları izlediyseniz de tekrar izleyiniz.

Zumbara fikri ve emek veren ekibin tamamı bizim için önemli çünkü paranın gücüne inanmıyoruz. Eğer sizler de para egemen sistemden ve paranın güç verdiği ama ederi parayla dahi üç kuruş olmayacak düşüncelerden bunaldıysanız Zumbarayla muhakkak tanışmalısınız. Zaman kumbarası, armağan ekonomisi ve paylaşımın gücünün bizleri birleştirdiği bir diğer etkinliğe kadar, kahkahayla kalın dostlarım.

Sevginin gücü adına
Kahkaha Terapisti Yasemin Aksoy

Dünyayı Belçika’dan Değiştirmeye Başlayan Bir Türk: Nazlıhan!

Emine Yılmaz Bilgin |
26 Mayıs 2014 |

‘’Benim henüz yüz yüze tanışma imkanı bulamadığım fakat yaptıklarıyla bu çevrede tanınan konuşulan biri var. Kendisi turlar düzenliyor ama gittiği ülkelere boş gitmiyor. Bazen oradaki çocuklara oyuncaklar, kitaplar bazen de başka şeyler götürerek ve bu hususta insanları aktive ederek güzel işler yapıyor. Mesela buradaki bir çocuğun göz ameliyatı için kapak topluyor. Sadece kendi imkanlarıyla başladığı bu işlere insanlar sempatiyle yaklaşıyor ve destek oluyorlar. Acaba diyorum Nazlıhan’ı bizzat ziyaret edip uğraşları konusunda bir söyleşi yapıp yazıya döksek ve blogumuzda yayınlasak nasıl olur? Kendisi benim oturduğum köyden birkaç köy ileride oturuyor zaten. ‘’

Şeklinde bir maili blogumuzun çiçeği burnunda editörü Evren’e gönderdim.

‘’Olayın blog.zumbara’nın çizgisiyle örtüşen yönleri nedir? Neymiş ne değilmiş, yazsak ne olur, yazmasak ne olur, bla bla…‘’ şeklinde irdeleyen bir cevaba kendimi hazırlamıştım ki Evren’den cevap geldi.

‘’Emine bu fikri hemen hayata geçirmelisin!‘’

‘’Harika’’ dedim kendi kendime. ‘’Genç insanlarla bir şeyler yapmanın en güzel yanı, yeni fikirlere her zaman açık olmaları sanırım‘’

Nazlıhan’la bir mail trafiği yaşadıktan sonra bir hafta sonra kahve içmek ve sohbet etmek için birlikteydik. Enerjik bir insan olduğu tahmin edilebilir bir durumdu. Fakat ‘’enerji’’ kavramının vücut bulmuş haliyle karşılaşacağımı hiç tahmin etmiyordum.

‘’Ben Giresunluyum’’ dedi. ‘’Karadenizlilerin kafası biraz farklı işliyor sanırım. Bu hareketliliğim ve uç düşünmem oradan geliyor olabilir. Ama her insan biraz deli olmalı bence.‘’ diye anlattı kendini. Ben de o zaman baştan başlayalım dedim.

‘’Sen aslında bir gezi rehberisin öyle değil mi? Rehber olmak nereden geldi aklına?’’

‘’Aslında ben üniversitede 3 sene ekonomi okudum. (Gülüyor). 3 senenin sonunda rehberlik bölümüne geçiş yaptım. Ekonominin bana göre olmadığını anladım. Çünkü 13 yaşımdan beri elimde fotoğraf kamerası ,ben orada burada. Gezmeye olan tutkum da babamdan geldi aslında. Babam yeni yerler gezip görmeyi çok severdi ve bizi de götürürdü. Neredeyse her tatil ki biliyorsun Belçika’da yılda 4 kez sömestr olur, biz farklı yerlere giderdik. Daha sonra sadece üniversite bitirmekle olmaz dedim.Rehberlik üzerine bana bir şeyler katabilecek ne kadar eğitim varsa kendimi geliştirmek adına hepsini aldım. Evim sertifika doludur ama önemli olan sertifika değil, kişinin alıp uygulamaya döktüğü eğitimdir diye düşünüyorum. Ondan daha önemlisi ise bir işi en iyi şekilde yapabilmek o işi sevmenize bağlıdır. Ben gezmeyi ve ondan da daha çok insanları seviyorum. ‘’

‘’Peki, gezi rehberliği tamam. Fakat gittiğiniz bazı ülkelerdeki çocuklar için kırtasiye malzemeleri götürüyorsunuz. Öncelikle bu fikir kimden çıktı?’’

Fikir benim fikrimdi. Çünkü insanlar, özellikle de çocuklar için bir şeyler yapmak zorunda hissediyordum kendimi. Zorunda olmanın da ötesinde, istiyordum.Aklımda fikrimde bu vardı. İlk gezimiz de Bosna’yaydı. Bosna’daki yetimler geldi aklıma. Onlar için bir şeyler yapmalıydım. Ama küçük çaplı değil, daha çok çocuğa ulaşabilecek, onları sevindirecek bir şeyler.

Ve bir organizasyon düşündün.

Bir eğlence gecesi de düzenleyebilirdim elbet. Hatta katılım daha çok olabilirdi. Biliyorsun buralarda böyle şeyler daha çok rağbet görüyor. Fakat ben daha edukatif bir şeyler olsun istedim. Sakın yanlış anlaşılmasın eğlenceyle alakalı organizasyonla karşı filan değilim. Başka bir zaman onu da yapabilirim belki ama bu farklı olsun dedim.’’

“Tam olarak ne yapmak istedin?”

‘’Bir film gecesi ! ‘’Üç yol’’ filmi çok anlamlı olur diye düşündüm. Bir salon tutup tüm tanıdıklarımı davet eder, gelirini de Bosnalı çocuklar için kullanırım diye düşündüm. Filmin yönetmeni Faysal Soysal’a mail yoluyla projemi anlattım. Sağ olsun hemen cevap verdi.Bu kadar hızlı dönmesini beklemiyordum açıkçası. Bizim İnsanımız gerçekten bu konularda çok hassas. Fakat Faysal Bey, filmin henüz vizyonda olduğunu ve bana kısa bir süre içinde filmi gönderemeyeceğini söyledi. Fakat vizyondan çıkınca imzalı olarak göndereceğine söz verdi. Hiç alınmadım , saygı duydum. O’da haklıydı tabii ki. ‘’

“Ama yılmadın öyle değil mi?”

‘’Elbette hayır. Bosna’yla ilgili ne kadar video varsa araştırıp bulup izledim. Ne kadar yazı, haber vb. varsa hepsini okudum. Bu günlerce belki haftalarca sürdü. Sonunda bir dizi videoyu art arda ekledim. Bir de 40 kişiye ‘’Sizin için Bosna ne demek? ‘’ diye sorup bir cümlelik cevaplarından kısa bir video hazırladım. Zaten konuşma filan derken dolu dolu bir program oldu.

Hatta söylemeden geçemeyeceğim; Liege’den (Belçika’nın Fransızca konuşulan bir şehri) Boşnak birliği başkanı geldi. Program sonunda bana bir bayrak hediye etti ve dedi ki ‘’Türkçe bilmiyorum fakat burada anlatılmak isteneni anlamak için Türkçe bilmeye gerek yok.’’ diye başlayan çok duygulu bir konuşma yaptı.

İnsanlar programdan gözyaşları içinde ayrıldılar. Aslında bakıldığında savaş sadece dokunduğu yeri değil her yüreği yakıyor.’’

‘’Oradan gelen gelirle mi götürdün kırtasiye gereçlerini? ‘’

‘’Hayır. Oradan gelen gelirle 100 kilo gıda maddesi aldım ve buradaki bir derneğe götürüp Bosna’ya ulaşmasını sağladım. Defter, kalem, cetvel yani diğer kırtasiye ürünlerini Bosna’ya gideceğimizi duyurduğumuz insanlar getirdiler. Biz de götürüp ellerimizle teslim ettik. 160 kg kırtasiye ürünü ve okul için 2 adet yazıcı vardı.’’

‘’Bir de sanırım kahvaltı düzenlediniz Brüksel’de. ‘’

Evet çok zor şartlarda düzenledik. Öncelikle şunu belirtmeliyim; Ben bu tür şeyleri yapmaya başlayınca dernek kurmamız gerekti. Yani Belçika kanunlarına göre bu takım organizasyonlar için bir dernek ismi olmalı. Ben de bir kaç arkadaşımla konuşup onları da üye yaparak bir dernek kurdum.

‘’Zoraki üyeler?‘’

(Gülümsüyor) . Aslında çok da zoraki olmadı. Beklemediğim arkadaşlar kendini bu olaylardan geri çekti. Fakat çevremde birden istekli insanlar oluşuverdi. Yeni tanıştığım arkadaşlar daha ilgili ve hevesli olunca üye olmakla kalmayıp omuzlarımdaki yükü de kısmen hafiflettiler.

İşte o arkadaşlarla dernek olarak gelirini Suriye’ye bağışlamak üzere bir kahvaltı programı düzenledik. 100 kişi katıldı kahvaltıya. Daha çok bekliyorduk fakat buna da şükür dedik. Oradan gelen gelirle Suriyeli çocuklara 350 çift ayakkabı ve 1,7 ton makarna gönderdik. ‘’

‘’Harika! Bütün bunları tek başına yaptığına inanamıyorum’’

‘’İnsan isteyince yapıyor işte. Bazen ben de çok yıpranıyorum. Ama uğraştıklarımdan dolayı değil bazı insanların duyarsızlıklarından. Beni anlasalar keşke diyorum.’’

‘’Bazen anlaşılmadığını hissediyor insan değil mi?‘’

‘’Ben bu işe başlarken en yakınımdakiler bile bana ‘’Nazlıhan uğraşma böyle işlerle. Sen turlar düzenle, rehberlik yap, işini yap yeter’’ dediler. Ama nasıl yetsin. Ömrüm nereye kadar yeterse ve elim nereye kadar uzanırsa oraya kadar… Delilik var ya serde.’’ Birbirimize bakıp gülüyoruz. Sanırım o an gerçek anlamda ‘anlaştığımızı’ hissediyoruz.

‘’Peki. Ben bir de Türkiye’deki çocuklar için bir projen olduğunu duydum.’’

‘’Evet. Ama tam olarak şehri belli olmayan bir proje. O yüzden kesinleşmeden ne olduğunu söylemesek iyi olur. Sürpriz bir proje diyelim ona. Bunun için 20.000 tl yani 7000 euroya ihtiyaç var. ‘’

‘’Bu meblağı elde etmek için nasıl bir proje var aklında?‘’

‘’9. ayda bir çocuk festivali düşünüyorum. Çocukların eğlenebileceği büyük bir alanda eğlenceli atraksiyonlar, oyuncaklar palyaçolar olacak. Yani hem buradaki çocuklar mutlu olacak hem de Türkiye’dekiler. Ve tabii ki daha çok gelir için deli gibi sponsor aramaktayım. Ha bir de bu peluş anahtarlıklar var.’’

‘’Evet, onları facebook sayfanda görmüştüm. Tam olarak nedir?‘’

‘’Bunları 5 euroya satıyorum. Aslında yardım yapanlara hediye ediyorum da denilebilir. Turlar sırasında otobüslerde filan alıyorlar. Sonra damlaya damlaya göl olmasını bekliyorum.‘’

Bir tane de biz aldık. Küçük kızım Nil aralarından maymunlu olanı seçti. Hemen bana İstanbul’u hatırlattığı için artık anahtarlık olarak kullandığım akbilimin yanına taktım.

‘’Bu arada ben sana kapak getirdim. Facebook sayfamda bu kapaklarla bir çocuğun göz ameliyatı olacağını yazmışsın’’

‘’Çocuk Brüksel’de bir okuldan. Fakat bu kapak işini buradaki bir okul organize ediyor. Biz de destek oluyoruz. Sonuçta bu kapaklar çöp. Ve siz çöpe attığınız bir şeyle bir çocuğa gözlerini vereceksiniz. Belçika’nın öbür ucunda Lokeren’den Gent’ten bagajlar dolusu kapaklar geldi. Bu hususta duyarlı bir sürü insan var. Aslında bu duyarlılık bizim özümüzde var.’’

‘’Bir de senin ufaklık var değil mi? ‘’

“16 aylık bir oğlum var. Kesinlikle onu da bu çizgide yetiştirmek istiyorum. İnsanlar için insanlık için iyi şeyler yapan iyi bir insan olsun. Her şey bir tarafa ben boş durmayı sevmediğim gibi insanların da boş durmasından da hazzetmem. Mesela çevremde çeşitli yetenekleri olan arkadaşlarım var. Onlara bu yetenekleri doğrultusunda bir şeyler yapmaları konusunda elimden geldiği kadar destek olmaya çalışıyorum. Tabii onlar da aynı şekilde bana destek oluyorlar. Bazen ufak bir teşvik bile hem teşvik edenin hem de edilenin hayatında çok güzel şeyler meydana gelmesini sağlayabiliyor.”

Nazlıhan ile sohbete ederken vaktin nasıl geçtiğini anlamadık. Anlattıkları karşısında bazen duygulanıyor, bazen gülümsüyorduk. Fakat bu tatlı sohbeti sonlandırıp eve dönmek zorundaydım.

‘’Son kez ne söylemek istersin’’ diye sorduğumda ‘blog.zumbara okurlarını sonsuz selamlarımı ve sevgilerimi gönderiyorum’ dedi. Böylece iletmiş de olayım.

Dönerken, arabada eşime ‘’ Böyle insanları tanıdıkça daha çok şey yapmam gerektiğini düşünüyorum’’ dediğimi hatırlıyorum.

Eve gelir gelmezde Blogger arkadaşlarıma mail atıyorum. ‘’an itibariyle Nazlıhan ile görüşmüş ve eve dönmüş durumdayım. En kısa zamanda yazmayı planlıyorum: Fakat önce ben size bir teşekkür edeyim dedim. Sizlerle tanışmasam bu güzel insanlarla da tanışma imkanı bulamayacaktım. Yanı başımda olmalarına rağmen…. ‘’

Hollandalılar Bozuk Düzeni Nasıl Değiştiriyor?

Şahin Güntekin |
22 Mayıs 2014 |

Hollanda’ya ikinci kez geldiğimde otuz yıl bu ülkede yaşayacağımı hiç hesaba katmamıştım. Seksenlerin postallar altındaki ülkemi biraz olsun nefeslenmek için Hollanda’yla değiştirdiğimde, buradaki her şey ama her şey o kadar farklıydı ki.

Şahin Güntekin

Kafamda oluşan sorular çoğaldıkça şaşkınlığım artıyordu. Bu ülke neden “Avrupa”dır, benim ülkem değil? Bu insanlar neden Avrupalıdır, ben değilim? O kadar çok örnek verebilirim ki. Bu ülkenin toprakları karış karış işlenerek adeta içinde yaşanılan bir park güzelliğine dönüştürülmüş. İnsanların ödedikleri vergiden başka mecburiyetleri az, hakları çoktur. Düşünebildiğim her şey, Kraliyet, ordu, polis yargı ve hatta devletin bütün” kutsallığı” ile kendisi de insanlar için var, insanların hizmetindedir. Yine de bu ülkenin yurttaşları boş oturmuyor, bu güzel ülkeye herkes gücü ölçüsünde gönüllü olarak katkıda bulunuyor. 

Burada yaşamak güzel ve kolaydır. Yine de Türkiye’de yaşamayı özlüyorum. Biliyorum otuz yıl ayrılıktan sonra bu çok zor bir geriye dönüş olacaktır. Çünkü ben artık ne buralı ne de oralıyım. Çelişkilerim çoğaldıkça sorularım da çoğalıyor. Ben neden kendi insanlarımdan farklı düştüm? Onları neden anlamakta zorlanıyorum? Hollanda’da hala Türkiyeliyim, doğduğum sevgili öz vatanımda Hollandalıyım. Hollandalı gibi düşünüyor, Türkiyeli gibi yaşıyorum. Sahibi olduğum iki pasaporttan birini çoğu yere vizesiz gidemediğimden hiç kullanmıyorum. Çocuklarım için iyi bir eğitim sistemi, geleceğim için iyi bir sağlık ve sosyal güvenceleri olan bu ülke benim için kolaylıklar sağlıyor. Sevdiğim ülkeme dönmek istesem de Türkiye’deki gelecek beni korkutuyor. 

Bir kaç aylığına, bilemedin birkaç yıllığına geldiğim Hollanda’da otuz yıl kalacağımı bilmiş olsaydım kesinlikle gelmez, hapishanelerine, işkencelerine, postallarına rağmen ülkemde kalırdım. Ülkemin kaderini değiştirmeye çalışan arkadaşlarımla kalırdım. Ülkemi küçük girişimlerle değiştirmek isteyen sosyal sorumluluğu olan küçük topluluklara katılarak yine ideallerim için yaşardım. Yine isyan eder, haksızlıklara karşı çıkar, güçsüzlerden yana olurdum ama küçük değişikliklerden mutlu olur umutlanırdım. İşte otuz yıl sonra tanımlıyabildiğim farkındalık budur. Bu küçük değişimleri gerçekleştiren küçük gruplardan oluşan Hollandalıların oluşturdukları küçük girişimlere örnek olsun diye size bu hafta Het Goed’u, yani Eşya’yı anlatmak istiyorum.Gereksinim fazlası zamanınızı ve eşyalarınızı gereksinimi olanların kullanımına sunmanın da çeşitli yolları ve yöntemleri vardır. Bundan hem kendinize hem de topluma çıkar sağlıyorsunuz. Het Goed, size kollarınızı sıvamanın ” bozuk düzen”i değiştirmenin yolu ve yöntemi olduğunu gösteriyor. 

Umutlar uğruna zamana yayarak “bozuk düzeni” değiştirmek 

Hollandalılar için “bozuk düzen”i değiştirmenin birçok yolu vardır. Radikal devrimler yerine daha mikro, daha barışçıl yöntemler kullanıyorlar. Hollandalı seçmenler, oylarıyla programına inandıkları bir siyasi partinin adaylarını destekledikten sonra boş oturmuyor, değişim için yeni yollar arıyorlar. 

Seçim barajının olmadığı bu ülkede siyasi partiler hiçbir zaman tek başlarına iktidar oluşturamıyorlar. Çeşitli siyasi partiler programlarını birleştirerek, çeşitli consensusler yaparak bir koalisyon hükûmeti kuruyor ve bu çok ortaklı programla ülkeyi yönetiyorlar. Bu makro siyasi seçeneği Hollandalı seçmen, yerel düzeyde, çeşitli konularda, çeşitli etkinlikler oluşturarak destekliyor. Aynı düşüncede olan bir grup insan bir araya gelerek mahalle düzeyinde, köy, semt, ilçe düzeyinde çeşitli örgütlenmeler oluşturarak beğenmedikleri düzeni kendi küçük, mikro etkinlikleriyle değiştirmeye ve iyileştirmeye çalışıyor ve çoğunlukla da başarılı oluyorlar. İşte bu mikro düzeydeki bir örgütlenme olan Het Goed, giderek büyüyerek etkinlik gösterdiği alanda düzeni ve yaşadıkları dünyayı iyileştiriyor, güzelleştiriyorlar. Bu tür mikro örgütlenmelerin toplamının ,Hollandalıların yaşadıkları dünyaya olan olumlu katkısı makro düzeydedir. Böylece Hollanda sürekli bir değişim içinde olan çeşitli iyileştirmelerin örnekleriyle doludur. 

İyilik eden iyilik bulur 

“‘İyilik et, iyilik gör!’ misyonuyla herkes bir şeyler öğrenirken, öğretebilir de” diyor Het Goed. Tüketiciler hem üreten hem de tüketen olarak hem öğrenci hem de öğretmen olabilirler . Het Goed her şeyin değişken ve bir biriyle ilgili olduğundan yola çıkarak insanlara yeni şeyler üretmeleri için ilham veriyor. “Amaçlarımıza araç üretiyoruz” diyen Het Goed, dönüşüm ekonomisinde tüketicinin birey olma düzeyinde bir örgütlenmesidir. 

Het Goed, Türkçe anlamıyla Eşya, Hollanda’da tüketim maddelerinin yeniden kullanılması konusunda çeşitli alanlardaki etkinlikler oluşturmuş. 850 kişinin istihdam edildiği bu kurum tüketim fazlası/artığı ürünleri toplayarak %80′ini yeniden kullanıma dönüştürüyor. Çevre dostu sorumluluğunu misyon edinmiş Het Goed tekstil, mobilya, elektronik cihazları gibi tüketim artığı ürünleri yeniden kullanıma dönüştürmenin yanında çevre dostu kişi ve kurumlara da bir ürünü basit değişikliklerle nasıl yeniden kullanabileceklerini öğretiyor. Örneğin eski bir dolabı yeniden boyayarak veya çeşitli aksesuarlar yardımıyla o eşyanın yeniden kullanılması konusunda da tüketicilere yaratıcı beceriler öğretiyor. 

Boş zaman sizi öldürmüyor 

Hiçbir şeyiniz olmasa da çalışan bir kafanız, kullanamadığınız boş bir zamanınız ve bir şeyi (yeniden) üretime dönüştürmek için o şeye gereksinimiz vardır. Gereksinimi olan insanlar bir yolunu bularak gereksinim duyduğu bir eşyaya ulaşmanın yollarını da buluyor. Gereksinim fazlası zamanınızı ve eşyalarınızı gereksinimi olanların kullanımına sunmanın da çeşitli yolları ve yöntemleri vardır.

Boş zamanınızı öldürürken sıkılıyor, bunalıyor, daralıyorsunuz. Siz zamanı değil adeta zaman sizi öldürüyor. Gereksinim fazlası eşyaların muhtemelen hiçbir gün kullanmayacağınız bir güne kadar saklarken sıkıntılar ve yer darlığı çekiyorsunuz. Het Goed size hem tüketen hem üreten olarak yardım ediyor. Ev taşırken, senelik büyük temizlik yaparken veya eşyalarınızı koyacak yerinizin olmadığı durumlarda Het Goed imdadınıza yetişiyor. Akla gelebilecek bütün eşyalarınızı Het Goed yeniden tüketime hazırlıyor ve bunun geliriyle hem size bir ödeme yapıyor hem de çevre dostu yeni projeler oluşturuyor. Örneğin hiç kullanmadığınız veya az kullandığınız değerli giysi ve eşyalarınızı kendi dükkanlarında satarak bu gelirin bir kısmını kendisine diğerini size ödüyor. Kullanmadığınız bütün eşyalarınızı Het Goed %53′nü yeniden kullanıma, %34′nün de parçalarını kullanışlı hale dönüştürüyor. Mobilyalar, lambalar, ev dekorasyon aksesuarları, kitaplar, DVD’ler, mutfak eşyaları, giysiler, ayakkabılar, çocuk oyuncakları, spor giyimleri, elektronik eşyalar, telefonlar, mürekkep kartrıçları ve bahçe mobilyalarını toplayan Het Goed Hollanda’da yıllık 20 milyon kilo eşyayı yeniden kullanıma dönüştürüyor. 

Engelliler istihdam ediliyor 

Het Goed ayrıca Hollanda’da 850 kişiye iş olanağı sağlayarak normal iş pazarında iş şansı olmayan kişilere iş olanağı sağlıyor. 350 kişilik bir bölümü normal örgütlenme işlerini yürütürken 500 kişilik vasıfsız ve/veya engelliyi de dönüşüm işlerinde çalıştırıyor. İş pazarında hiç şansı olmayan, çeşitli nedenlerden dolayı normal üretime katılamayan kişileri eğiterek hem Het Goed bünyesinde çalıştırıyor hem de pazarın kalifiye elaman taleplerini karşılıyor. 

Kazanıyor ve kazandırıyor 

Ekonomik değerinin olmadığını sandığınız eşyalarınızı kendi dükkanlarında satışa sunan Het Goed kazancın bir bölümünü de mal sahibine ödüyor. Çevreye çöp olarak gidebilecek 20 milyon kilo tüketim artığının yeniden tüketime sokulmasının yollarını ve yöntemlerini geliştirmek ve değiştirmek için Het Goed, bünyesinde çalıştırdığı profesyonel ve fahri personelini sürekli özendiriyor. Bunu yaparken Het Goed, “Refah yükseliyor, tüketim artıyor, çöp çoğalıyor” bilinciyle hareketle çöpü yararlı tüketime hazırlıyor. Het Goed’un yapılan ölçümler sonucu yılda 18 milyon kilo CO2 kirliliğini önlediği biliniyor. 

Pazar artığı mobilya 

Hollanda genelinde 25 yerleşim bölgesindeki mağazalarıyla Het Goed, bisikletten mobilyaya, tekstilden ev dekorasyonuna kadar çeşitli dönüştürülmüş ürünü pazarlıyor. Satılan bütün elektronik aletlere garanti sertifikası veriliyor, beğenilmeyen ürünleri değiştirme olanağı sağlıyor. 

Çeşitli mobilya üretim fabrikalarıyla yapılan anlaşmaya göre, bu fabrikalarda üretilen mobilyaların parçaları dönüştürülmüş parçalardan oluşuyor. Het Goed, bu fabrikalarda üretim/pazar fazlası mobilyaları kendi mağazalarında satışa sunarak %70 oranındaki getirisi tekrar fabrikalara geri ödeniyor. Fabrikalar bu işbirliğine karşılık sadece dönüştürülmüş materyalleri kullanarak yeni model mobilyalar üretiyor. 

İkinci el giysiler Het Goed mağazalarında 

Zumbara Blogger arkadaşım Emine Yılmaz Bilgin geçtiğimiz haftalarda Belçika’daki ikinci el giysi konusunu ele alarak, okurların ilgisini çekmişti. Bu ikinci el tekstil pazarı Hollanda’da da çeşitli kurumlar tarafından yürütülüyor. Bu kurumlardan biri de Het Goed mağazalarıdır. Çeşitli yerlere konulan tekstil ve ayakkabı konteynerleri aracılığı ile toplanan ürünler, ayıklanıp temizlendikten sonra yeniden pazara sürülüyor. Belçikalılar gibi Hollandalılar da gelir düzeyi ne olursa olsun, ikinci el, kullanılmış ürünler kullanmayı bir alışkanlık, doğa sevgisi adına iyi ve sorumlu bir vatandaşlığın gereği olarak görüyor; satın almaktan ve kullanmaktan çekinmiyorlar. Bu kişilik özelliği Kuzey Avrupa/Batı Avrupalıları bizimkilerden ayırıyor. Bu farkındalık Türkiyeli tüketiciler tarafından da doğaya ve topluma karşı sorumlu bir vatandaş olmak adına öğrenilmelidir, öğretilmelidir. Burada da Zumbara topluluğuna önemli görevlerin düştüğüne inanıyorum.

Hepimizin Birbirimize İhtiyacı Var!

Burcu Ünal |
12 Mayıs 2014 |

“Senin bana , benim sana” ihtiyacımız var. “Ben seni, sen beni” tamamlıyoruz. Bunu fark edip en derinimde hissettiğim anda rahatladım. Kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek için her şeyi tek başıma yapmam gerektiği düşünce balonu bir anda patlayıp gitti. Özgürleşmiştim bu düşünceden.

Burcu ve Kızı

Zumbara benim için bir aile, koskocaman bir topluluk. Destek aldığım, kalpten paylaştığım ve kalpten paylaşıldığını deneyimlediğim bir dünya. Bu dünyada yaklaşık 1,5 senedir çeşitli deneyimler yaşıyorum. 40’ın üzerinde servis değişimi gerçekleştirdim. Pek çok güzel insan ile tanıştım. Yeni beceriler edindim, bazen ben de yeni beceriler öğrettim. Bazı günler ruhuma dokunanlar oldu, o bazı günlerde ben de bazı ruhlara dokundum. Birlikte doğuştan getirdiğimiz veya sonradan yaşamlarımızda deneyimleyerek öğrendiğimiz armağanlarımızı fark etmeye, keşfetmeye, birbirimiz ile paylaşmaya başladık; paylaşmaya da devam ediyoruz. Böylece muazzam bir örüntü oluşmaya başladı. Zaten tüm evren, doğa, ilişkiler ağı birer örüntü değil mi? Birbirimiz ile bağlantı halindeyiz. Bizler göremesek de her birimiz birbirimize enerjisel olarak bağlıyız. “Senin bana, benim sana” ihtiyacımız var.

Serdar Kılıç’ın “Doğadaki İnsan” bölümlerini izliyorum bu ara. Atalarımızdan bizlere miras kalan ve unuttuğumuz veya unutmakta olduğumuz değerlerimizi yeniden hatırlamaya başladım. İzlerken genelde gözlerim dolu dolu oluyor.

“Ben bugün yaptığımı sattım; aynı şeyi komşum da yapıyor; bir başka gelen de ondan alsın” diye dilekte bulunan bir insan olmayı öğreniyorum. İşte budur bizi ayakta tutan kültür. “Ben bunu bilirim ve o insanları düşleyip aklıma getirdiğimde burnumun direği sızlar, gözlerim dolar” diyor Serdar Kılıç. Paylaşım kültürü bizim Atalarımızdan geliyor, bu topraklar üzerinde yaşanmış. Engin bir bilge Anadolu, koskocaman kucağını bizlere açmış bereketli sevgi dolu bir ana. Anlıyorum ki aslında uyanma ve aydınlanma ve hatta “insan olma” o kadim bilgelikleri de hatırlamak. Modern sanayileşmiş şehir toplum yaşantılarımızda unuttuğumuz değerleri tekrar tekrar hatırlamak ve günümüze göre de uyarlayarak onları yaşatmak, geliştirmek… Zumbara ve buna benzer sosyal mecralarda, kendi hayatımda paylaşımda bulunurken işte tam olarak da hissettiklerim buna benzer duygular. Paylaşım ve armağan kültürünü yeniden yaşatmak…

Ben İstanbul’da yaşıyorum. 11 yaşında ilköğretimde olan Yağmur isminde bir kız çocuğu annesiyim. Aynı zamanda da Sosyoloji ve Psikoloji öğrencisiyim. Buna göre de ihtiyaçlarım farklılaşabiliyor. Bugüne kadar laptop tamiri servisinden, kızımın doğum günü için dans derslerine, web sitem için logo tasarımından aromaterapi ve yoga servisleri gibi ruhumu besleyecek servislerin deneyimlerini yaşadım. Yelpazem çok geniş. Bu deneyimlerimi içtenlikle paylaşmak niyetimdeyim.

Sevgiyle

Saniyelerle Zaman: Amber Alert

Şahin Güntekin |
06 Mayıs 2014 |

Kaçırılan ve kaybolan çocukları bulmak için Amber Alert. 

Türkiye’den peş peşe gelen korkunç çocuk cinayetleri üzücü ve ürperticidir. ‘ Zaman’ı, bir değer olarak örgütlenmesinin merkezine oturtan Zumbaralıların yapabileceği bir şeyler olabileceğini düşünüyorum. Kayıp çocukların bulunması için çeşitli ülkelerde “Amber Alert” adıyla bir arama sistemi oluşturulmuş ve bu sistemlere katılan kişi ve kuruluşların sayesinde kayıp çocukların bulunmasında önemli bir yol katedilmiştir. 

Amber Alert ismini 13 Ocak 1996 yılında ABD’ de kaçırılarak öldürülen Amber Hagerman‘dan alıyor. Bu korkunç cinayetten sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde oluşturulan Amber Alert çeşitli ülkelerde en büyük polis-sivil örgütlenmesi olarak hayata geçirildi. Hollanda’da oluşturulan Amber Alert, her yıl yüzlerce kayıp çocuğun bulunmasında başarılı bir performans gösteriyor. 

Şahin Güntekin

Amber Hagerman 13 Ocak 1996 tarihinde boş bir bakkal dükkanının önünde 5 yaşındaki kardeşi Rıchy ile birlikte bisiklet binerken kaçırılıyor ve 4 gün sonra bir çayın yatağında cesedi bulunuyor. Yapılan otopside Amber’ın iki gün boyunca cinsel tacize uğradıktan sonra öldürüldüğü anlaşılıyor. 

Amber’ın kaçırıldığını gören 78 yaşındaki yaşlı bir kişi hemen polisi arayararak bilgi veriyor. 2 dakika sonra olay yerine gelen polis bütün aramalara rağmen Amber’ı bulamıyor. Amber’ın ölüm haberi toplumu derinden etkiliyor ve medya bu cinayete geniş yer veriyor. Amber’in ölümünden kısa bir süre sonra Bir dinleyici Dallas’taki radyoyu arayarak şu basit soruyu yöneltiyor: “Polis Aber’im kaçırıldığı haberini neden medya aracılığı ile halkla paylaşmadı?” Bu basit soruyla “Amber Alert” arama sisteminin ilk düşünceleri oluşuyor. Bugün 12 ülkede örgütlenen Amber Alert bu acı olaydan sonra kaybolan ve kaçırılan çocukların bulunmasında önemli bir görev üstlenerek, %64 gibi bir başarı gösteriyor. 

Hollanda’daki polis kurumunun koordinasyonu ile oluşturulan ve yürütülen Amber Alert’e bir çok sivil toplum örgütlerinin yanında yurttaşlar da birey olarak katlıyorlar. Polis Örgütü’nde ayrı bir birimin koordine ettiği Amber Alert, oluşturduğu sistemi sürekli geliştirerek ve genişleterek geniş kitlelerin katılımını sağlamıştır. 

Amber Alert’e gelen kayıp çocuk bildirimleri konularında uzman kişilerden oluşan bir ekip tarafından değerlendirmeye alınıyor. Bu değerlendirmeden sonra çeşitli aşamalardan oluşan bir sistem dahilinde arama alarmı veriyor. Bu alarmın son ve en kapsamlı aşaması, kaybolan veya kaçırılan çocuğun hayati tehlikesi olduğu durumlardır. Senede sadece ortalama 4 defa verilen bu kapsamlı arama sisteminde toplumda varolan bütün iletişim organları ve kanalları devreye sokuluyor. Kayıp çocuk, Hollanda’da akla gelebilecek bütün iletişim kanalları en üst düzeyde devreye sokularak aranıyor. Arama o kadar kapsamlı ki herkes her yerde her şart altında kayıp çocuğu konuşuyor ve arıyor. 

Amber Alert başarısını toplumda var olan sofistike iletişim ağlarından tutun da çeşitli geleneksel iletişim kanallarını zamanında devreye sokmasına borçludur. Sadece uzmanların bilgisi dahilindeki bu aşamalarda kullanılan iletişim kanalları geniş ve kapsamlıdır. Örneğin Amber Alert’e gönüllü katılan kişi ve kuruluşların kullandığı iletişim ağlarından SMS gibi bireye hitap eden veya sosyal medya gibi toplumsal medya ağları kullanılıyor. Twitter, Facebook, PC, screenservers ve website boners gibi kanalların yanında reklam panoları, otobanlardaki ışıklı trafik panoları, App’ler, SMS ve e-mailler de devreye sokuluyor. Medya bir bütün olarak sürekli kaybolan veya kaçırılan çocuğun haberlerine yer veriyor, gelişmeleri Amber Alert kanalıyla tek ağızdan yayımlıyor. 

Kayıp ve kaçırılan çocukların bulunmasında kişi olarak yapılabilecekler konusunda da halkı bilgilendiren Amber Alert:

-Ülkedeki bütün şirket ve örgütlere kendi personellerinin Amber Alert örgütlenmesine katılmalarını sağlıyor

-Ünlü kişilerin Amber Alert’in ambasadörlüğünü yapmaya özendiriyor

-Doktora öğrencilerinin Amber Alert’i doktora tezi olarak seçmelerine özendiriyor

-Oluşturulacak WEBSITE’lerde Amber Alert’e yer vermelerini sağlıyor. 

Amber Alert ayrıca potansiyel kayıp çocuk sahiplerini kendilerinin yapmaları gerekenler konusunda da bilgilendiriyor.

Çocuk sahiplerinin önlem için yapacakları:

- Çocukların bu gibi durumlarda kullanılabilecek bir fotoğrafının bulundurulması

- Çocuklar kaybolduktan veya kaçırıldıktan hemen sonra polisi bilgilendirmek

- Çocuğu aramak için sosyal medyayı hemen devreye sokmak 

Kaçırılan ve kaybolan çocukların bulunmasında ‘zaman’ kavramı önemli bir yer tutuyor. Saniyelerin önemli olduğu durumlarda Zumbaralıların hem birey hem de örgütlenme olarak önemli katkılar sağlayabileceğini düşünüyorum.

İsviçre’de Her Yetişkine Ayda 2.500 İsviçre Frangı Ödenecek

Evren |
01 Mayıs 2014 |

* Bu yazı Zumbara aracılığıyla, saat karşılığında Ayşegül Aktemur Sezen tarafından çevrilmiştir. Makalenin orijinalini {buradan} okuyabilirsiniz. Ayşegül’e desteğinden dolayı teşekkür ederiz. 

İsviçre’de, ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan giriş seviyesinde yer alan pozisyonlarda çalışan bireylerde olduğu gibi vatandaşların zamanlarının çoğunu nasıl değerlendirecekleri endişesi ile geçirmek yerine kendi ilgi alanlarında daha fazla zaman geçirebilecekleri fikrine dayanarak, her yetişkine (çalışmakta olsunlar veya olmasınlar) ayda 2000 Dolardan fazla maaş ödemeye başlanabilir. Bu gelir inisiyatifi her İsviçre vatandaşına temel finansal endişeler duymadan her zaman geçinebilecekleri bir ücret vaat etmektedir.

Aylık 2.500 frank, yılda 30.000 İsviçre frangı tutarında bir gelir sağlayacaktır. 2002 yılında Avrupa Birliği tarafından yayımlanan istatistikler, İsviçre’nin Norveç ve İzlanda’nın ardından Avrupa’nın yaşamak için en pahalı üçüncü ülkesi olduğunu göstermiştir. İsviçre şu anda 7.150.000 nüfusa sahip San Francisco gibi büyük şehirlerin nüfusuna eşdeğer olabilecek 8.020.000 kişilik bir nüfusa sahiptir. Özellikle et, yağ, balık ve sebze fiyatları yüksektir. Temel hizmetler (elektrik, ısınma, su, çöp toplama) için ayda yaklaşık 200 frank ödenmekte ve şehir merkezinde tek yatak odalı bir dairenin ortalama kirası yaklaşık 1.400 frank tutmaktadır.

“Doğduğunuzu ve toplumun size “Hoş geldin, senin bakımını sağlayacağız merak etme” dediğini ve size hayatınızda ne yapmak istediğinizi, ne aradığınızı sorduğunu düşünün. Tamamen farklı olan bu hissi hayal edin” – Daniel Straub, Kurucu, Temel Gelir İnisiyatifi”

Parlamentoya, çalışıyor olsun veya olmasın her vatandaş için 2.500 İsviçre Frangı tutarında aylık maaş verilmesini öneren, 100.000 ‘den fazla kişi tarafından imzalanan bir dilekçe sunuldu. Bunun önemini belirtmek için, 8 milyon adet beş kuruşluk madeni para dolu bir kamyon meydana boşaltıldı ve para Bern’deki İsviçre Parlamentosu önünde dağıtıldı. Destekçiler paranın çevresinde toplanarak bozuk paraları küreklerle dağıttılar. ABD’de tipik bir fast-food çalışanı ayda yaklaşık 1500 Dolar kazanmaktadır. En düşük ücretli işlerden birinde çalışan insanlar için bile bu belirtilen 2.500 frank tutarından daha az olan ödemeler yasa dışı kabul edilecektir.

Oylama için tarih henüz onaylanmadı; ancak İsviçre hükûmetinin kararına bağlı olarak bu yılın sonundan önce gerçekleşebilir. İnisiyatif için gerekli para muhtemelen İsviçre sosyal sigorta sistemi tarafından sağlanacak; diğer bir deyişle vergi mükelleflerinden alınacak. Hükûmetin kendi parası olmadığı için başkalarına verdiği her şeyi ilk önce başkalarından alması ya da yoktan var etmesi gerekmektedir. Ancak bu fonları alan bireyler ayrıca vergi mükellefleri arasında da yer alacak mı? Eğer öyle değilse bu sistemden faydalanan bireylerin sayısı ne kadar çok olursa ve buna katkı veren bireylerin sayısı ne kadar az olursa, fonların tükenme ihtimali daha yüksek olmayacak mı? Bu, sadece İsviçre’nin düşük nüfusu ve yüksek banka kârları ile mi mümkün olabilir?

Bu yeni sistem, çalışanların iş gücünün değeri, öngörülen miktardan daha az olarak görülse bile işletme sahiplerini çalışanlarına belli bir ücret ödemek için zorlayacaktır. Bu fikir asgari geçim standardını daha yükseğe çekmeyi hedefleyen takdire şayan bir fikirdir. Fakat bu durum, işletme sahiplerini şirketlerini, ödeyecekleri ücretlere karar verirken daha özgür olabilecekleri başka bir yere taşımaları için teşvik edebilir. Tabii ki bu aynı zamanda bu şirketlerin İsviçre pazarından hiçbir şekilde pay almayacakları anlamına da gelebilir. Diğer taraftan ise bu yeni gelir yeni tüketicileri çekebileceği için yeni iş sahipleri için bir cazibe ortamı yaratabilir. İsviçre’deki önemli CEO’lardan biri, bu inisiyatif onaylanırsa şirketini ülke dışına taşımayı ciddi bir şekilde düşüneceğini ifade etmiştir:

“İsviçre’nin, ekonomisine böyle büyük bir zarar vereceğine inanamıyorum,” Glencore CEO’su Ivan Glasenberg İsviçre Yayın Kuruluşu’na söylemiştir.

İsviçre’deki işsizlik oranı şu anda yüzde 3 seviyesindedir. İsviçre tartışmasız olarak dünyanın en istikrarlı ekonomilerinden biridir. Ulus, yabancı yatırımcılara yönelik en uygun kanunların bazılarına sahip olma ününe kavuşmuştur. Acaba bu uygulama ekonomiye geri para akışı sağlamaya daha eğilimli olanlara likidite sunarak daha fazla para akışına mı neden olacak, yoksa yatırımcıları kaçırarak İsviçre ekonomisinin tökezlemesine mi sebep olacak?